|
'Ortodoks Cephesi'
Bosna'daki katliama Batı'nın uzun süre hiçbir müdahalede bulunmaması,
dünya basınında "Yeni Dünya Düzensizliği" olarak yorumlandı.
Fransız düşünür Jean Baudrillard, Yeni Düzen - Bosna ilişkisini
şu şekilde tanımlamaktaydı:
"Şimdi (Yeni Dünya Düzeni ile birlikte) bir tür dünya polis devleti
sistemine geçiliyor. Polis kontrolünün iyice yaygınlaşması bu. Yani
heterojen olan, baş kaldıran, karşı duran herşey elimine edilecek.
Örneğin Bosna-Hersek'teki etnik arındırmanın altında da bu var.
Politik olarak sözde ideal Yeni Avrupa'nın tek politik eylemi, Müslümanları
elimine etmek oldu." (Nokta, 30 Mayıs - 5 Haziran 1993)
Bosnalı Müslümanları acımasızca katleden, bu katliamı organize
eden ve buna destek verenlerin, Bosna'nın ardından neler planlandığı
ise bir başka önemli sorudur. Bosna Savaşı'nı takip eden dönem içerisinde
yeni bir güç merkezi, bir "Ortodoks Cephesi" oluşturulmuştur. Ortodoks
geleneğinin kimlerle iş birliği yaptığını hatırladığımızda ise olay
daha da ilginç bir boyut kazanmaktadır. Masonluk-Ortodoksluk iç
içeliği, "Masonlar Sözlüğü"nde şu şekilde ifade edilmektedir:
"Hiçbir Ortodoks Kilisesi masonluğu dışlamamıştır. Hatta Sırbistan'da,
Romanya'da ve Bulgaristan'da birçok Ortodoks rahip hatta yüksek
rütbeli din adamı 'Nur-i Ziya'ya (mason literatüründe bir kişinin
locaya katılmasına verilen sembolik ad) kavuşmuştur." (Dictionnaire
de la Franc-Maçonnerie, Daniel Ligou, sf.876)
Günümüzde de "Ortodoks Cephesi" kendine sağlam destekçiler bulmuş
durumdadır. Bu durum, Yunan lobisinin İngiliz The Guardian gazetesinin
11 Aralık 1992 tarihli sayısında yayınladığı tam sayfa "açık mektup"ta
belli oluyordu. "Avrupa Topluluğu'nun Devlet Başkanlarına ve Hükümetlerine"
diye başlayan mektupta, Yunan lobisi, paranoyak saplantısı durumuna
gelmiş olan "Makedonya'nın Makedonya ismiyle tanınmaması gerektiği,
bunun Yunanistan'a ait bir ad olduğu" tezini savunuyordu. Mektupta
bu konuda çeşitli "neden"ler sıralandıktan sonra, önemli bir "otorite"den,
Henry Kissinger'dan şu alıntı yapılıyordu: "Yunanlıların bu ismin
(Makedonya) kullanılmasına karşı çıkması bence tümüyle haklıdır.
Neden mi? Çünkü ben tarihi biliyorum ve tarih bunu söylüyor."
Ortodoks Cephesi bunun dışında da bazı ilginç bağlantılar kurmaktadır.
1993 Nisanı'nda Yunanistan, Sırbistan, Rusya ve Ermenistan'dan Ortodoks
Kilisesi liderlerinin, Atina'da İsrailli heyetle yaptığı görüşmeler
(Şalom, 21 Nisan 1993), pek çok kaynak tarafından bazı tehlikeli
gelişmelerin habercisi olarak değerlendirildi.
Araştırmacı-yazar Aytunç Altındal, "yeni düzenin konuyla ilgili
planları"ndan şöyle söz etmektedir:
"Türkiye kendisine dayatılan koşulları kabullenmezse İstanbul'da
bir Beyrut, Anadolu'da da bir Bosna-Hersek oluşturuluverir. Avrupalı
tekeller, konvansiyonel silahlarla sürdürülecek ve bir türlü (!)
sona erdirilemeyecek olan iç savaşların ne denli karlı olduğunu
bizden iyi biliyorlar. 60 milyonluk Türkiye -üstelik Müslüman-Avrupa
için çok fazladır... Türkiye en geç Eylül-Ekim'de, Avrupa'da, Balkanlar'da
ve Türkiye'de çok etkili olacak bazı olaylara kendini hazırlamalıdır.
Özellikle İslamcı çevreler çok dikkatli olmalıdırlar." (İzlenim,
Temmuz 1993)
Bu bilgiler, yeni düzenin patronlarının, Balkanlarda oluşan "Ortodoks
Cephesi"ni, Sırp-Yunan-Rus-Ermeni ittifakını, Türkiye'ye karşı kullanmayı
deneyip-denemeyecekleri sorusunu gündeme getirmektedir. Acaba Sırp
liderlerin ağızlarından düşürmedikleri "Osmanlı Mirası" tümüyle
ortadan kaldırılmak istenecek midir? Sırpların "Od Yadrana do İrana
neçe biti Muslimana" (Adriyatik'ten İran'a kadar Müslüman kalmayacak!)
sloganı uygulamaya konacak mıdır? Zaman içinde tüm bu soruların
cevabı birer birer ortaya çıkacaktır. Ancak şu da unutulmamalıdır
ki, haksızlığa, adaletsizliğe, acımasızlığa, saldırganlığa dayalı
olan hiçbir düzen Allah'ın izni ile başarılı olamayacak, hedefine
ulaşamayacaktır.
Akan Kanın Gösterdikleri
Yaşanan savaşta iki yüz bin savunmasız insandan akan "kan", kimleri
tatmin etti? Bu vahşeti uygulayan, uygulanmasına ortam hazırlayan
"birader"lerin nasıl bir düşünce sistemi, felsefesi vardı? Bütün
bunları gördükten sonra artık bazı gerçeklerin anlaşılması gerekmektedir.
Bu vahşeti ve dünyanın her yerinde bunu izleyebilecek acıları, katliamları,
kanı durdurmanın yolu ancak, bu sistemi uygulayanı doğru belirlemek,
ona ve herşeye karşı sonuç getirecek, adalete dayalı bir dünya düzeni
kurabilecek tek çözümü kabul etmektir.
Yeryüzünün en üstün kültür ve medeniyetini kurduğunu iddia eden
Batı'nın içindeki bazı çevreler, acaba nasıl bu kadar ilkel, barbar
ve zalim olabilmektedirler? Eğer konuya yalnızca siyaset felsefesi
açısından yaklaşırsak, bulacağımız cevap kolay ve sıradandır: Söz
konusu kişiler, "Makyavelizm" dediğimiz prensiple düşünmektedirler.
Bir toplum, bir diğer toplumun siyasi yönden kendi varlığına tehdit
oluşturduğunu ya da kendi çıkarlarını zedelediğine inanırsa, "rasyonel"
bir karar vererek o toplumun askeri bir saldırı ile ezilmesini emretmektedir.
Bu "siyasi" operasyon sırasında akan masum insanların kanları, operasyonun
kendilerine sağladığı büyük yararın yanında, önemsizdir. Kısacası,
Makyavelizm'in ünlü kuralı işlemektedir; amaç, araçları meşru kılmaktadır.
|

|
"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül
etmeyelim? Bize doğru olan yolları O göstermiştir. Ve elbette
bize yaptığınız işkencelere karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler
Allah'a tevekkül etmelidirler."
(İbrahim Suresi, 12)
|
Ancak bu açıklama, belirttiğimiz gibi, konuyu derinlemesine incelemek
için yeterli değildir. Evet, sorun ittifakın üyelerinin masum insanları
boğazlamayı makul görecek kadar Makyavelist oluşlarıdır, ama asıl
soru, onların nasıl olup da böyle bir "siyasi felsefe"ye sahip olabildikleridir.
Siyasi çıkarlar için yüz binlerce insanın ölümüne karar veren bir
insan, analiz edilmesi gereken bir "insan modeli"dir. Siyaset felsefesinin
de ötesinde, bu insan modelinin tüm bir yaşam felsefesini incelemek
gerekmektedir.
Batı'nın içindeki bir kısım insanları bu kadar acımasız hale getiren
söz konusu yaşam felsefesi, materyalizmdir. 19, yüzyıldan beri Batı
düşüncesine egemen olan bu felsefe, insanı insan yapan tüm manevi
değerleri tahrip etmiş, sadece maddeye önem veren yüzeysel bir kültür
oluşturmuştur.
Materyalizm, insanları dinden koparırken, dinin öğrettiği nefis
terbiyesini de ortadan kaldırmıştır. Bu ise insanın kötüleşmesinin
başlangıcıdır. Çünkü Allah, insanı yaratırken, onun ruhuna hem iyillik
hem de kötülük ilham etmiştir. İnsan, bu kötülükten kurtulabilmek
için, dinin terbiyesine muhtaçtır. İnsan ruhu ile ilgili bu büyük
gerçeği, insanlığın yegane yol göstericisi olan Kuran'da şöyle haber
verilir:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene',
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan
sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Ayetlerden de görülmektedir ki, Allah insanı yaratırken onun nefsine
(benliğine) hem kötülük, hem de ondan sakınma, yani iyilik ilham
etmiştir. İnsanın içinde bu iki güç birden bulunur. İnsanın kurtuluşu
ise, bu kötülükten sakınmayı seçmesidir. Nefsinde kötülük bulunduğunu
kabul etmediği anda da o kötülükten sakınacak bilince sahip olamaz,
ayette geçen ifadeyle o kötülüğü "sarıp örter", kendi içinde besler.
Dolayısıyla o kötülük, onu yutar. Yalnızca nefsindeki kötülükten
ibaret bir canlı haline gelir ki, bu noktada onu insan yapan değerleri
de kaybeder. Yalnızca içgüdülerini tatmin etmek için yaşayan bir
tür hayvana dönüşür. Bu içgüdülerin tatmini için de kolaylıkla kan
dökebilir.
İşte sözde "uygar" materyalist Batı düşüncesinin vardığı nokta,
bundan pek farklı değildir. Materyalist Batı uygarlığının egemen
kadrosunun arasında yer aldığı kadar, aynı zamanda da onun bir ürünü
olan "gizli el", işte bu nedenle şaşırtıcı derecede zalim, barbar
ve kan dökücü olabilmektedir. Sahip olduğu anlamsız uygarlığı koruyabilmek,
yani maddesel dünya üzerindeki egemenliğini muhafaza edebilmek için
her türlü Makyavelist cinayeti işleyebilir ve bir manevi kültüre
sahip olmadığı için bu onu hiçbir biçimde rahatsız etmez. En çok
da gerçek bir anlam ve derin bir manevi kültür sahibi olan bir uygarlığı
hedef alır ki, bu da İslam'dır.
Ve sonuçta şunu da söylemek gerekir: İnsanın "uygar bir barbar"
olması, yalnızca Batı medeniyetine özgü bir durum değildir. Batı,
bu batağın içine boğazına kadar batmış olduğu için bir örnek teşkil
etmektedir. (Batı'yı bunun içine tamamen düşmekten koruyan etken
ise, hala sahip olduğu dini inanç ve değerlerdir.) Aynı tehlike,
dinden yüz çeviren, dini terbiyeyi ve ahlakı göz ardı eden, kısacası
yalnızca "ekmek"le yaşayabileceğini zanneden her toplum ve her birey
için geçerlidir.
Bosna'da akan kanların, Batılılara, Doğululara ve tüm insanlığa
verdiği en önemli ders bu olmalıdır. Bosnalı Müslümanların çektikleri
acılar ise, bunları olgunluk ve inançla karşılaştıkları sürece,
onlar için hem bu dünyada hem de ahirette bir şeref vesilesi olacaktır.
Allah Kendi yolunda eziyet gören kullarının durumunu şöyle haber
verir:
"Onlar, yalnızca 'Rabbimiz
Allah'tır' demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından çıkarıldılar..."
(Hac Suresi, 40)
"...Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevap
verdi: 'Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun sizden bir işte bulunanın
işini boşa çıkarmam... İşte hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların
ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin mutlaka kötülüklerini
örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım.'
Bu Allah katından bir karşılık (sevap)tır. O Allah, karşılığın (sevabın)
en güzeli O'nun katındadır." (Al-i İmran Suresi, 195)
|