|
GUSH EMUNIM'İN DEVLET AYGITI ÜZERİNDEKİ EGEMENLİĞİ
Kabalacıların siyasi temsilcisi olan Gush Emunim'in Likud ve kısmen
de İşçi Partileri üzerindeki etkisine değindik. Ancak Gush'un asıl
gücü, İsrail'in devlet aygıtı üzerindeki egemenliğinden kaynaklanır.
Çağımızdaki devletlerin önemli bir bölümünde bir gerçek bir de
göstermelik iktidar sahipleri olur. Devletin bir resmi görüntüsü
vardır; siyasi partiler, parlamento, kabine gibi. Ancak bir de bu
politik yapıdan hemen hiç etkilenmeyen, sabit, istikrarlı ve kendisini
"devletin asıl sahibi" olarak gören kadrolar bulunur. Uzun vadeli
politikaları belirleyenler ve bunları yalnızca imzalaması için seçilmiş
Başbakanlara gönderenler, bunlardır. Amerikalılar bu kadro ya da
güç merkezini "the establishment" olarak tanımlarlar. Biz ise buna
"devlet aygıtı" diyebiliriz.
Devlet aygıtının yapısı ülkeden ülkeye değişebilir. Bazı ülkelerde
ordu çok güçlüdür. Bazılarında ise istihbarat servisleri ya da "ulusal
güvenlik" kurumları "devletin asıl sahibi" konumundadırlar. Örneğin,
CIA'nın, her zaman için olmasa da bazı dönemlerde Amerika'daki devlet
aygıtının içindeki en önemli güç merkezi olduğu yorumu sık sık yapılır.
Kimilerine göre, Kennedy suikastı, CIA'nın bir Başkan'ı ortadan
kaldırabilecek kadar devlet aygıtına egemen olduğunun göstergesidir.
Örgüt, "devlet içinde devlet" statüsündedir. Kimi zaman Kongre'nin
aldığı kararları önemsemez, kendine göre dış politika belirler ve
uygular. Irangate olayı bunun bir örneğidir.
İsrail'de de benzer bir durum vardır. CIA ile birlikte dünyanın
en güçlü istihbarat servisi sayılan Mossad, devlet aygıtı üzerindeki
büyük bir egemenliğe sahiptir. Mossad'da üç yıl "katsa" (birim subayı)
olarak görev yapan Victor Ostrovsky, örgütten ayrıldıktan sonra
1990 yılında yayınladığı By Way of Deception adlı kitabında bu konuda
önemli bilgiler vermişti. Ostrovsky'e göre, Mossad, "devlet içinde
devlet" gibi hareket ediyor, ülkenin dış politikasını ve özellikle
de askeri operasyonlarını kendi başına belirlemeye çalışıyor ve
büyük ölçüde de bunu başarıyordu.
Ve devlet aygıtı üzerinde bu denli büyük bir
güce sahip olan Mossad, diğer bazı istihbarat servisleri gibi, "aşırı
sağ"ın egemenliği altındaydı. Dahası, bu "aşırı sağ", Gush Emunim'in
ta kendisiydi! Victor Ostrovsky, 1994'de yayınladığı The Other Side
of Deception'da, Mossad'ın içinde "Mesihçi dini grupların" büyük
etkiye sahip olduklarını, Mossad üyelerinin önemli bir bölümünün
Batı Şeria'daki yerleşim birimlerinde yaşayan radikal Yahudilerden
yani Gush Emunim çevresinden oluştuğunu açıkladı. Ostrovsky, örgütün
içindeki bu radikal "Mesihçi" akımın sürekli olarak daha da güçlendiği,
Mossad'ın gittikçe daha da aşırı sağa kaydığı yorumunu yapıyordu.39
Bu kuşkusuz son derece önemli bir bilgidir ve İsrail Devleti'nin
uzun vadeli politikalarının nasıl olup da Mesih Planı'na uygun olarak
tasarlandığını ortaya koymaktadır. Gush Emunim, Mossad'a, Mossad
da devlet aygıtına hakimdir!..
Peki nedir Gush Emunim'in Mesih Planı'ndan kaynaklanan stratejileri?
Gush Emunim'in Kutsal Toprak Haritası: Nil'den
Fırat'a
Tamamına yakını, Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un
Kudüs'teki Merkaz Harav adlı yeshiva'sında Kabala dersleri almış
olan Gush Emunim ha- hamları, hemen her politik gelişmeyi kehanetler
çerçevesinde yorumlarlar. Buna göre, İsrail'in BM Güvenlik Konseyi
tarafından saldırganlığı nedeniyle kınanması, Kutsal Kitap'ta anlatılan
Jacob ve Esau arasındaki çatışmanın yeni bir örneği, Araplarla süren
savaş ise, Isaac ve Ismael arasında Yahudi kaynaklarına göre yaşanmış
olan mücadelenin bir parçasıdır.40
Kuşkusuz yerine getirilmesi gereken en büyük kehanetlerden biri
de, Vaadedilmiş Topraklar'ın tümünün ele geçirilmesidir. Çünkü Yahudi
inanışına göre, Mesih geldiğinde tüm Vaadedilmiş Topraklar, onun
kuracağı Krallık altında birleşecektir. Bu, daha açık bir ifadeyle,
tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın işgal edilmesi anlamına gelir. Kabalacılar'ın
politik uzantısı olan Gush Emunim'in de elbette bu yönde bir planı
olmalıdır. Nitekim vardır da. Az sonra bu plana değineceğiz.
Ama önce Vaadedilmiş Topraklar'ın neresi olduğunu
belirlemekte yarar var. Bu topraklar, acaba Filistin toprakları
mıdır? Yoksa daha büyük bir alanı mı kapsamaktadır?... Ehud Sprinzak,
Gush Emunim'in Vaadedilmiş Topraklar'dan neyi anladığını şöyle açıklar:
"Gush ideologları 'İsrail'in tam ve eksiksiz toprakları'ndan söz
ederlerken, 1967 sonrası sınırları değil, (Tanrı ile yapılan) Ahit'te
İsrailoğullarına verilen ve Tekvin 15 Bap'da bildirilen sınırları
kastederler." 41
M. Tevrat'ın Tekvin kitabının 15. Bab'ında ise şöyle yazmaktadır:
O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa,
Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri
ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları
ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.
Bir başka M. Tevrat ayeti yine aynı haritayı
çizer:
O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük
ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı
her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat
ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak,
Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak
basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.42
Buna göre, Yahudilere vadedilmiş olan topraklar, Mısır ırmağı (Nil)
ile Fırat arasında uzanmaktadır. Sina yarımadası, Filistin, Lübnan,
Suriye, Irak, Ürdün topraklarını ve hatta Türkiye'nin bir bölümünü
(Fırat'ın güneydoğusu) içine alan, yani Ortadoğu'nun oldukça büyük
bir bölümünü kaplayan bu harita, ilk bakışta oldukça çılgın gelmektedir
insana. Acaba gerçekten Gush Emunim ve onun etki altına aldığı İsrail
liderleri böylesine dev bir coğrafyaya yayılmacı bir gözle bakıyor
olabilirler mi?
İsrail istihbaratından emekli olan Yehoshafat Harkabi, bu soruya
şöyle cevap verir:
Yahudi dini çevreleri asıl olarak İsrail'in yayılmacı politikasını
beslemektedirler. Ha'aretz gazetesinin 24 Ağustos 1985 tarihli sayısında,
dini çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesi
yayınlamıştır. Bildirgenin yazarı, şöyle söyle- mektedir:
'Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz
ediyoruz... Politik açıdan, (Kuzey'de) ulaşmamız gereken sınır Fırat
ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi kutsal kaynağı) yazılıdır.
Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek
tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi,
İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak
hiç bir şey yoktur, hükümler açıktır'.43
Görüldüğü gibi, Gush Emunim tarafından temsil edilen İsrail'in
radikal dincileri açısından bu çılgın harita son derece gerçekçidir.
İlginç olan, bize çılgın gelen bu haritanın, yalnızca Gush Emunim
gibi dindar Siyonistlerce değil, laik Siyonistlerce de kabul görmesidir.
Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, laik Siyonistler de, dindar
olmasalar bile, M. Tevrat'ı Yahudi ırkının temel kaynağı kabul edip
onun özellikle toplumsal ve politik hükümlerine sıkı sıkıya bağlı
kalınması gerektiğini savunmuşlardır. İşte bu nedenle Theodor Herzl,
1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin açılışında şöyle demiştir:
"Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar
dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri). Sloganımız, David
ve Solomon'un Filistini olacaktır."
İşçi Partisi'nin efsanevi lideri "laik" David Ben Gurion da 1948
yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği ünlü konuşmasında
şöyle demiştir: "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi
tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının gençlerimizin ve yetişkinlerimizin
yerine getirilmesi gereken bir başka haritası vardır. Nil'den Fırat'a
kadar."
Gush Emunim'in manevi lideri Kabalacı haham Zvi Yehuda Hacohen
Kook'un aşağıdaki sözleri, İsrail'in resmi ideolojisini belirlemektedir:
Tora (Tevrat) bize ait olan toprağın tek bir
parçasının bile bırakılmasına izin vermez. Burada bir işgal sözkonusu
değildir: Biz evimize dönmekteyiz, atalarımızın yurduna. Burada
Arap toprağı diye bir şey yoktur, yalnızca Tanrı'nın bize vadettiği
toprak vardır. Kendilerini bu gerçeğe alıştırmaları, tüm dünya için
iyi olacaktır.44
Ancak sözkonusu harita öylesine çılgındır ki, akla birçok soru
getiriyor: Bu harita, yalnızca ütopya mıdır İsrailliler için? Acaba,
yalnızca, asla gerçekleşmeyeceğini bildikleri bir hayal midir? Yoksa,
İsraillilerin, en azından İsrail devlet aygıtının aklında gerçekten
uzun vadede böylesine dev bir coğrafyayı işgal etmek ya da bir şekilde
İsrail kontrolü altına almak gibi bir hedef var mıdır?
Gush Emunim'in sözkonusu haritası, İsrail'in stratejilerini belirlemekte
midir?
Nil'den Fırat'a İsrail Stratejileri
Kuşkusuz İsrail devlet aygıtının Ortadoğu hakkında ne gibi stratejiler
geliştirdiğini dışardan bilmek pek mümkün değildir. Ancak bazı sızıntılar,
fikir edinmemize yarayabilir. İsrail Dışişlerinde eski bir görevli
olan Oded Yinon'un belki de bir boşboğazlık sonucunda 1982'de Dünya
Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin İbranice yayın
organı Kivunim'de yazdığı rapor, bu noktada oldukça önemlidir. "1980'lerde
İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan yazı, İsrail'in yayılmacı
hedeflerinin gerçekten de "Nil'den Fırat'a" tüm Ortadoğu'yu kapsadığını
göstermektedir çünkü.
Bertrand Russel Barış Vakfı eski genel sekreteri
Ralph Schoenman, Oded Yinon'un sözkonusu raporunun sıradan bir belge
olmadığını, "İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst
kademelerine egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini söylemektedir.45
Bu, bizim açımızdan oldukça önemlidir. Az önce Gush Emunim'in Mossad'a
hakim olduğunu ve bu yolla devlet aygıtını kontrol ettiğini söylemiştik.
Ralph Schoenman'ın verdiği bilgi ise, Gush'un ideolojisinin, "haberalma
örgütü"nün yanında ordunun da üst kademelerinde de egemen olduğunu
gösteriyor.
Raporun önemli olduğu ve İsrail'in gerçek stratejisini
yansıttığı, İsrail'in muhalif seslerinden Israel Shahak tarafından
da vurgulanmıştır. Shahak, The Zionist Plan for the Middle East
adlı çalışmasıyla, raporu ayrıntılı olarak yorumlamıştır. Yinon'un
raporunun "ciddiyeti" daha sonra Noam Chomsky tarafından da vurgulanmıştır.46
Kısacası, Oded Yinon'un "1980'lerde İsrail İçin Strateji" başlıklı
raporu, İsrail devlet aygıtının gerçek hedeflerini görebilmek için
oldukça önemli ve sağlıklı bir kaynaktır. (Cengiz Çandar da 1983
yılında yayınlanan Ortadoğu Çıkmazı adlı kitabında bu rapora değinmişti.)
Raporda anlatılan mantık oldukça ilginçtir. Israel Shahak'ın da
vurguladığı gibi, rapor, İsrail devlet aygıtının tüm Ortadoğu'yu
kapsayan bir fetih stratejisi güttüğünü ortaya koymaktadır. Ancak
"fetih"in başlamasından önce, gidilecek uzun bir yol vardır. Önce,
hedef olarak seçilen ülkelerin parçalanması hedeflenmektedir. Etnik
ve dini yönden karmakarışık bir yapıya sahip olan hedef ülkelerin
İsrail'in de katkısıyla bölünüp-parçalanması öngörülmektedir. Bu,
klasik böl ve yönet (divide et impera) yönteminin İsrail versiyonudur.
Yinon, söze Ortadoğu'daki devletlerin kolayca parçalanabilecek
bir yapıya sahip olduklarını vurgulayarak girer:
Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların
dilek ve arzuları hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından bir
araya getirilmiş, iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir.
Keyfi olarak 19 devlete bölünmüştür. Herbiri birbirine düşman azınlıklardan
ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla bugün her Müslüman
Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü tehdidi altındadır;
bazılarında iç savaş başlamıştır bile.47
Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in stratejisi ne
olacaktır? Bu konuda, Shahak'ın sözleriyle, rapor özet olarak aşağıdaki
senaryoları anlatmaktadır:
... Lübnan zaten fiilen var olan beş bölgeye bölünecektir. Bu bölgeler,
bir Maruni-Hıristiyan bölgeyi, bir Müslüman bölgesini, bir Dürzi
Bölgesi'ni ve bir Şii bölgesiyle Haddad'ın milisleri aracılığıyla
İsrail'in denetimi altındaki bölgeyi içerecektir. Daha sonra sıra,
Suriye ve Irak'ın etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünme-
sine gelecektir. Suriye'nin, kıyısında bir Alevi devleti, Halep
bölgesinde bir Sünni devleti, Şam'da bir başka Sünni devleti ve
Golan, Hauran ve Kuzey Ürdün'de bir Dürzi devletine bölünmesi öngörülüyor.
Projede, Irak'ın da Basra çevresinde güneyde bir Şii devleti, kuzeyde
Musul çevresinde bir Kürt bölgesi, ortada Bağdat çevresinde bir
sünni devleti olarak üçe bölünmesi hedefleniyor...
Lübnan'ın beş bölgeye bölünmesi, Mısır, Suriye, Irak ve Arap Yarımadası
dahil bütün Arap alemi için işarettir ve o yolda da ilerlenmektedir.
Sonradan Suriye ve Irak'ın da Lübnan'da olduğu gibi etnik ve dini
bakımdan ayrı ayrı bölgelere bölünmesi İsrail'in, uzun vadede Doğu
cephesindeki birinci hedefidir. Kısa vadedeki hedefi ise bu devletlerin
askeri gücünün dağılmasıdır...
Suriye, etnik ve dini yapısına uygun olarak, bugünkü Lübnan'da
olduğu gibi çeşitli devletlere ayrılacaktır. Böylece kıyıda bir
Şii Alevi devleti, Halep bölgesinde Sünni devleti, Şam'da buna düşman
başka bir Sünni devleti ve Havran, Kuzey Ürdün ve belki bizim Golan'da
bir Dürzi devleti. Böyle bir devlet uzun vadede bölgede barış ve
güvenliğin garantisi olacaktır ve bu hedef bugün artık erişebileceğimiz
kadar yakındır.... İktidardaki güçlü askeri rejim dışında Suriye'nin,
temelde Lübnan'dan hiçbir farkı yoktur. Bugün Suriye'de Sünni çoğunluk
ile iktidardaki Alevi azınlık (nüfusun yalnızca % 12'si) arasında
sürmekte olan iç savaş, ülkedeki sorunun dev boyutlarını gözler
önüne sermektedir...
Irak bir yandan petrol bakımından zengin, öte
yandan da içte bölük pörçük bir ülke olarak, İsrail İçin sağlam
bir hedef olmaya adaydır. Irak'ın bölünmesi bizim için Suriye'nin
bölünmesinden çok daha önemlidir... Irak, çoğunluğun Şii, yönetici
azınlığın ise Sünni olmasına karşın özde komşularından farklı olmayan
bir ülkedir. Nüfusun % 65'nin iktidara hiçbir siyasi katılımı yoktur.
İktidar, % 20'lik bir seçkin tabakanın elindedir. Ayrıca, kuzeyde
büyük bir Kürt azınlık vardır. İktidardaki rejimin elinden, ordu
ve petrol gelirleri alındığında Irak'ın gelecekteki durumu, Lübnan'ın
geçmişteki durumundan farklı olmayacaktır.... Irak etnik ve mezhebi
temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada
bir Sünni ve güneyde Şii devleti.48
Görüldüğü gibi, "İsrail İçin Strateji"de, Lübnan'ın bölünmesinin
Irak ve Suriye için de bir örnek olduğu ve bu iki ülkenin de Lübnan
gibi bir iç savaş yaşayarak parçalanacağı söyleniyor.
Ne ilginç değil mi?... 1982 yılında yazılmış olan bu raporda geçen
"Irak'ın bölünmesi" hedefi, bugün nerdeyse gerçekleşmiştir. Raporda
Irak'ın kuzeyde bir Kürt Devleti, ortada Sünni, güneyde ise Şii
Devletleri olarak üçe bölüneceği öngörülmektedir. Ve bugün Irak
gerçekten de fiilen bu tarife göre bölünmüş durumdadır!... Körfez
Savaşı'nı izleyen gelişmeler, 36. paralelin kuzeyinde bir Kürt Devleti,
32. paralelin güneyinde ise Bağdat'tan bağımsız bir Şii bölgesi
oluşturma yolundadır. Bu parçalanmanın mimarı ise ABD'dir, yani
tüm Ortadoğu politikasını İsrail'e endekslemiş olan süper güç, Yahudi
Devleti'nin en büyük dostu!...
Peki Suriye acaba raporda belirtilen bölünme
sürecine girmiş midir?... Şu anda Türkiye'den bakıldığında böyle
bir tablo gözükmüyor. Ancak, anlaşılan, Kudüs'ten bakanlar olayı
daha farklı değerlendiriyorlar: Türkiye'nin İsrail'e en yakın gazetecisi
olan Sedat Sertoğlu, "üst düzey bir İsrailli ile yaptığı görüşme"yi
köşesinde anlatırken "Hafız Esad sonrası Suriye'nin parçalanma olasılığı
üzerinde duruluyor. Yugoslavya örnek gösteriliyor... Bunu söyleyen
de Suriye uzmanı bir İsrailli idi" diye yazmıştı.49
Evet görünürde "Suriye'nin parçalanması" ile ilgili bir işaret
yoktur, ama "İsrailli uzman"lar, Sertoğlu gibi yakın dostlarına
ufukta böyle bir parçalanmanın gözüktüğünü fısıldayabilmektedirler.
Bu, İsrail'in Suriye'nin parçalanması konusuyla oldukça yakın ilgilendiği
anlamına gelmez mi sizce? Bu yakından ilgilenme; yönlendirme, provoke
etme boyutunu da içeriyor olabilir mi?...
Her neyse, sonuçta bunu ister "tesadüf" olarak yorumlayın, ister
İsrail'in stratejisinin adım adım ilerlediği şeklinde yorumlayın,
Oded Yinon'un yazdıkları doğru çıkmaktadır ve Sertoğlu'nun İsrailli
dostuna bakarsak, Suriye'nin parçalanması ile daha da doğru çıkacaktır.
"İsrail İçin Strateji"de yalnızca Suriye ve Irak değil, Vaadedilmiş
Topraklar'ın üstündeki başka ülkelerde değerlendirilmektedir. Örneğin
Mısır, İsrail devlet aygıtının parçalama içgüdüsünden nasibini alan
ülkelerden biridir:
Bugünkü iç siyasal görünümüyle Mısır tam bir ölüdür; hele hele,
Müslüman ve Hıristiyan alemleri arasındaki gitgide derinleşen uçurumu
da göz önüne alırsak, bu daha da doğrudur. Mısır'ı farklı coğrafi
bölgelere ayırmak, İsrail'in 1980'lerde batı cephesinde güttüğü
başlıca siyasi hedefidir...
İsrail uzun vadede, ekonomik açıdan olsun, enerji
rezervi olarak olsun, stratejik öneme sahip olan Sina üzerinde denetimi
yeniden sağlamak için doğrudan veya dolaylı harekete geçmek zorunda
kalacaktır. Mısır içteki sorunları nedeniyle askeri stratejik bir
sorun yaratmamaktadır. Dolayısıyla, 1967 Savaşı sonrasındaki yerine
itilebilir.50
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Rapor, İsrail'in
1980'lerde batı cephesinde güttüğü başlıca siyasi hedef'in Mısır'ı
parçalamak olduğunu bildirmektedir. Oysa bilindiği gibi, İsrail
ile Mısır 1978 yılında Camp David barış anlaşmasını imzalamışlar
ve sözde dost olmuşlardı. Ancak görülmektedir ki, İsrail devlet
aygıtı Mısır'a hiç de dost gözüyle bakmamakta, bu ülkenin parçalanmasını
hesaplamaktadırlar. Parçalanma ile hedeflenen sonuç da önemlidir:
Mısır'ı 1967 Savaşı (Altı Gün Savaşı) sonrasındaki sınırına itmek,
yani Sina yarımadasını yeniden işgal etmek. Ya da bir başka deyişle,
Nil'e ulaşmak...
Bu bize çok önemli bir şey göstermektedir: İsrail, Camp David'i
gerçekten barış istediği için değil, bazı stratejik hesaplar nedeniyle
yapmıştır. Camp David bir barış değil, uzun bir savaşın içindeki
geçici bir ateşkestir ve İsrail Mısır üzerindeki yayılmacı hedeflerinden
vazgeçmemiştir. Bu yayılmacılık ise, Vadedilmiş Topraklar'ın ele
geçirilmesi misyonuna dayanmaktadır; çünkü İsrail Nil'e ulaşmak
istemektedir ve Vaadedilmiş Topraklar da, az önce incelediğimiz
gibi, Fırat ve Nil arasında uzanır.
Aslında Camp David'in bir "barış" değil "ateşkes"
olduğu, kimi zaman devlet aygıtından bazı kimseler tarafından vurgulanmaktadır.
İsrail Savunma Bakanlığı üst düzey yetkilisi David Irvi, 1992 yılındaki
bir demecinde, açıkça "Camp David bir ateşkesti, savaş ihtimali
her zaman gündemdedir" demişti.51
Yinon, raporunun devamında Mısır'ın nasıl bölüneceğini anlatırken,
bu olayın gerçekleşmesinin Kuzey Afrika'da bir domino etkisi yaratacağını
belirtiyor:
Mısır birden çok iktidar odağına bölünmüştür.
Eğer Mısır parçalanırsa, Libya, Sudan ve hatta daha uzaktaki devletler
de bugünkü biçimleriyle varlıklarını sürdürmeyip Mısır'ı izleyeceklerdir.
Yukarı Mısır'da, çok sınırlı güce sahip ve merkezi hükümetten yoksun
bir takım zayıf devletlerin yanıbaşında kurulacak bir Hıristiyan
Kopt Devleti tasarısı, ancak barış antlaşması ile ertelenebilen,
fakat uzun vadede kaçınılmaz görünen bir tarihsel gelişmenin anahtarıdır.52
Yinon, Mısır hakkındaki bu tehlikeli kehanetlerinin ardından, Suudi
Arabistan, Kuveyt, Bahreyn gibi petrol zengini ülkelerin de son
derece istikrarsız ve zayıf bir yapıya sahip olduklarını, İsrail'in
de katkılarıyla kolayca kaosa sürüklenebileceklerini ve dolayısıyla
İsrail için engel oluşturma gibi bir şanslarının olmadığını söyler.
Ürdün'den söz ederken de, ülke içindeki Filistinlilerin
potansiyel bir istikrarsızlık unsuru olduğuna dikkat çeker ve şöyle
der: "Ürdün, uzun vadede değil ama, kısa vadede yakın bir stratejik
hedeftir. Ürdün'ün bugünkü yapısıyla uzun süre var olabilmesi mümkün
değildir ve İsrail'in politikası da, savaşta ve barışta Ürdün'ün
bugünkü rejiminin tasfiye edilip, iktidarın Filistinli çoğunluğa
devredilmesine yönelik olarak işletilmelidir." 53
Çünkü Ürdün'deki Filistinliler'in iktidara tırmanmaları, ülkeyi
tam bir kaosa sürükleyecektir. Kuşkusuz böyle bir durumda "Lübnan
örneği" yeniden tekrarlanabilir, ülke İsrail işgaline maruz kalabilir.
"İsrail İçin Strateji"de ortaya konan tüm bu
planları, tekrar vurgulamakta yarar var, "İsrail'de gerek ordu,
gerekse haberalma örgütünün üst kademelerine egemen olan düşünce
yapısı" sergilenmektedir. Bu bize, İsrail devlet aygıtının Eski
Ahit'te "Nil'den Fırat'a" olarak tanımlanan Vaadedilmiş Topraklar'ı
ele geçirmek için gerçekten de ciddi bir hazırlık içinde olduklarını
gösterir. Bu işgal planının asıl hazırlayıcısı ise, Mossad gibi
kanallarla devlet aygıtı üzerinde büyük bir egemenliğe sahip olan
Gush Emunim'dir. Noam Chomsky, Oded Yinon'un planının, aslında Tehiya
Partisi'nin görüşlerinin bir ürünü olduğunu söylemektedir ki, Tehiya,
Gush'un Knesset'teki temsilcisinden başka bir şey değildir.54
Oded Yinon'un raporu ile ilgili olarak bir noktaya
daha dikkat edilmelidir: Bu strateji, basit bir işgal planı değildir,
oldukça uzun vadeli bir hesaptır. Öncelikle bölgedeki ülkelerin
işgale, ya da en azından İsrail egemenliğine girmeyi kabul etme
haline hazırlanmasını öngörmektedir. Bazıları, bunu İsrail'in Ortadoğu'yu
"Osmanlılaştırması" olarak yorumlamışlardır. Buna göre, Yahudi Devleti'nin
nihai hedefi, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki eyalet ve "millet" sistemlerini
uyarlayarak, bölgede kendi içinde özerk, ancak sonuçta İsrail'e
bağımlı devletçikler oluşturmaktır.55
Ayrıca, raporda yazılanlar, İsrail'in bu uzun vadeli fetih stratejisi
içinde, gerektiğinde geçici bir barışa ve toprak tavizine yönelebildiğini
de ortaya koymaktadır: Oded Yinon, az önce belirttiğimiz gibi, İsrail'in
1978'de barış masasına oturduğu ve Sina yarımadasını kendisine geri
verdiği Mısır için, parçalama ve Sina'yı geri alma hesapları içinde
olduğunu bildirmektedir. Yani, Camp David barışı, bir aldatmacadır,
uzun bir savaşın içindeki geçici bir ateşkestir. Ralph Schoenman,
Siyonizmin Gizli Tarihi adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında, Oded
Yinon'un raporunu konu edindikten sonra şöyle der:
Bu stratejiden çıkan sonuç, Siyonist hareket
için herşeyin bir zaman tablosu üzerinde yazılı olduğu, her bölgenin
fetih için işaretlendiği ve bir fırsat hedefi olarak kabul edildiği,
ancak bu arada uygun güçler dengesi, ani ve yararlı sonuçlar sağlayacak
bir savaş durumu beklendiğidir.56
Gush Emunim ideolojisine bağlı olan İsrail devlet
aygıtı, son aşamaya başlamak, yani tüm Vaadedilmiş Topraklar'ı işgal
etmek için belki Mesih'in gelişini bekliyor olabilir. Ancak şu bir
gerçektir; Mesih gelinceye dek "şartlar uygun hale getirilecek",
yani Ortadoğu işgale hazırlanacaktır. Önümüzdeki yıllarda etnik
çatışmaların tüm Ortadoğu'yu kaosa sürüklediğini görme şansımız
oldukça yüksektir. Bu arada, bu planda, Türkiye'ye de ayrılan bir
pay vardır.57
Kenan Diyarının Etnik Temizliği
Kitabın başından beri incelediğimiz gibi, Kuran'ın İsra Suresi'nin
başında haber verilen "İsrailoğulları'nın ikinci yükseliş ve bozgunculuğu",
Yahudi geleneğindeki Mesih inancına karşılık gelmektedir. Kuran'da,
İsrailoğulları'nın bozgunculuk özelliği şöyle bildirilir: "Kitapta
İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak
siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük
bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz." (İsra Suresi,
4)
Bu bozgunculuğun iki ayrı boyutu vardı. Biri, global olanıydı:
20. yüzyılı kasıp kavuran savaşların önemli bir bölümünün ardında,
"İsrailoğulları"nın büyük rolü olduğuna değindik. I. ve II. Dünya
Savaşları'nda, Vietnam Savaşı gibi bölgesel savaşlarda ya da Amerikan
kaynaklı dış müdahale/terör geleneğinde Yahudi önde gelenlerinin
politik kurumunun, yani CFR'nin büyük etkisinin olduğunu gördük.
11. bölümde, İsrail'in Üçüncü Dünya'yı saran terör ağını daha ayrıntılı
olarak inceleyeceğiz.
Bozgunculuğun ikinci boyutu ise daha dar kapsamlıydı; yalnızca
Kutsal Topraklar'a yönelikti. Yahudiler, Mesih Planı'nın 500 yıl
süren ilerleyişi sonucunda Kutsal Topraklar'a döndüklerinde orayı
boş olarak bulmadılar. Kutsal Topraklar'da Müslüman Araplar yaşıyordu.
Bu kuşkusuz bu toprakları kendi ırklarının malı olarak gören Yahudi
önde gelenleri için kabul edilemez bir durumdu. Kutsal Topraklar,
tüm Yahudi-olmayan unsurlardan temizlenmeliydi.
Zaten Mesih Planı'nın temelini oluşturan Yahudi kutsal kaynakları
bu konuda yeterince aydınlatıcı oluyorlardı. M. Tevrat'ın yüzlerce
ayeti, sözde Yahudi ırkına ait olan Kutsal Topraklar'ın (Kenan diyarı)
nasıl "temizlenmesi" gerektiğini detaylarıyla anlatılıyordu. Bu
ayetler, İsrail devletinin Mesih Planı içinde uygulaması gereken
bir başka kehaneti oluşturdu.
M. Tevrat'ın Katliam Emirleri
Eski Ahit'in Tesniye kitabında, 7. Bap şöyle başlar:
Allahın Rab, mülk olarak almak için gitmekte olduğun diyara seni
götüreceği ve senin önünden çok milletleri, Hittileri ve Girgaşileri
ve Amorileri ve Kenanlıları ve Perizzileri ve Hivileri ve Yebusileri,
senden daha büyük ve kuvvetli yedi milleti kovacağı; ve Allahın
Rab onları senin önünde ele vereceği ve sen onları vuracağın zaman;
onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara
acımayacaksın ve onlarla hısımlık etmeyeceksin; kızını onun oğluna
vermeyeceksin ve onun kızını oğluna almayacaksın... Çünkü sen Allahın
Rabbe mukaddes bir kavimsin; Allahın Rab, yeryüzünde olan bütün
kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti.
I. Samuel kitabı 15. Bap'ın başında ise şu ayet yer alır:
Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan
çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi
git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları
esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna,
deveden eşeğe kadar hepsini öldür.
Ayetlerde geçen Hittiler, Yebusiler, Amalekler gibi kavimler, M.
Tevrat'ın yazıldığı dönemlerde Ortadoğu'da bulunan toplumlardır.
Bu nedenle bu ayetlere (ve M. Tevrat'ın içindeki yüzlerce benzerlerine)
göz atan pek çok kişi, tarihin derinliklerinde kalmış birer şiddet
olayının hikayesini okuduğunu sanabilir. Oysa gerçek böyle değildir...
İsrail'in "güvercin" siyasetçilerinden Amnon Rubinstein, şu satırları
yazıyor:
Gush Emunim'in kullandığı lisanda, günümüzdeki
Araplar; Yebusiler'dir, Amalekler'dir ya da Kenan diyarının Tevrat
tarafından lanetlenen yedi kavminden herhangi birisidir... Tesniye'de,
'geride hiç bir şey kalmayacak şekilde' Amalek'i yok etmek üzere
verilen emir, doğrudan bugünkü Araplar'a yönelik olarak yorumlanmaktadır...
İsrail'in savaşları da bu çerçevede anlaşılmakta ve bu savaşlarda
bu 'yeni Amalekler'e karşı insancıl davranılmaması gerektiği söylememektedir.
Haham Menachem M. Kasher, 1967 savaşından sonra yazdığı bir yazıda,
Tevrat'ın 'onları sizin önünüzden yavaş yavaş azaltacağını ve yurtlarına
sizi yerleştireceğim' şeklindeki ifadesinin, İsrail'in Araplar'la
olan ilişkisini tarif ettiğini yazmıştır... Bar Ilan Üniversitesi'nden
Haham Israel Hess, daha da ileri gitmiş ve 'Tanrı'nın Amaleklere
karşı girişilen savaşa bizzat katıldığını' söylemiştir. Israel Hess'in
konuyla ilgili yazısının başlığı ise, 'Tevrat'ın katliam emirleri'dir.58
Kısacası, M. Tevrat'ın katliam emirleri, tarihi birer bilgi değil,
günümüzdeki Araplar'a yönelik bakış açısının kaynağıdır. İsrail'in
resmi ideolojisini üreten Gush Emunim, bu ayetleri böyle yorumlamakta,
İsrail ordusu da buna göre davranmaktadır. Gush Emunim'in yaptığı
bu yorum, İsrail devlet aygıtı tarafından da yıllar boyu topluma
telkin edilmiştir. Roger Garaudy, bu konuya dikkat çekerek şöyle
der:
Bugün 'kutsal savaş'ı körüklemek amacıyla askeri
hahamlar tarafından durmaksızın dile getirilen ve İsrail'de okullarda
ders kitabı olarak okunan Yeşu'nun Kitabı (Eski Ahit'in Yeşu bölümü),
ele geçirilen ülkelerde halkın kutsal amaçla yok edilmesi ve herkesin
'erkekler gibi kadınların da, çocukların da, ihtiyarların da kılıçtan
geçirilmesi' üzerinde ısrarla durmaktadır.59
İsrail devletinin Yeşu'nun Kitabı'nı kullanarak
yaptığı beyin yıkama etkili olmuştur. İsrail'de Tel-Aviv Üniversitesi
psikoloji uzmanı G. Tamarin tarafından yapılan bir testte, 4. ve
8. sınıf öğrencilerine, Yeşu Kitabı'nda anlatılan tarihi Eriha katliamıyla
ilgili ayetler dağıtılmış ve şu soru sorulmuştur: "İsrail ordusu
savaş sırasında bir Arap köyünü ele geçirdiğinde, Yeşu'nun Erihalılar'a
yaptığını Arap halka yapmalı mıdır?" Bu soruya "evet" cevabı, %
66 ve % 95 arasında değişmiştir.60 (Anketi yapan
ve yayınlayan Tamarin de üniversiteden atılmıştır.) Roger Garaudy,
Yeşu Kitabı'nın ve genel olarak M. Tevrat'ın İsrail terörünün kaynağı
olduğunu şöyle vurgular:
Siyasi Siyonizm, 'vaad' kavramını ve bu vaad'in
gerçekleşmesi için kullanılan yöntemleri Yeşu'nun kitabından çıkarmıştır.
Buna göre, Tanrı, Yeşu peygambere diğer halkları yok etme emri vermiş,
Yeşu da bu emri yine Tanrı'nın yardımı ile yerine getirmiştir. Aynı
şekilde 'seçilmiş halk' ve Nil'den Fırat'a uzanan 'Büyük İsrail'
gibi kavramlar da Yeşu'nun kitabına dayalı olup Siyasi Siyonizmin
temel ideolojisidir.61
Bu nedenle de İsrail'in onyıllardır uyguladığı devlet terörü, Livia
Rokach'ın kullandığı isimle "kutsal" bir terördür. Mesih Planı'ndaki
bir kehanetin yerine getirilişidir çünkü...
İsrail'in Kutsal Terörü
... 80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü. Çocukları
kafalarına sopalarla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin
canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin
evlere kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya uçurdu.
Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir
evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden
önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir
çocuğu olan Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten
sonra kadın ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye nitelenen
iyi yetiştirilmiş, iyi bir eğitim görmüş kumandanlar, aşağılık katiller
haline gelmişti. Hem de gelişen korkunç olayların içinde ister istemez
bu duruma düşmüş değillerdi. Aksine soykırımı ve yoketme metodlarını
bilinçlice kullanıyorlardı. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap
kalırsa, o kadar iyiydi...
Üstteki satırlar, İsrail'in Davar gazetesinin 9 Haziran 1979 tarihli
sayısında yayınlandı. Yazılanlar, 1948'de Dueima adlı Filistin köyünün
ele geçirilmesi sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir
askerin katliam hatıralarıydı.
Önemli olan bu satırlarda anlatılanların, istisnai bir terör eylemini
değil, İsrail'in kutsal terörünün sıradan bir örneğini tarif etmesidir.
İsrailliler, Ortadoğu'da, önce Haganah, Irgun, Stern gibi terör
örgütleriyle sonra da doğrudan İsrail ordusu aracılığıyla tarihte
eşine zor rastlanır bir terör uygulamışlardır. Bu terör, başka herhangi
bir devlette olabileceği gibi bazı fanatiklerin istenmeyen taşkınlıkları
değil, sistemli bir devlet politikasıdır.
Ancak çoğu zaman yalnızca buzdağının suyun üstündeki kısmı gözükür.
Çünkü İsrailliler, her zaman olduğu gibi, bir yandan terör uygularken
bir yandan da kendilerini "mağdur" gibi göstermeyi çoğu kez başarırlar.
Batı'daki, özellikle de ABD'deki büyük medya ise, Noam Chomsky'nin
sürekli vurguladığı gibi, İsrail'in bu politikasına destek olur.
New York Times, Washington Post gibi "Yahudi gazeteleri", İsrail'i
kurban, Arapları saldırgan göstermek için Chomsky'nin ayrıntılarıyla
gözler önüne serdiği "beyin yıkama" yöntemleri kullanmışlardır yıllarca.

İsrail'in kuruluş günlerinde Yahudi terör timleri Arap nüfusa
karşı büyük bir etnik temizlik uyguladılar. Üstte, o günlerde
Yahudilerce okul otobüsü kurşunlanmış bir Arap çocuğu.
|
Bunlara rağmen, İsrail'in büyük terörünün örnekleri
ortaya çıkmıştır. Bunlar, dediğimiz gibi, birer örnektir ve gizli
kalmış daha yüzlerce benzeri olay hakkında bize fikir vermektedir.
Örneğin İsraillilerin devlet kurdukları yılda, 1948'de Deir Yassin
köyündeki Arap halka giriştikleri katliam detaylarıyla belgelenmiş
durumdadır. Menahem Begin'in yönettiği Irgun ve Stern teröristleri,
Kudüs yakınlarındaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskın sırasında,
hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Arap köylüsünü
önce sokaklarda dolaştırdıktan sonra kurşuna dizmişlerdir. Ancak
bir de önemli "detaylar" vardır: Öldürülen genç kızların çoğunun
ırzına geçilmiş, erkeklerin cinsel organları koparılmıştır. Siyonistler
bazı kurbanları öldürmek için bıçak kullanmışlardır. Raporlarda
"ortadan ikiye biçilen" küçük bir kız çocuğundan da söz edilmektedir.62
Katliamı gerçekleştiren birliği yöneten Menahem Begin La Révolte
(İsyan) adını taşıyan kitabında "eğer Deir Yassin zaferi olmasaydı,
İsrail devleti de olmazdı" demişti. Deir Yassin katliamının stratejik
önemi yıllar boyunca Siyonist liderler tarafından anlatıldı. Bu
liderlerden biri, Yitzhak Şamir ve Nathan Yalin Mor ile birlikte
Lehi'nin komutasını üstlenen Eldad'dı. Eldad, 1967 Temmuz'unda bir
toplantıda yaptığı konuşmada katliamı çekinmeden savunmuştu. İlginç
olan, Mesih'in gelişi için gerekli son kehanet olan Süleyman Tapınağı'nın
inşası ile Deir Yassin arasında paralellik kurmasıydı:
Şunu hep söylemişimdir: Eğer kurtuluşun simgesi
sayılabilecek en derin, en yüce umut Yahudi Tapınağı'nın yeniden
inşası ise, o zaman açıktır ki, camilerin (El Haram, el Şerif, el
Aksa) günün birinde şu veya bu şekilde ortadan kalkması gerekecektir.
Deir Yassin olmasaydı bugün (1948) İsrail toprakları üzerinde hala
yarım milyon Arap yaşıyor olacaktı. Ve tabi İsrail Devleti de olmayacaktı.63
Yani Deir Yassin, Tapınak'ın inşasına giden yolda
bir adımdı. Bu, Deir Yassin vahşetinin, İsrailliler tarafından Mesih
Planı'nın bir aşaması olarak görüldüğünü gösteriyordu. Bu şekilde
altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400
bine yakın Arap, yurdunu terketmek zorunda kaldı. Deir Yassin Katliamı
bu baskınların sadece birisiydi. İsrailliler'in yıllar içinde terör
yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail'in az sayıdaki "muhalif"
seslerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit ettiği rakama göre,
385'tir.64 Bu köylerde yaşayanların içinde korku
yöntemiyle kaçırılanların yanında, Deir Yassin'le aynı akıbete uğrayanlar
da vardır.
İsrail'in kutsal terörü, ilerleyen yıllarda da kan dökmeye devam
etmiştir. Kibya ya da Sabra Şatilla katliamları, yine buzdağının
görünen kısımlarıdır. İsrailliler çoğu kez bu açık eylemleri bile
üstlenmemeye çalışmışlardır. Örneğin İsrail'in 1982 yazındaki Lübnan'ı
işgali sırasında Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında öldürülen
1.500'ün üstündeki Filistinli'ler hakkında Begin "Yahudi olmayanlar,
Yahudi olmayanları öldürdü, bize ne!" demişti. Oysa kısa süre sonra
katliamı gerçekleştiren Falanjistlerin İsrail subaylarının komutasında
olduğu ve İsrail ordusunca silahlandırıldıkları ortaya çıktı.
|

İşgal manzaraları: İsrail ordusu Lübnan'da.
|
İsrail'in kutsal terörünün önemli bir parçasını ise işkence oluşturmaktadır.
1967'den bu yana iki milyondan fazla Filistinli'yi işgal altında
yaşamaya zorlayan Yahudi Devleti, bu Filistinlilerin muhalefetini
kırmak ve onları göçe ikna etmek için sistemli bir işkence politikası
uygulamıştır. Yahudi Devleti'nin korkunç işkence yöntemleri, ilk
kez Londra'da yayımlanan Sunday Times'ın 1977 yılında yayınladığı
uzun bir araştırmada ortaya çıktı. Belgelenen vakalar, 1967'den
itibaren on yıllık İsrail işgali sırasında işkence gören kırkdört
Filistinlinin durumlarını ortaya koyuyordu.
Buna göre, İsrail'in; Nablus, Ramalla, Hebron
ve Gazze'deki hapishanelerinde, Kudüs'teki Rus sitesi ya da Moskoviya
olarak bilinen sorgu ve gözaltı merkezinde ve Yona, Ramle, Sarafand,
Nafha gibi özel askeri hapishanelerde inanılmaz işkenceler uygulanıyordu.
Sistemli dayak dışında, İsraillilerin kullandığı işkence türleri
arasında; cinsel organlara elektrik verme, tutukluyu çırılçıplak
buzlu suya sokma, gözleri bağlanmış olan tutuklunun üzerine özel
eğitilmiş köpekleri saldırtma, vücudun değişik yerlerinde sigara
söndürme, arkadan tecavüz, tırnakların ve sağlam dişlerin sökülmesi
gibi yöntemler vardı. Bazı tutukluların kızları da tutuklanmış ve
bunlara babalarının gözü önünde tecavüz edilmiş, sonra da tutuklu
kendi kızıyla cinsel ilişkiye girmesi için zorlanmıştı. Bazı erkek
tutukluların cinsel organlarına ince cam çubuklar sokulmuş ve sonra
da bu çubuklar organın içindeyken işkenceciler tarafından kırılmıştı.
Erkek tutukluların hayalarının sıkıştırılması da çok kullanılan
yöntemlerin biriydi. Bu işkenceler sonucunda çok sayıda Filistinli
tutukluda kalıcı sakatlıklar meydana geldi. Çoğunun cinsel fonksiyonları
sona erdi, görme ve işitme duyularını ve akli dengelerini yitirenler
oldu. Bu fiziki işkencelerin yanında psikolojik yöntemler de vardı.
Siyasi tutuklular, kasten, İsrail ordusuna çizme, kamuflaj ağı,
vb. malzeme imal etme işlerine koşuluyorlar, reddettiklerinde fiziki
yöntemlere başvuruluyordu.65
Sunday Times'ın ortaya çıkardığı bu vakalar,
1967-1977 yılları arasındaki işkence vakalarıydı. İlerleyen yıllarda
da İsrail'in kutsal terörü ve kutsal işkencesi sürdü. Yalnızca 1987-1993
döneminde; İsrail birlikleri tarafından 1.283 Filistinli öldürülmüş,
130.472 tanesi hastaneye kaldırılacak derecede yaralanmış, 481 tanesi
sürülmüş, 22.088 tanesi gözaltına alınmış, 2.533 ev mühürlenmiştir.
Gözaltı ve tutukluluk sırasında kullanılan işkence yöntemlerinin
hangi boyutlara vardığını bilmek de mümkün değildir.66
İsrail işkence geleneği ile ilgili olarak en son 1995 Ağustosunda
ortaya bazı yeni bilgiler çıktı. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati,
"Çöl ve Alevlerin İçinde" adlı kitabında, 1948, 1956 ve 1967'deki
Arap-İsrail savaşlarında İsrail ordusunun savaş esirlerine inanılmaz
işkenceler yaptığını yazdı. Buna göre, esir alınan Mısırlı askerlerin
gözleri sigara ile oyulmuş, cinsel organları kesilerek ağızlarına
tıkanmıştı...
Burada önemli olan bir nokta var. İsrail devlet aygıtı, terör ve
işkenceyi yalnızca pragmatik bir uygulama olarak değil, bunun da
ötesinde kutsal bir misyon olarak görmektedir. İsrail'in terörü,
Livia Rokach'ın ifadesiyle, "kutsal" bir terördür. Çünkü bu terör,
Yahudi dini kaynakları tarafından emredilir ve Mesih Planı'nın da
bir parçasıdır. Bu nedenle İsrail'in terörden vazgeçmesi mümkün
değildir. Yahudi Devleti, "barış süreci" oyunları oynadığı dönemde
bile kutsal terörünü sürdürmek misyonuyla yüklüdür. Nitekim bu misyonu
ihmal etmemektedir de. FKÖ ile sözde barış süreci içinde olduğu
son dönemlerde bu "barış süreci"nin gerçek öyküsünü az sonra inceleyeceğiz
Müslümanlara karşı birbiri ardına gerçekleştirdiği saldırı ve katliamlar
bunun göstergesidir.
Bu katliamların en önemlisi ise, kuşkusuz El-Halil'deki Hz, İbrahim
Camii'nde yaşanmış olanıdır. Bu katliam, dünya kamuoyuna İsrail
devlet aygıtının rızası dışında gerçekleşen bireysel bir çılgınlık
olarak gösterilmişti. Oysa gerçekler daha farklıdır.
El-Halil katliamının Görünmeyen Yüzü
25 Şubat 1994 günü, Batı Şeria'daki El-Halil (Hebron) kentinde
bulunan Hz. İbrahim Camii'nde ibadet eden Müslümanlara yönelik büyük
bir saldırı gerçekleştirildi. Meir Kahane'nin izinden gittiğini
söyleyen "İsrail Tanrısı'nın Partizanları" adlı radikal bir Yahudi
örgütüne üye olan Yahudi yerleşimci Baruch Goldstein, İsrail askerlerinin
koruması altındaki camiye elindeki M-16 ile birlikte sabah namazı
sırasında girdi. Caminin orta yerine kadar yürüdü ve defalarca şarjör
değiştirerek namaz kılan 500'e yakın Müslümanı taradı. 67 Müslüman
olay yerinde şehit oldu, 300'ü yaralandı. İsrail yönetimi, eylemin
bireysel bir çılgınlık olduğunu ilan etti. Ancak Goldstein'in, elindeki
M-16'yla, camiyi koruyan İsrailli askerlerin arasından geçerek içeri
girmesinin ve defalarca şarjör değiştirecek kadar uzun bir süre
kalabalığı taramasına rağmen bu askerlerin hiçbir müdahalede bulunmamasının
tek bir açıklaması vardı: Goldstein, camiyi sözde koruyan İsrail
birliği ile işbirliği içinde katliamı gerçekleştirmişi. İsrail askerleri,
en azından pasif destek vermişlerdi.
Aslında bu olay, İsrailli radikal dinci grupların gerçekleştirdiği
pek çok eylemden biriydi. Aynı gruplar, Süleyman Tapınağı'nı yeniden
inşa edebilmek için, 1980'li yıllarda Kudüs'teki Müslüman mabedlerini
(Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra) de havaya uçurmayı denemişlerdi.
Ellerinde sürekli taşıdıkları Uzi'lerle Filistinlilere kanlı saldırılar
düzenleyen, işgal altındaki toprakları, İsrail ordusu ile elele
vererek, "açık hava işkence merkezi"ne dönüştüren Yahudi yerleşimciler
de bu grupların üyeleriydiler.
El Halil katliamını gerçekleştiren
"Kahane müridi" Baruch Goldstein.
|
Bu grupların en radikal ve en ünlü olanı ise, El-Halil katliamını
gerçekleştiren Goldstein'in de bağlı olduğu Kahane fraksiyonuydu.
Haham Meir Kahane'nin kurduğu bu hareket, hem İsrail hem de Amerika'da
örgütlendi. İsrail'de "Kach", Amerika'da ise "Jewish Defence League"
adı altında faaliyet gösteren örgüt, Meir Kahane'nin fanatik doktrinlerine
tamamen bağlıydı. Kahane'nin düşünceleri arasında; Yahudilerin tüm
ırklardan üstün olduğu ve diğer ırkların ("goyim") bir tür hayvan
statüsü taşıdığı; işgal altındaki topraklardaki tüm Arapların "etnik
temizliğe" tabi tutulması gerektiği gibi "inci"ler vardı. Örgütün
mantığı, "en iyi Arap, ölü Arap'tır" şeklinde ifade ediliyordu.
Kahane'nin 1990'da New York'ta bir suikast sonucu öldürülmesinin
ardından örgüt dağılmadı ve "Kahane Chai" (Kahane Yaşıyor) gibi
isimlerle özellikle İsrail'de yeniden örgütlendi. El-Halil'in ve
daha pek çok katliamın sorumluları, sözkonusu Kahane takipçileriydi.
Bu noktada önemli olan, İsrail devlet aygıtının ve Amerika'daki
İsrail lobisinin Kahane ve yandaşlarına nasıl baktığıdır. Onyıllardır,
İsrail liderleri ve Amerikan Yahudi toplumunun önde gelen isimleri,
Kahane'nin görüşlerini paylaşmadıklarını, Brooklyn doğumlu hahamı
"aşırı fanatik" bulduklarını, kendilerinin daha barışçıl çözümlerden
yana olduklarını söyler dururlar. Buna göre, Kahane ve yandaşları,
İsrail hükümetine ve Amerika'daki İsrail lobisine rağmen faaliyet
gösteren, bağımsız, fanatik bir gruptur.
Oysa Yahudi liderlerin çizdikleri bu tablo, 7. bölümde de değindiğimiz
gibi, gerçeğin ustaca bir çarpıtmasından başka bir şey değildir:
Kahane ve yandaşları, İsrail devlet aygıtı ve Amerika'daki İsrail
lobisi ile perde arkasında yakın ilişkiler kurmuş ve daha da önemlisi,
bu kanallardan aldıkları direktiflere göre eylem yapmışlardır.
Amerikalı Yahudi yazar Robert I. Friedman, Jewish Defence League'in
(JDL) ilk kurulduğu günden bu yana üçlü bir komite tarafından yönetildiğini
açıklar. Bu üçlü komite, örgütün görünüşteki lideri olan Kahane'ye
direktif vermektedirler. Komitedeki isimler ise oldukça ilginçtir:
Örgüt kurulduğunda Mossad operasyon şefi olan ve sonradan Başbakanlığa
kadar yükselen Yitzhak Şamir, sağ kanat İsrail politikacısı ve Gush
Emunim'in önemli ismi Geula Cohen ve Amerika'daki Yahudi lobisinin
etkili örgütü ADL'nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch...
Bu üçlü komitenin JDL'yi yönlendirmelerinin bir
örneği, 1969 yılında İsrail'den örgüte yollanan hedef değişikliği
emridir. O tarihe kadar Amerika'daki zenci örgütlerine karşı eylem
düzenleyen Kahane, Ocak ayında Tel-Aviv'den gizlice gelen bir kurye
ile görüşmüştü. Kurye, Kahane'ye artık bir numaralı hedef olarak
Sovyetler Birliği temsilciliklerini belirlemeleri gerektiğini söylemişti.
Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesine
bu göçün Yeremya tarafından yapılan bir kehanetin yerine getirilişi
olduğunu ve dolayısıyla Mesih Planı açısından büyük önem taşıdığına
daha önce değindik izin vermemesiydi. Kahane'ye bu mesajı gönderenler,
Friedman'ın deyimiyle "İsrailli ve Amerikalı Yahudi iş adamları,
emekli İsrail subayları ve üst düzey Mossad görevlilerinden oluşan
bir grup"tu. Kurye, JDL militanlarına Mossad tarafından İsrail'de
askeri eğitim verileceğini de haber vermişti. Sözkonusu eğitimin
idaresini üstlenen kişi ise o zaman Mossad subayı olan Yitzhak Şamir'di.67
İsrail yöneticileri tarafından sürekli
olarak kınanan Meir Kahane'nin kurduğu Jewish Defence League
ve onun İsrail'deki karşılığı olan Kach örgütü, gerçekte Mossad
tarafından kurulmuş ve yönlendirilmişti. Yanda, Kudüs'te gösteri
yapan Kach militanları, diğer bir deyişle İsrail'in Judeo-Nazileri...
|
Bu kuşkusuz son derece ilginç bir bilgidir ve
görünüşte İsrail'e rağmen faaliyet gösteren Kahane fraksiyonunun
gerçekte İsrail devlet aygıtı (Mossad) ve Amerika'daki Yahudi lobisinin
önde gelen beyinleri tarafından yönetildiğini gösterir. Amerikalı
yazarlar Andrew ve Leslie Cockburn, Kahane'nin İsrail devlet aygıtı
ile olan gizli ilişkisinin daha sonraki yıllarda da sürdüğünü bildirirler.68
Kısacası, İsrail devlet aygıtı, Kahane grubunu, daha önce değindiğimiz
geleneksel iyi polis-kötü polis oyununa uygun olarak gizlice kurmuş
ve gizlice yönlendirmiştir.
Kahane fraksiyonu ile tüm bu bilgiler, El-Halil katliamının içyüzü
konusunda da bizleri aydınlatıyor. El-Halil'in faili olan Goldstein,
Kahane'nin takipçilerinden biriydi. Goldstein'in elindeki M-16 ile
İsrail askerlerinin arasından geçerek camiye nasıl girdiği, askerlerin
neden hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi sorular, Kahane fraksiyonunun
eskiden beri İsrail devlet aygıtı ile gizli bir biçimde yürüttüğü
işbirliğini göz önünde bulundurunca aydınlanıyor.
Olayın arkasında İsrail devlet aygıtının olduğunun bir başka göstergesi
de, katliamdan kısa bir süre sonra ortaya çıktı. El-Halil'den bir
süre sonra Lübnan'da bir Maruni kilisesine bomba atılmış ve bir
düzineye yakın insan hayatını kaybetmişti. Olay tüm dünya basınında
çarpıtıldı ve "İslamcılardan El-Halil katliamına misilleme" şeklinde
başlıklarla verildi. Oysa Lübnan Başbakanı Refik Hariri, olayın
sorumlusunun İsrail olduğunu söylemişti. Ardından Semir Caca adlı
bir hıristiyan falanjist kiliseye sabotaj düzenlemek suçundan yakalandı.
Haftalarca yargılandı. Sonuçta İsrail'le yakın bağlantısı olduğu
ortaya çıktı. İngiliz The Independent gazetesinden Robert Fisk,
kiliseyi bombalamaktan sanık Semir Caca'ya bağlı olan Rüşdi Raad,
Jean Chahina ve Gergess el-Huri adlı falanjistlerin, kod adları
Arian ve Moşe olan İsrailli istihbarat görevlileri tarafından eğitildiğini
yazmıştı. Fisk, Semi Caca'ya bağlı militanlar ile İsrailli istihbaratçıların
Nasıra ve başka uygun yerlerde sık sık biraraya geldiklerini de
bildirmişti. Bu, sözkonusu bombalama olayının arkasında İsrail'in
olduğunu gösteriyordu. Anlaşılan İsrail devlet aygıtı, kamuoyu dikkatini
El-Halil katliamından uzaklaştırmak için Zouk'taki kiliseyi hıristiyan
militanlara bombalatmıştı.
El-Halil katliamının bir başka ilginç yönü, İsrail
toplumundan büyük bir onay görmesiydi. İsrail'in muhalif beyinlerinden
Israel Shahak, bir makalesinde Goldstein'in eyleminin "rahatsız
edici" oranda İsrailli tarafından desteklendiğine dikkat çekmişti.
Olaydan sonra yapılan bir kamuoyu yoklaması, İsraillilerin % 40'ının
katliamı desteklediğini ya da en azından "anladığını" gösteriyordu.
Gençlerde ise bu oran daha yüksekti; genç Yahudilerin % 30'u Goldstein'i
desteklediklerini, % 35'i ise "anladıklarını" belirtmişlerdi. Shahak,
bu desteğin yalnızca El-Halil katliamı ile sınırlı olmadığını, genel
olarak Kahane takipçileri tarafından savunulan doktrinlerin ürkütücü
bir toplumsal desteğe sahip olduğunu yazıyordu. Araştırmalar, gençlerin
% 39'unun Kahane'nin düşüncelerini tamamen paylaştığını gösteriyordu.
Kahane'nin ismi söylenmeyip yalnızca görüşleri özetlendiğinde ise,
bu destek daha da artarak % 66'ya çıkıyordu. Bu çoğunluk, Araplar'ın
işgal altındaki topraklardan göçe zorlanmaları gerektiğine inanıyordu.
Shahak'ın söylediği gibi, aralarından Araplar'ı Amalek olarak algılayanların
sayısı da hayli kabarıktı. Amalek, M. Tevrat'ın haklarında kadın-çocuk
ayrımı yapmadan katliam emri verdiği Arap kabilesiydi.69
"Barış Süreci"ne Giriş;
İsrail FKÖ'ye Neden Yaklaştı?
Bu bölümün başından bu yana İsrail Devleti'nin genellikle bilinmeyen,
gizli tutulan yüzünü inceledik. Ortaya çıkan bilgiler; Ortadoğu'nun
en istikrarlı demokrasisi olarak tanıtılan İsrail'in gerçekte son
derece farklı bir kimliğe sahip olduğunu, ırkçı, saldırgan, yayılmacı
bir temel üzerine kurulduğunu ve tüm yaşamını da bu temele uygun
olarak sürdürdüğünü gösteriyor. Bu, bizi ikinci bir sonuca daha
ulaştırır: Demek ki, İsrail, herhangi bir "normal" ülkeden farklı
olarak, aynı anda iki ayrı görüntüye sahip olabilmektedir. Bunun
başka örneklerini 11. bölümde daha ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Bu durumda İsrail'in Soğuk Savaş döneminin bitiminden sonra, özellikle
de Körfez Savaşı'nın ardından ABD desteği ile geliştirdiği "barış
süreci"ni de ihtiyatlı bir biçimde değerlendirmek gerekiyor. İlerleyen
sayfalarda bu değerlendirmeyi yapacak, İsrail-FKÖ barışından Yitzhak
Rabin suikastına uzanan bir canlı tarihin perde arkasını inceleyeceğiz.
İsrail ile Filistinliler arasındaki kavganın uzun bir öyküsü vardır.
Ortadoğu, yüzyılın başından bu yana Yahudiler ve Arapların çatışmalarına
sahne oldu. İsrail kurulduktan sonra ise bu çatışma büyük bir savaşa
dönüştü. Yahudi Devleti ile Arap komşuları arasında 4 büyük savaş
ve daimi bir savaş hali yaşandı. 1967'den sonraki dönemde ise, Filistin'in
kurtuluşu için savaşan örgütler de Yahudi Devleti'ne karşı girişilen
savaşta ağırlıklarını hissettirmeye başladılar. Filistin direnişi,
1967'deki Altı Gün Savaşı'nda İsrail'in tüm Filistin topraklarını
işgal etmesi üzerine güçlü bir şekilde ortaya çıktı. Farklı grupları
bünyesinde birleştiren Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), 1970'li yıllarda
dünyanın dört bir yanındaki Yahudi hedeflerine yaptığı saldırılarla
adını duyurdu. 1980'li yıllara kadar da, Filistin halkının tek temsilcisi
olarak kendini kabul ettirdi. Bu dönemde FKÖ, İsrail'in baş düşmanıydı.
Sovyetler Birliği'nden ve sosyalist Arap devletlerinden destek alan
örgütün ideolojisi ise klasik anti-emperyalist solcu ideolojiydi.
Ancak 1980'li yıllarda durum değişmeye başladı. Tüm İslam coğrafyasında
yükselen İslami hareket, doğal olarak en hassas bölge olan Ortadoğu'yu
derinden etkiledi. Siyasal İslam'ın yükselişi ile birlikte, İsrail'e
karşı yeni bir hareket başladı; "İslami Direniş". Müslüman kimliğine
geri dönen kimi Filistinliler, artık FKÖ'nün sosyalist çatısı altında
barınmaktansa, yeni örgütler kurma yoluna gittiler. Böylece bölgede
"İslami direniş örgütleri" doğdu. Güney Lübnan'da kurulan Hizbullah'ı,
işgal altındaki Filistin topraklarında oluşan Hamas (İslami Direniş
Hareketi) ve İslami Cihad izledi. Hamas, yalnızca silahlı eyleme
ağırlık veren İslami Cihad'a karşın asıl olarak sosyal bir organizasyon
olarak gelişti. 85'ten sonra da Batı Şeria ve özellikle Gazze Şeridi'nde,
popülarite yönünden giderek FKÖ ile boy ölçüşür hale geldi. 87'de
işgal altındaki topraklarda başlayan İntifada (ayaklanma) hareketi,
Hamas'ın büyük etkisi altında yürütüldü.
İsrailliler, ilk başta Filistin direnişi içinde bu tür bir ayrım
oluşmasından hoşlanmışlar ve bazı yorumlara göre de bu nedenle Hamas'ın
işgal altındaki topraklarda ve özellikle de Gazze'deki örgütlenmesine
fazla müdahalede bulunmamıştı. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky
de The Other Side of Deception'da İsrail devlet aygıtının bu yöndeki
bakış açısını doğrular. Ancak İsrailliler bir süre sonra yaptıkları
hesabın yanlış olduğunu farkettiler. Çünkü İslami direniş, Filistin
direnişini bölen bir küçük fraksiyon olarak kalmamış, aksine gittikçe
güçlenerek arkasındaki halk desteği açısından FKÖ'yle boy ölçüşür
haline gelmişti. 1990'lı yıllara gelindiğinde, İsrail'in karşısında
iki ayrı direniş hareketi vardı; FKÖ'nün temsil ettiği seküler sol
direniş ve en başta Hamas'ın temsil ettiği İslami direniş. Ve İsrail
farketti ki, İslami direniş, kendisi açısından sol direnişe göre
çok daha tehlikeli, çok daha zararlıydı. FKÖ'nün temsil ettiği sol
ideoloji tüm dünyada inişe geçmişken, İslami hareket tüm dünyada
yükseliş halindeydi. Ayrıca İslami direniş, çok daha radikaldi,
kitleleri daha kolay harekete geçirebiliyordu.
Bu arada 1990'lı yılların başı, FKÖ için zor şartlar doğurmuştu.
Yaser Arafat'ın örgütü, Sovyet blokunun yıkılması ile en büyük desteklerinden
birini yitirmişti. Körfez Savaşı'nda Saddam'ı desteklemesi de FKÖ'ye
büyük zarar getirdi. Çünkü Saddam düşmanı tüm petrol zengini Arap
ülkeleri, en başta Kuveyt ve Suudi Arabistan olmak üzere, FKÖ'ye
küstüler ve desteklerini çektiler. FKÖ, böylece önemli dış desteklerinin
tümünü kaybetti. İç desteği de zaten çoktan erimeye başlamıştı;
İşgal altındaki topraklarda, özellikle de Gazze şeridinde, Hamas'ın
popülaritesi FKÖ'ye göre gittikçe yükseliyordu. Kısacası, Arafat'ın
örgütü oldukça zor bir durumdaydı. Parası bitmiş, arkasındaki halk
desteği zayıflamıştı ve Filistin davasının fiili liderliğini Hamas'a
kaptırmak üzereydi.

FKÖ, bir zamanlar İsrail'in en büyük düşmanıydı. 1982'deki
Lübnan işgalinin başlıca hedeflerinden bir FKÖ'nün etkisini
yok etmekti. Yanda Arafat, bu işgal sırasında Beyrut'taki
karargahında kurmayları ile birlikte. Ama zaman geçti ve
gittikçe yükselen İslami direniş, FKÖ'den çok daha tehlikeli
hale geldi. Bu durumda İsrail için en akılcı çözüm, eski
düşmanını bu yeni "yeşil tehkileye karşı kullanmaktı.
|
İşte bu noktada İsrail devlet aygıtı, onyıllardır sürdürdüğü Filistin
direnişine karşı tavizsiz mücadele prensibi üzerinde tekrar düşünme
ihtiyacı hissetti. Karşısında giderek zayıflayan bir sol direniş
ve giderek güçlenen bir İslami direniş vardı. İkisiyle birlikte
savaşmayı sürdürmenin pek bir anlamı yoktu. Ama belki önemli bir
stratejik değişiklik yapılabilir, Filistin direnişi içindeki bu
ayrım İsrail çıkarlarına uygun olarak kullanılabilirdi. Yapılacak
en akılcı iş, FKÖ'yü Filistin davasının temsilcisi olarak tutmak
ve FKÖ kozunu Hamas'a karşı kullanmaktı. FKÖ için de bu oldukça
karlı bir alış-veriş olurdu. Hamas gibi güçlü bir rakibe karşı,
İsrail gibi güçlü bir eski düşmanla pekala işbirliği yapabilirdi.
Ancak bu işin gerçekleşmesi için, İsrail'in kendi dengelerinin
de değişmesi gerekiyordu. Çünkü İsrail devlet aygıtı, onyıllardır,
ulusun yaşamını sürdürmesi için tek yolun savaşmak olduğunu savunuyordu
ve toplum da buna büyük ölçüde inanmıştı. Arafat ise onyıllardır
Yahudi Devleti'nin en büyük düşmanı olarak algılanıyordu. İsrail'in
Arafat'la masaya oturması, daha ciddi bir düşman olan "yeşil tehlike"ye
karşı da olsa, İsrail toplumunun büyük bölümü tarafından kolay kolay
kabul edilemezdi.
İşte bu aşamada, İsrail'in bilinen yöntemi bir kez daha gündeme
geldi; iyi polis-kötü polis numarası. İncelediğimiz gibi, Yahudi
Devleti'nin iyi polis numarasını onyıllardır solcu İşçi Partisi
oynuyor, buna karşı sağcı Likud ise kötü polislik yapıyordu. Şimdi,
İşçi Partisi bu iyi polis numarasını biraz daha ilerletebilir ve
barış havarisi olabilirdi.

39 Victor Ostrovsky, The Other Side
of Deception: A Rogue Agent Exposes the Mossad's Secret Agenda,
New York: Harper Collins Publishers, 1994, s. 272.
40 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical
Right, s. 116.
41 Ibid., s. 113.
42 Muharref Tevrat, Tesniye, Bab 12/25.
43 Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour, New
York: Harper & Row Publishers, 1988, s. 183.
44 Ibid., s. 143.
45 Ralph Schoenmann, Siyonizmin Gizli Tarihi, s.
103.
46 Noam Chomsky, The Guardian, 7 Temmuz 1982.
47 Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle
East, Massachusetts: Belmont AAUG, , s. 5.
48 Ibid., ss. 4, 5, 9.
49 Sedat Sertoğlu, Sabah, 20 Temmuz 1994.
50 Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle
East, s. 8.
51 Washington Report on Middle East Affairs, Temmuz
1992.
52 Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle
East, s. 8.
53 Ibid., ss. 9-10.
54 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, İsrail ve Filistinliler,
İstanbul: İletişim Yayıncılık, 1993, s. 536.
55 Ibid., ss. 535-536, 539.
56 Ralph Schoenmann, Siyonizm'in Gizli Tarihi,
s. 109.
57 Yinon'un planında sözü edilmeyen, ancak bir
bölümü Vaadedilmiş Topraklar'a dahil olan bir ülke daha var. Bu
ülke, Türkiye'dir ve "Fırat'ın doğusu" denen kesim bu topraklara
dahildir. Yinon sözünü etmemiş de olsa, Ariel Şaron, bir zamanlar
çok gürültü koparan "Türkiye ilgi alanımız içindedir" şeklindeki
açıklamasıyla bu konuya dikkat çekmişti. Ve ne ilginçtir, bugün
"birileri", "Fırat'ın doğusu"nu Türkiye'den ayırma çabası içindedir!
Bu konu Türkiye'yi konu edinen 9. bölümde daha ayrıntılı olarak
incelenmektedir.
58 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited,
s. 116.
59 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 99.
60 Ibid., s. 101.
61 Ibid., s. 93.
62 Lenni Brenner, The Iron Wall: Zionist Revisionism
from Jabotinsky to Shamir, London: Zed Books, 1984, ss. 141-143.
63 De'ot, 23 Şubat 1968.
64 İlk yıllarda İsrail birlikleri tarafından; Kudüs'te
30, Betlehem'de 7, Hebron'da 16, Yafa'da 23, Ramle'de 31, Lidda'da
28, Jenin'de 4, Tulkarm'da 21, Hayfa'da 35, Akre'de 20, Nasıra'da
6, Safed'de 68, Taberiye'de 23, Bisan'da 28, Gazze'de 46 Arap köyü
yok edilmiştir.
65 Ralph Schoenmann, Siyonizm'in Gizli Tarihi,
ss. 79-95.
66 Washington Report on Middle East Affairs, Haziran
1994.
67 Andrew & Leslie Cockburn Dangerous Liaison:
The Inside Story of the US-Israeli Covert Relationship, s. 184-185.
68 Ibid., s. 186.
69 Israel Shahak'ın "Poverty, Religious Instruction
Breed Xenophobia in Israel" başlıklı sözkonusu makalesi, Washinton
Report on Middle East Affairs dergisinin Temmuz/Ağustos 1994 tarihli
sayısında yayınlandı. M. Tevrat'ın Amalek kabilesi hakkında verdiği
katliam emri ise I. Samuel, Bab 15/3'de şöyle geçiyordu:
"Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan
çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayaca ğım. Şimdi
git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları
esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna,
deveden eşeğe kadar hepsini öldür."
|