|
SEKİZİNCİ BÖLÜM
İSRAİL YA DA MESİH'İN AYAK SESLERİ
İsrail ya da Mesih'in Ayak Sesleri
"İkibin yıllık bir aradan sonra Yahudiler
kendi yurtlarına dönmüş bulunuyorlar.
Ülke sürekli Yahudiler tarafından inşa
ediliyor, sürgünlerin toplanması işlemi
aralıksız sürüyor. Tapınak'ın önceki
yıkılışından bu yana elde etmediğimiz bir
güç ve egemenliğe sahibiz... Bunlar,
Mesih'in geldiğinin işareti değil de, nedir?"
- İsrailli haham Haim Drukman
4 Kasım 1995 gecesi, Tel-Aviv'de, iktidardaki İşçi Partisi tarafından
organize edilen büyük bir "barışı destekleme" mitingi yapılmıştı.
Ancak toplantının sonunda İşçi Partisi lideri ve Başbakan Yitzhak
Rabin, alanı terketmek üzereyken bir suikastçı tarafından yakın
mesafeden iki kurşunla vuruldu. Hastaneye kaldırıldı, ama kurtarılamadı.
Hem İsrail, hem de tüm dünya şok yaşadı. CNN ekranlarında günlerce
tek haber olarak verilen suikast gerçekten de önemliydi. Rabin'in
cenaze töreninede neredeyse dünyadaki tüm önemli siyasi liderler
katıldı.
Suikastın en şaşırtıcı yönü ise, katilin Arap değil, Yahudi oluşuydu.
İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, "bana vur emrini Tanrı verdi" diyen
genç İsrailli Yigal Amir tarafından öldürülmüştü.
Rabin'in öldürülmesinin ardından, İsrail'deki
"Mesihçi" dini grupların üyelerinden biri olan Lea Rabinovich ise
şöyle demişti: "Böyle bir olay meydana gelmişse, bunun nedeni Mesih'in
ortaya çıkışının yaklaşmış olmasıdır. Bu (suikast) bir 'mitzva',
yani dini bir eylemdir." 1
Bu kuşkusuz ilginç bir durumdu. Bir Yahudi liderin öldürülmesi,
nasıl olurdu da Mesih'in gelişinin yakın olduğunu gösterirdi?
Bu sorunun cevabını bulmak için İsrail üzerinde kapsamlı bir inceleme
yapmak ve bu devlet ile Mesih Planı arasındaki ilişkiyi bulmak gerekiyor.
Mesih Planı'nın İsrail'le ilgili yönüne en son 4. bölümde değinmiştik.
Plan'ın en can alıcı aşamalarından biri, Kutsal Topraklar'a dönüş
projesiydi. Bu projenin, Hıristiyan Siyonistlerin desteği ve Nazi
kartı gibi ilginç yöntemlerle gerçeğe dönüştüğünü de gördük. Kutsal
Topraklar'a dönüş projesinin başarıya ulaşması, İsrail Devleti'nin
kurulması demekti. Herzl'in 1898'de söylediği "50 yıl içinde Yahudi
devleti kurulacaktır" sözüne uygun olarak, İsrail Devleti, 1948
yılında, aynı kehanetteki gibi "bu işe gönüllü olarak yardım eden"
devletlerin desteğiyle kuruldu.
İsrail'in kurulması, Mesih Planı açısından dev bir gelişmeydi.
Mesih Planı'nın asıl mimarları olan Kabalacılar, İsrail Devleti'nin
kuruluşunun Plan adına büyük bir başarı olduğunu bildirmiş ve bu
küçük devletin, "Mesih'in gelişinin başlangıcı" olduğunu kabul etmişlerdi.
Dolayısıyla, İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Mesih Planı'nın
önemli bir parçası oldu. Bu devlet, Kabalacıların yüzyıllardır sürdürdükleri
çabaların bir sonucuydu. Mesih Planı'nın nihai hedefine ulaşması,
yani Mesih'in gelip Yahudi egemenliği altında Kudüs merkezli bir
Dünya Devleti kurması da bu devlet aracılığı ile olacaktı. İsrail,
Mesih'in kuracağı büyük imparatorluğun çekirdeği olarak kabul ediliyordu.
Bu nedenle de, İsrail Devleti'nin asıl hedefi, ilk günden bu yana,
Mesih Planı'nı gerçekleştirmek oldu. Yahudi devleti, Mesih Planı'nın
eksik kalan kehanetlerini hayata geçirmeyi temel amaç olarak kabul
etti.
İlerleyen sayfalarda, İsrail'in orta ve uzun vadeli politikalarının
aslında Mesih Planı'nın birer parçası, Mesih'in gelişi ile ilgili
kehanetlerin birer uygulaması olduğunu inceleyeceğiz. Bu arada,
son yıllarda gündemde olan "Ortadoğu Barış Süreci"nin ve Rabin suikastının
gerçek anlamını da birlikte keşfedeceğiz.
İlk Kehanet: Sürgünlerin Toplanması
İsrail Devleti'ni kuran liderlerin en çok üstünde durdukları konu,
"sürgünlerin toplanması"ydı. "Sürgünlerin toplanması", 4. bölümde
de değindiğimiz gibi, Mesih Planı'nın bir parçasıydı ve Tapınak
yıkıldıktan sonra dünyanın dört bir yanına dağılmış (sürülmüş) olan
Yahudilerin yeniden Kutsal Topraklar'a dönmesini ifade ediyordu.
Bu dönüş işleminin Plan'daki önemine dikkat çeken kişilerin başında
ise Kabalacı haham Hirsch Kalischer geliyordu. Siyasi Siyonizmin
temellerini oluşturan Kalischer, Kutsal Topraklar'a çok sayıda Yahudinin
yerleşerek bir devlet kurmalarının Mesih'in gelişi için şart olduğunu
bildirmişti. Kalischer'e göre bunun ardından Yahudilerin Kudüs'ü
ele geçirmeleri ve Tapınak'ı yeniden inşa etmeleri gerekiyordu.
Bu üç misyon da yerine getirildikten sonra, Mesih yeryüzüne inecekti.
İlginçtir, İsrail'in liderleri tam da Kalischer'in çizdiği yolu
izlediler. Yahudi devletinin Chaim Weizmann, David Ben Gurion gibi
yöneticileri, ilk hedef olarak çok sayıda Yahudiyi Kutsal Topraklar'a
döndürmeyi, yani "sürgünleri toplamayı" belirlemişlerdi.
İlk Başbakan Ben Gurion, göreve geldiği andan itibaren İsrail'e
göçü yoğunlaştırabilmek için her türlü yolu denedi. Bir grup Amerikalı'nın
İsrail'i ziyareti nedeniyle, 31 Ağustos 1949'da yaptığı bir konuşmada,
şunları söylüyordu:
Bir Yahudi Devleti kurma rüyamızı gerçekleştirmiş
olmamıza karşın, henüz işin başındayız. Yahudi halkının büyük bir
kısmı hala dışarda; bugün İsrail'de yalnız 900.000 Yahudi var. Gelecekte
bütün Yahudiler İsrail'de toplanmalıdırlar. Ana babaları, çocuklarını
buraya getirmeye çağırıyoruz. Yardım etmeyecek olurlarsa, gençliği
İsrail'e biz getireceğiz. Ancak umarım ki buna gerek kalmaz.2
Ben Gurion'un "eğer gelmezlerse biz getireceğiz" şeklinde ifade
ettiği yöntem, Yahudileri zorla Kutsal Topraklar'a taşıma yöntemiydi.
Bu yöntem, Nazi-Siyonist işbirliği ile uygulamaya konmuştu. Bu işbirliği
etkili olmuş ve önemli sayıda Yahudi Nazi politikası sayesinde Filistin'e
aktarılmıştı. Ancak Ben Gurion, Filistin'e gelen Yahudi sayısından
memnun değildi ve daha fazlasını istiyordu. Çünkü II. Dünya Savaşı
sırasında oluşturulan Soykırım efsanesine rağmen, çoğu Yahudi Filistin
yollarına düşmektense, yerlerinde kalmayı ya da Kuzey Amerika'ya
göç etmeyi tercih ediyordu.
Ben Gurion'un "gelmezlerse biz getireceğiz" şeklindeki düşünceleri,
aynı yıllarda Haham Joseph Gedaliah Klausner'in ünlü konuşmasında
da dile geldi. 2 Mayıs 1948'de Amerikan Yahudi Kongresi'nde (AJC)
konuşan Haham Klausner, Yahudi halkının cemaatlerini açıkça tehdit
etmişti. Şöyle diyordu:
Halkın Filistin'e gitmeye zorlanması gerektiği kanısındayım. Bu
yeni bir program değil, daha önce ve yakın geçmişte de kullanılmıştı...
Böyle bir programda ilk adım, şu ilkenin kabul edilmesidir: Dünyadaki
Yahudi toplumu Filistin'e gitmeye ikna edilmelidir. Bu programı
gerçekleştirmek için Yahudi toplumunun politikasını değiştirmek
ve yersiz kalan Yahudi halkı rahat ettirmek yerine, onları bulundukları
ülkelerde mümkün olduğu kadar rahatsız etmek gerekir...
Daha sonra, Yahudileri tedirgin edecek Haganah
türünde bir örgüt kurmak gerekebilir. Sağlanan kolaylıklar azaltılmalıdır...
İsrail dışındaki Yahudiler, ne yapacakları kendilerinden sorulacak
değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlardır...3
Klausner Siyonist hareket içinde çok önemli bir isimdi, hatta İsrail'in
ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday gösterilmişti. Aynı dönemde
Siyonist lider Dr. Israel Goldstein da, Yahudi halkının halen İsrail'e
göç etme konusunda gösterdiği gevşeklikten ötürü bir yandan yakınıyor
ve imalı tehditler savuruyordu:
Amerikalı Yahudiler daha ne bekliyorlar? Bir Hitler'in
kendilerini zorla kovmasını mı? Öteki ülkelerdeki Yahudileri göç
etmeye zorlayan trajedilerin kendi başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar?
Kurtulacaklarını mı sanıyorlar? 4
Dünya Yahudilerini İsrail'de toplamaya çalışan Siyonistler arasında,
dindarlar da vardı, ateistler de. Laik Siyonistler ve dindar Siyonistler
bir kez daha elele vermişlerdi. Her iki taraf da "sürgünleri toplamaya"
uğraşıyordu. 4. bölümde de değindiğimiz gibi, laik ve dindar Siyonistler
arasındaki bu ittifak, Yahudi dininin yapısından kaynaklanan bir
ittifaktı: Yahudilik, bir din olduğu kadar aynı zamanda da bir ırk
bilinciydi. Dolayısıyla, bir Yahudi, hiç dindar olmasa bile, Muharref
Tevrat'a sıkı sıkıya bağlanabiliyordu. Dolayısıyla Mesih Planı'na
bağlanmak için de dindar olmak gerekmiyordu. Yahudi ırkının dünyaya
egemen olmasını öngören bu Plan'a, din değil, ırk bilinciyle de
sahip çıkılabilirdi. Laik Siyonistler, bu nedenle "sürgünlerin toplanması"na
ve dolayısıyla Mesih Planı'na destek oldular.

İsrail'in kurulması ile birlikte, dünyanın dört bir yanından
"idealist" Yahudiler Yahudi Devleti'ne göçtü. Yandaki resimde
yer alan ünlü Exodus 47 gemisindeki Yahudiler bunun bir örneğiydi.
Ancak, dünya Yahudilerinin çok azı bu şekilde "idealist" idiler.
Çoğunun göç için zorlanması gerekiyordu.
|
Örneğin, Ben Gurion, özel yaşamında dinle pek
bir ilgisi olmamasına karşın, "Yahudileri sürgünden (diasporadan)
kurtarmanın dinsel bir zorunluluk" olduğunu söylüyordu. 1949'daki
İsrail seçimlerinden sonra, İsrail dışında yaşayan Yahudileri, birer
"sürgün süprüntüsü" olarak tanımlıyor ve şöyle diyordu: "Sürgün
süprüntülerini kurtarmalıyız. Ayrıca, onların mülklerini de kurtarmak
zorundayız. Bu iki şey olmadan, bu ülkeyi kuramayız." 5
Toplama Kamplarından İsrail'e Göçe Zorlanan
Yahudiler
Haham Klausner ve diğer Siyonistler tarafından saptanan "Yahudileri
İsrail'e göçe zorlama" projesi, ilk olarak "el altındaki" Yahudilere
uygulandı. Bunlar, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarına
yollanmış olan Yahudilerdi. Savaş boyunca kamplarda yaşamışlardı
ve çoğunun gidecek bir yeri yoktu. "Sürgünleri toplamayı" hedef
edinmiş olan Siyonistler, bu Yahudilere gidecek yer buldular; Vaadedilmiş
Topraklar... Ancak sözkonusu Yahudilerin çoğu yine de Filistin'e
gitmek istemedi. Çoğu Amerika'ya göç etmeyi ya da eski evlerine
dönmeyi istiyordu. Bu aykırı istekleri, elbette Siyonistler tarafından
kabul edilmedi ve sözkonusu Yahudiler, Siyonistler tarafından büyük
baskı ve hatta işkenceye uğratıldılar.
Olayın gelişimi ilginçti: II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra,
Nazi toplama kamplarındaki Yahudiler kendileri için açılan "Yersiz
İnsanlar Kampları"nda (Displaced Persons Camps) kalmaya mecbur oldular.
Bu kampların idari yönetiminde Siyonistler etkin konumdaydı. Ve
göçe ikna olmayan soydaşlarına karşı oldukça etkili bir "ikna" kampanyasına
giriştiler.
Amerikalı araştırmacı Stephen Green, Yersiz İnsanlar Kampları'nda
Siyonist örgütlerin Yahudi halka karşı uyguladığı terör taktiklerini
ayrıntılı olarak incelemiştir. Kısa adı OMGUS olan, "Office of Military
Government for Germany/US" (Alman/Amerikan Askeri İdaresi Ofisi)
raporlarını kaynak gösteren Green, sözkonusu kamplarda özellikle
Siyonist örgüt Irgun'un uyguladığı zorba yöntemleri ortaya koymuştur.
İşte OMGUS'un hazırladığı bu raporların bazıları:
1948 yılında Polonya'dan Berlin'e yerleşmek için gelen Yahudiler,
Irgun'un 'Yahudi toplama' işleminden kurtulmak için Amerika'ya göç
etmişti. Duppel Göçmen Kampı'nda, Filistin'de Araplarla savaşmaya
gitmek için gönüllü olmayan Yahudiler, Irgun üyeleri tarafından
dövülmüş, gitmek istemeyenler ise ölümle tehdit edilmişlerdi. Bu
tip askere yazılmalara Yahudi halk zorlanırken, kampların ana kapıları
kaçışları önlemek için kapatılıyordu....
Bazı kamplar, Haganah'ın da Irgun gibi şiddet
taktikleri uyguladığını rapor etmekteydi. Haganah'ın içinde 'Sochnut'
adlı elit ve askerüstü bir grubun tehdit, korkutma ve dövme gibi
yöntemler kullandığı sürekli bildirilmekteydi. Bu olay farkedilmesine
rağmen, Irgun tarafından çok uzun bir süredir uygulanmaktaydı. Nazi
terörünün kurbanları, bu sefer de Siyonist terörden kaçmak için,
tekrar ailelerini ve arkadaşlarını terketmek zorunda kalmışlardı.6
OMGUS ofisinin şefi olan Peter Rodes, Siyonistlerin
Yahudi kamplarında yaptıklarından oldukça rahatsız olmuş ve şu açıklamayı
yapmıştı: "300 kişi İsrail'e gitmek için Tilcwah kampından ayrıldı.
Ancak bu sayının % 65'i, İsrail'e gitmeleri için değişen şiddette
baskılara maruz kaldı." 7
1948 yılının ortalarında, OMGUS'un raporları, kamplarda olanları,
"terörist taktikler" olarak tanımladı. Bu "terörist taktiklerin"
de, Haganah ve Irgun gibi sol ve sağ Siyonist örgütler tarafından
kullanılan standart bir toplama prosedürü olduğunu rapor etti. Örneğin
Bavyera'nın Traunstein bölgesindeki Kriegslazarett Kampı'nda oldukça
ilginç yöntemler uygulanıyordu:
... Kamp polisi, herhangi bir Yahudinin çıkışını önlemek için binanın
etrafını kordonla sardı. 14 Haziran'daki, Yahudi bayramında, İsrail'e
gitmeyi reddeden Yahudilerin sinagoğa gelmemeleri istendi ve uyarı
yapıldı. Aksi takdirde zorla sinagogdan çıkartılacaklardı...
İsrail'in kuruluşundan beri 'Kriegslazarett Kampı'ndan
yaklaşık bir düzine kişi gönüllü olarak ayrıldı. Bu gönüllülere
'Ghuis' deniyordu. Bu adamların altı ya da yedisi birkaç gün sonra
geri döndü. Kamplarda kaldıkları süre içinde İsrail'e gitmek istemeyen
diğer gençlere terör uyguladılar. İsrail devleti kurulunca, Filistin'de
yaşayan Yahudi kesim, İsrail'e göçe razı etmek için, kamplarda yaşayanlar
arasında terörü organize etti.8
Sözkonusu kamplarda Yahudileri İsrail'e göç konusunda ikna etmek
için uygulanan diğer bazı baskı ve propaganda yöntemleri şöyleydi:
Günlük tayınlara el koyma, işten çıkartma, yurtsuzların
zanaat eğitimi için Amerikalılar'ın gönderdikleri makinaları parçalama,
muhalefet edenleri yasal korumadan ve vize haklarından yoksun etme
biçiminde oluyor, hatta onları kamplardan atma noktasına kadar varıyordu.
Bir keresinde, böyle birisi herkesin önünde kırbaçlandı. Bunlardan
başka, ABD'de de yapılan 'pogrom'lara (Yahudilere karşı düzenlenen
saldırılar) dair hikayeler anlatılıyor, yurtsuzlar tedirgin ediliyorlardı.9
Siyonist idareciler, bir yandan bu kamplardaki Yahudilere göç etmeleri
için baskı yapıyorlar, bir yandan da, II. Dünya Savaşı sonrasında
yersiz kalan bu Yahudilerin mağduriyetlerini, uluslararası siyasi
platformda politik bir malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmıyorlardı.
Kullanılan bu kirli yöntem sonucunda, Yersiz İnsanlar Kampları'ndaki
Yahudilerin önemli bölümü İsrail'e göç etmeye ikna edildi. Hitler'in
iktidara gelişiyle başlamış olan Avrupa Yahudilerini Kutsal Topraklar'a
göç ettirme projesinde, böylece önemli bir aşama daha kaydedilmiş
oluyordu. Ancak İsrail'in yöneticileri için yalnızca Avrupalı sürgünlerin
toplanması yeterli değildi. Kehanet, dünyanın dört bir yanındaki
sürgünlerin toplamasını gerektiriyordu. İsrail'in politikası da
tam bu yönde, dünyanın dört bir yanındaki sürgünlerin toplanması
yönünde oldu.
Geri Dönüş Kanunu
İsrail'in liderleri, Araplar'a karşı kazandıkları
1948 Savaşı ile Birleşmiş Milletler'in kendilerine ülkenin kuruluşunda
verdiği toprakları (Filistin'in yaklaşık % 50'si) çok daha büyütmüşlerdi.
Bu yayılma, İsrail liderlerine çok daha fazla Yahudiyi Kutsal Topraklar'a
getirme cesareti verdi. 1949 yılında, tüm dünya Yahudileri İsrail'e
göç etmeye resmen çağırıldılar. Ertesi yıl ise, bu çağrı bir kanunla
desteklendi: Geri Dönüş Kanunu. Kanun, dünyanın neresinde olursa
olsun, İsrail'e göç etmek isteyen "gerçek" (Yahudi bir anneden doğmuş)
bir Yahudinin, ülkeye göçe hakkı olduğunu ve ne olursa olsun İsrail'de
barındırılacağını ilan ediyordu. Amerikalı yazar Andrew J. Hurley'in
vurguladığı gibi, Geri Dönüş Kanunu doğrudan Yahudi geleneğindeki
"Sürgünlerin Toplanması" inancının bir sonucuydu.10
Şimon Peres, Geri Dönüş Kanunu ile ilgili bir
soruyu şöyle cevaplamıştı: "Askeri yönetim temelini teşkil eden
125 sayılı kanunun (Geri Dönüş Kanunu) kullanılışı Yahudileri bu
topraklara yerleştirmek ve göçe zorlamak için girişilen savaşın
bir devamıdır." 11
Peres'in ifade ettiği gibi, "sürgünlerin toplanması" gerçekte bir
savaştı. Çünkü, İsrail dünya Yahudilerini, bu Yahudilerin aksi yöndeki
isteklerine rağmen topladı. Bu nedenle İsrail'in savaşı, yalnızca
düşman ülkelere ya da düşman örgütlere karşı değil, ırk bilincini
yitirmiş, Mesih Planı'ndaki sorumluluğuna yüz çevirmiş dünya Yahudilerine
de karşıydı aynı zamanda. Kudüs'te yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi'nde,
Başbakan Ben Gurion, İsrail'e göç etmekte direnen Yahudileri "Tanrısız
Yahudiler" olarak tanımlayarak aforoz etmişti.
Siyonizm, "Tanrısız Yahudiler"e açtığı bu savaşa, ilk olarak ırk
bilincini yitirerek asimile olmaya başlayan Avrupalı Yahudilere
karşı Naziler'le işbirliği yaparak girişmişti. İsrail devleti kurulduktan
sonra ise, ırk bilincini yitiren dünya Yahudilerine karşı girişilen
savaş, doğrudan İsrail güçleriyle yürütüldü. Mossad'ın dünya Yahudilerini
göç ettirmekten sorumlu kolu Aliyah Bet, bu savaş için kuruldu.
Aliyah Bet, kurulduğu günden bu yana, dünya Yahudilerinin İsrail'e
göçe ikna edilmesini kendisine hedef olarak belirledi. Bu ikna programı,
Haham Klausner'in dediği gibi "Yahudilerin yaşadıkları ülkelerde
rahatsız edilmeleri" temeline dayanıyordu.
Mossad'ın "Sürgünleri Toplama" Operasyonları
Irak Yahudileri, 2500 yıl önce Babil'e sürülen Yahudilerin torunlarıydı.
Sayıları 150 binlere varan ve 60 kadar havraya sahip olan Irak Yahudileri,
Müslümanlarla uyum içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlardı, ta ki
Mossad ajanları Irak'a gelinceye kadar...
1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu'na rağmen, Irak Yahudileri İsrail'e
göç etme konusunda istekli değildi. Aliyah Bet ajanları, onlara
"tehlikede olduklarını hissettirmek" amacıyla bir operasyon düzenlediler.
Ali Baba Operasyonu olarak adlandırılan bu operasyon, Irak Yahudilerine
ülkede gittikçe yükselen bir antisemitizm olduğu izlenimi vermeyi
amaçlıyordu. Seçilen yöntem ise basitti: Irak Yahudileri bombalanacaktı!...
Bombalamalar, Iraklı Yahudilerin toplu bulunduğu yerlerde yapılacaktı.
Fazla can kaybı olması istenmiyordu, ancak istenen korkunun yaratılması
için bir kaç Yahudi feda etmekte de fayda vardı. Nitekim Yahudilerin
topluca bulundukları yerlere, yani en başta sinagoglara yönelen
bombalama eylemleri bir kaç kurban aldı. Örneğin Masauda Shemtou
Sinagoğu'na yöneltilen bir bombalı saldırı sonucunda, üç Irak Yahudisi
öldü, on tanesi de yaralandı.
Aliyah Bet ajanları yalnızca Yahudileri bombalamakla kalmamışlar,
öte yandan da Müslüman halk arasında gerçekten de antisemit bir
ajitasyon oluşturmaya çalışmışlardı. Kasıtlı olarak dağıtılan "Müslümanlardan
satın almayın" ilanları, Müslümanları Iraklı Yahudilerin kendilerine
karşı bir "komplo" kurduklarına inandıracaktı. Siyonistler, Naziler'le
işbirliği yaparak Avrupa'da oynadıkları oyunu bir kez daha oynamış
oluyorlardı böylece: Yahudilerin, Yahudi olmayanlarla birarada huzur
içinde yaşamalarına izin vermiyorlardı. Theodor Herzl'in "Yahudiler
ve Yahudi olmayanlar kalıtımsal olarak uyum içinde birarada yaşayamazlar"
şeklinde ifade ettiği kanun, Yahudilere rağmen de olsa, uygulanıyordu.
Irak Yahudilerine atılan bombalar sayesinde, İsrail'in ırk bilincini
yitirmiş dünya Yahudilerine karşı giriştiği savaşın Irak cephesi
oldukça başarılı bir biçimde kapatıldı: Ali Baba Operasyonu sayesinde
1950-1959 yılları arasında yaklaşık 120 bin Iraklı Yahudi İsrail'e
getirildi.
İsrail çeşitli kirli yöntemler kullanarak Yemen ve Etiyopya'daki
Yahudileri de göç ettirdi. Yemen'deki Yahudiler "Mesih İsrail'de
yeryüzüne indi" gibi masallarla kandırıldılar. Etiyopya Yahudileri
(Falaşalar) ise, Etiyopya hükümetinden para ile satın alındılar
ve alınlarına numaralar yapıştırılarak İsrail'e götürüldüler.
Bu arada Mossad, diasporadaki (yani "sürgün"deki)
Yahudileri Kenan diyarına dönmeye ikna etmek için, Irak'ta başarıyla
uyguladığı bombalama operasyonlarına devam etti. İngiltere'de İsrail'in
El-Al Havayolları'na ait uçağını bombalama girişiminin, ya da Fransa'nın
Rue Kopernicce kentindeki bir sinagoğa yapılan bombalı saldırının
ardında Mossad'ın bulunduğu sonradan anlaşılmış ve yetkililerce
dile getirilmişti. Mossad'ın "sürgün"deki Yahudilere karşı uyguladığı
terörün çarpıcı bir örneği de, İstanbul'daki ünlü Neve Şalom katliamıydı.12
Batılı Yahudileri Kutsal Topraklar'a getirme çabası ise fazla başarılı
olmuyordu. Ancak Batılı Yahudilerin, özellikle de ABD'deki Yahudilerin
oldukları yerde durmalarında bazı yararlar da vardı; genellikle
maddi yönden güçlü olan bu Yahudiler, bulundukları ülkelerde İsrail
lehine lobi yapıyorlardı. Bu nedenle, özellikle 1960'lı yıllardan
sonra, İsrail asıl olarak dünyadaki üçüncü büyük Yahudi topluluğuna,
Sovyet Yahudilerine gözünü dikti. Ancak bu seçim sadece pragmatik
bir seçim değildi. Çünkü Sovyet Yahudilerinin "aliya" yapması, yani
Kutsal Topraklar'a dönmesi, başlı başına Mesih Planı'nın bir parçasını
oluşturuyordu.
Yeremya'nın Mesih'le İlgili Kehaneti
ve Rus Yahudilerinin İsrail'e Göçü
İsrail'in, sürgünleri toplama operasyonlarının gerçekte Mesih Planı'nın
bir parçası olduğunu biliyoruz. İsrail'in bu amaçla dünyanın dört
bir yanındaki "sürgünleri"ni nasıl topladığına dair örneklere de
değindik. Ancak 20 yılı aşkın bir süredir, İsrail'in üzerinde durduğu,
en çok "aliya" (Kutsal Topraklar'a göç) yaptırmaya çalıştığı "sürgünler",
dünyanın üçüncü büyük Yahudi topluluğunu oluşturan Sovyet Yahudileridir.
Acaba neden?...
Cevap karmaşık değildir. İsraillileri Sovyet
Yahudilerine yönelten önemli bir gerekçe vardır: Resul Yeremya'nın
M. Tevrat'ta geçen kehaneti!... Evet, M. Tevrat'ın Yeremya bölümünde,
Mesih'in gelişinin ve İsrailoğulları'nın dünya egemenliğinin "alametleri"
sayılırken, bir "Kuzey Ülkesi"nden söz edilir. Mesih gelmeden az
önce, bu Kuzey Ülkesi'ndeki Yahudiler Kutsal Topraklar'a döneceklerdir.
Böylesine önemli bir kehanet, Mesih Planı'nın uygulayıcıları tarafından
elbette atlanmamıştır: İsrailliler, Kuzey Ülkesi'nin neresi olabileceğini
düşünüp-taşınmış ve Sovyetler Birliği (ve Rusya)'da karar kılmışlardır.
Türk Yahudilerinin yayınladığı Şalom, konuyu şöyle açıklıyor: "Kitab-ı
Mukaddes'te Yeremya'nın kehaneti var. İsrail'den geride kalanların
Kuzey ülkesinden dışarı çıkarılmasını buyurur. Yapılan yorumlara
göre Kuzey ülkesinin SSCB olduğu görüşüne varılmıştır." 13
İşte bu kehanetten yola çıkan İsrailliler, 1967'deki Altı Gün Savaşı'ndan
bu yana ki bu savaşla İsrail çok büyük topraklar işgal etmiş ve
dışardan gelecek "sürgün"lere yer açmıştı Sovyetler'deki Yahudileri
göç ettirmeye çalışıyorlar. Sovyet yönetimi demirperde uygulamasının
bir sonucu olarak uzun yıllar bu göçe izin vermemişti. Gorbaçov'la
birlikte başlayan liberalleşme, Kuzey Ülkesi'nden yapılan "aliya"yı
da etkiledi ve ülkeden çıkan Yahudi sayısında patlama yaşandı.
Ancak İsrailliler klasik sorunla yine karşılaşmışlardı: Sovyet
Yahudilerinin büyük bir bölümü İsrail'e göç etmek istemiyordu. Çoğu,
"fırsatlar ülkesi" Amerika'yı hedefliyordu. Savaş, terör ve tehlike
ile özdeş görülen İsrail'e ise fazla talep yoktu. İsrail'e gitmektense
Sovyetler'de kalmayı tercih edenlerin sayısı da oldukça kabarıktı.
Bu durumda yine klasik çözümlere başvuruldu:
"Sürgün"ler, "sürgün"lere rağmen toplanacaklardı. İsrail'e gelmek
istemeyen Sovyet Yahudileri, Haham Klausner'in ünlü deyimiyle, "ne
yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi
gereken hasta insanlar"dı. Dolayısıyla göçe ikna edilecek, zorla
göç ettirileceklerdi. İsrail bu zorla göç programının uygulanma
aşamasında ABD'den, bu işi üstlenen Yahudi kuruluşlarından, Sovyet
Yahudi liderlerinden ve antisemitlerden yararlandı.14
İsraillilerin Vaadedilmiş Toprak İnancı
Bölümün başından bu yana, İsrail Devleti'nin temel politikalarının
Mesih Planı'na göre şekillendiğinden söz ediyoruz. Bu durumda ortaya
şu sonuç çıkmaktadır: İsrail toprakları (Eretz Israel), İsrailli
liderler tarafından yalnızca bir "yurt" olarak değil, aynı zamanda
bir "Kutsal Toprak", ya da "Vaadedilmiş Toprak" olarak anlaşılmaktadır.
Bu durumda Kutsal Topraklar hakkında nasıl bir politika izlenmesi
gerektiği ise, doğal olarak, kutsal kaynaklardan, yani M. Tevrat'tan
ve Mesih Planı'nın da kaynağı olan Kabala'dan çıkarılır.
Oysa resmi tarihin İsrailli liderlerin bakış açısı ile ilgili olarak
bizlere anlattığı hikaye daha farklıdır. Klasik anlatıma göre, İsrail,
1970'lerin sonuna dek "laik" liderlerce yönetilmiştir ve bu liderlerin
politikaları da sözkonusu kutsal kaynaklara değil, pragmatik hesaplara
dayanır. Bu iddia, İsrail'in politik tarihinden dayanak bulmaktadır:
İsrail, kurulduğu tarihten 1977 yılına dek İşçi Partisi iktidarları
tarafından yönetilmiştir. İşçi Partisi, sol eğilimli ve laik (seküler)
bir partidir ve 1977 yılında iktidarı sağcı Likud koalisyonuna devrettiği
güne kadar, İsrail'i dini esaslardan çok, pragmatik hesaplara göre
yönetmiştir.
Ancak "resmi" kaynakların özenle işlediği bu tablo büyük ölçüde
aldatıcıdır. İşçi Partisi'nin üyelerinin çoğunlukla dindar olmadıkları
doğrudur. Ancak bu, İşçi Partisi'nin, politikalarını dini kaynaklara
dayanmadırmadığı gibi bir anlam taşımaz. Çünkü, 4. bölümde de vurguladığımız
gibi, Yahudi dininin kutsal kaynaklarına bağlanmak için dindar olmak
şart değildir. Çünkü Yahudilik, hem ırk, hem dindir ve Yahudi kutsal
kaynakları bir din kitabı olmakla beraber aynı zamanda da bir ırk
kitabıdır. Bu nedenle, Siyasi Siyonizm dönemi boyunca laik Siyonistler
ve dindar Siyonistler çok iyi anlaşmışlardır. Güvercinliği" ile
tanınan İsrailli politikacı Amnon Rubinstein, iki taraf arasında
ilginç ittifakın mantığını şöyle açıklar:
Dindar Siyonistler açısından, laik hatta dinsiz
Siyonistlerle işbirliği yapmak son derece mantıklıydı. Çünkü laikler,
her ne kadar inançsız olsalar da, Tevrat'ın emirlerinin iyi birer
uygulayıcısı olma ve Yahudilik'in en köklü inançlarından birini
gerçeğe dönüştürme yolundaydılar: Sürgünlerin Toplanması'nı. Bazı
dindarlar daha da ileri giderek, açıkça, Siyon'a dönüşün Mesih'in
gelişinin başlangıcı olduğunu ilan ettiler.15
Siyonist hareketin sözkonusu laik kanadı, İsrail
Devleti'nin kurulmasıyla birlikte İşçi Partisi'ne dönüştü. Ve dindar
Siyonistlerle laik Siyonistleri birbirine bağlayan bağ uzun yıllar
bozulmadı. Çünkü İşçi Partisi'nin liderleri devletin politikasını
dini kaynaklara göre (ki bu onlar için daha çok ırksal kaynaklardı)
belirlemeye devam ettiler. Yeri geldiğinde bunu açıkça söylemekten
de çekinmiyorlardı. Örneğin Ben Gurion, dini kuralları uygulamadığı
ve inanç sahibi olmadığı halde, sık sık Tevrat'tan alıntılar yapıyordu.16
Roger Garaudy, "laik" Ben Gurion'un, İsrail'in ideal sınırlarını
M. Tevrat'tan nasıl çıkardığını şöyle anlatıyor:
Daha 1937'de Ben Gurion, İsrail'in sınırlarını
Kitab-ı Mukaddes'ten bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı
beş bölümden meydana geliyordu: Litani'ye kadar Güney Lübnan. Bu
bölüme Ben Gurion 'Batı İsrail'in kuzey kısmı' diyor. Güney Suriye,
Ürdün, Filistin, ki buna da 'İngiliz manda toprağı' diyor. Ve Sina.
Ben Gurion kuzey sınırının da Suriye'nin Humus şehri yakınlarından
geçmesini istiyordu. Zira (Tevrat'ın) 'Sayılar' kitabına göre (34/1-2-8),
buranın 'Kenan' ilinin kuzey sınırı olması lazımdı. 'Kitab'a daha
çok bağlı Siyonistler ise 'Hama' şehrinin bugünkü 'Halep' olduğunu
ileri sürüyorlardı. Diğer bazıları ise bu şehrin Türkiye'de bulunduğunu
iddia etmekteydiler... Haham Adin Shteinsalz, 'İsrail'in Kıbrıs
adası üzerindeki tarihi hakları'ndan söz etmişti. 1956'da Ben Gurion
İsrail Meclisi'nde alkışlar arasında Sina'nın 'David ve Solomon
kralların krallığına ait' olduğunu ilan etmişti...17
Ben Gurion, bir keresinde Martin Buber'e "kurtarıcı
ruh (Mesih) fikri canlıdır ve Mesih'in gelişine kadar canlı kalacaktır"
da demiştir.18
Kısacası İşçi Partisi'nin en büyük lideri olan Ben Gurion, seküler
bir özel yaşama sahip olsa bile, sahip olduğu ırk bilinci nedeniyle,
"Vaadedilmiş Toprak", "üstün ırk" gibi kavramlara ve Mesih inancına
dolayısıyla da Mesih Planı'na bağlıydı. İşçi Partisi'nin Golda Meir,
Moşe Dayan, Yitzhak Rabin gibi diğer önemli isimleri de, dini kaynaklara
olan bu ilginç bağlılıklarını zaman zaman yaptıkları çarpıcı açıklamalarla
ortaya koydular. Bu "laik" liderlerin hepsi, M. Tevrat'ta Kenan
diyarı olarak geçen Filistin topraklarını "Kutsal toprak", ya da
"Vaadedilmiş Toprak" olarak algılıyorlardı.
Örneğin Altı Gün Savaşı'nın "efsanevi" komutanı ve daha sonradan
da İşçi Partisi hükümetinde Dışişleri Bakanı olan Moşe Dayan, uygulanan
işgal politikasının dini temellerini şöyle açıklıyordu:
Eğer Kitab-ı Mukaddes'e sahip çıkıyorsak, eğer
kendimizi Kitab'ı Mukaddes'te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitabın
yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir. Hakimlerin, Patriklerin,
Kudüs'ün, Hebron'un, Jeriko'nun ve daha pek çok yerlerin toprakları...19
|

Altı Gün Savaşı'nda İsrail ordusunun güney cephesine komuta
eden Moşe Dayan, İsrail'in işgal politikasının dini kaynaklara
dayandığını açıkça ifade ediyordu.
|
1970'li yıllarda başbakanlık yapan Golda Meir,
ise şöyle diyordu: "Bu ülke (İsrail), Tanrı tarafından yapılmış
olan bir vaad'in yerine gelişidir. Onun yasallığını tartışmak gülünç
olur." 20
Aynı Golda Meir, "Filistin'de kendilerini Filistin
halkı olarak gören bir Filistin halkı yoktu ve biz geldik, onları
dışarı attık ve ülkelerini onlardan aldık diye bir şey yoktur, çünkü
Filistin'de, Filistin halkı diye bir şey mevcut değildir" diyerek,
M. Tevrat'ın temel öğretilerinden biri olan "Kutsal Topraklar'ın
Yahudi-olmayanlara ait olamayacağı" tezini savunmuştu.21
Kısacası, İşçi Partisi'nin liderleri, hiç de
resmi propagandada anlatıldığı gibi M. Tevrat'ın "üstün ırk", "Vaadedilmiş
Toprak" gibi kavramlarından uzak değildiler. İsrailli yazar Benjamin
Beit-Hallahmi, sözkonusu resmi propagandaya değinir ve bunun büyük
bir aldatmaca olduğunu açıklar. Buna göre, İsrail Devleti, kurulduğu
günden bu yana saldırgan ve yayılmacı bir politika izlemektedir.
İşçi Partisi'nin savunduğu Siyonizmin, Likud kanadının savunduğu
dini Siyonizmden daha "yumuşak", daha "barışçıl" olduğu şeklindeki
propaganda, Hallahmi'nin dediği gibi, yalnızca bir göz boyama, bir
aldatmacadır. İki parti arasında temelde hiç bir farklılık olmamıştır.22
Roger Garaudy de, İsrail'deki iki büyük siyasi akımın da neredeyse
yakın ölçülerde M. Tevrat'a bağlı olduğunu ve politikalarını M.
Tevrat'a dayandırdığını şöyle anlatıyor:

Begin'in ardından Likud'un liderliğini
üstlenen, eski terörist Yitzhak Şamir, dini bir tören sırasında
Tevrat rolelerini taşırken.
|
Bugün İsrail yöneticileri, ister sağcı ister
solcu tanınsın, ister İşçi Partisi üyesi ister Likud mensubu olsun,
ister ordu sözcüsü, ister din adamları temsilcisi sayılsın, hepsi
birlik halinde 'Kitab'a (Tevrat) eğilmişlerdir. Filistin üzerinde,
herhangi bir 'toprak kalıntısı' üzerinde, hak iddia etmek için en
ufak bir 'kanıt' dahi dikkatlerinden kaçamaz durumdadır. Herşey
sanki Tanrı ile aralarında imzalanan bir 'hibe' senedine bağlıdır.
En ufak bir işaret toprakların yerli sahipleri dışarı atılarak oraya
yerleşmek için yeterli sebep sayılmaktadır.23
"Vaadedilmiş Toprak", "üstün ırk" gibi kavramlar doğal olarak sağcı
Likud partisinin üyeleri tarafından da paylaşıldı. 1977'de iktidara
oturan Likud'un iki lideri, Menahem Begin ve Yitzhak Şamir, sözkonusu
kavramlara ve dolayısıyla Mesih Planı'na olan bağlılıklarını çarpıcı
açıklamalarla ortaya koydular.
Begin, açıkça "bu toprak bize vaad edilmiştir,
onun üzerinde hakkımız vardır" demişti.24 Yine
Begin bir başka konuşmasında, İsrail'in 1967'den bu yana işgal altında
tuttuğu Batı Şeria için, "burası Judea ve Samaria (Yahuda ve Samiriye)
Krallarının tanrıları önünde diz çöktüğü yerdir, burası bizim millet
olduğumuz yerdir" demişti. Batı Şeria'yı "Yahuda ve Samiriye" olarak
tanımlamak, o tarihlerden sonra İsraillerin klasik üslubuna dönüştü.
Likud'un liderlik koltuğuna Begin'in ardından
oturan Yitzhak Şamir de "Batı Şeria ve Gazze, Yahudilere Tanrı tarafından
vaat edilmiş topraklardır, girdiğimiz yerden çıkmayız" demişti.
Şamir, "üstün ırk" kavramına olan inancını ise, Siyonizmi ırkçılığın
bir kolu olarak gören Birleşmiş Milletler kararının 14 Kasım 1975
günün oylanmasından sonra, dünya ve uluslararası ilişkiler konusundaki
görüşlerini kaleme alırken şöyle açığa vurmuştu: "Ağaçlardan inen
insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri
kabul edilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait
fikirlere sahip olabilirler ? Birleşmiş Milletler'in kararı bize
bir kere daha göstermiştir ki biz diğer uluslar gibi değiliz." 25
Benzer bir ifade, Menaham Begin tarafından da kullanılmış, Nobel
Barış Ödülü alan bu eski terörist, Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar
olarak tanımlamıştı.
Kısacası, İsrail'in tüm liderleri, Yahudi geleneğindeki Vaadedilmiş
Toprak, üstün ırk gibi kavramlara ve doğal olarak da Mesih inancına
sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Bu nedenle de İsrail liderlerinin uyguladığı
politikalar, her zaman için M. Tevrat ve Kabala gibi kutsal kaynaklara
ve dolayısıyla Mesih Planı'na uygun oldu.
Peki öyleyse neden İsrailliler Likud ve İşçi Partisi gibi iki farklı
partiye sahipler, diye sorulabilir bu durumda. Bunun cevabını ararken,
karşımıza İsrail'in iyi ve kötü polisleri çıkmaktadır.
Likud ve İşçi Partilerinin Farkı
ya da 'İsrail'in İyi Polis-Kötü Polis Oyunu'
Geçmiş Amerikan yönetimlerinde Ortadoğu ile ilgili
bir çok görev almış olan eski bürokrat Richard Curtiss, editörü
olduğu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Ortadoğu'daki
FKÖ İsrail barışından söz eden "Barış Sürecini Öldüren İyi Polisler
ve Kötü Polisler" başlıklı bir makale yazmıştı. Curtiss'e göre İsrail
ve Filistinliler arasındaki "barış süreci" bu konuyu ilerleyen sayfalarda
ayrıntılı olarak inceleyeceğiz İsrail'in "iyi ve kötü polisleri"nin
işbirliği ile sona doğru sürükleniyordu.26
Sözkonusu iyi polis-kötü polis oyununa 5. bölümde Siyonizmin sağ
ve sol kanadını incelerken değinmiştik. Richard Curtiss'e göre,
İsrail politikacıları 1940'lı yıllardan bu yana tüm dünyaya bu oyunu
oynadılar. İyi polis rolünü solcu ve laik İşçi Partisi, kötü polis
rolünü ise sağcı, dindar ve şovenist Likud Partisi üstlendi.
Bu, önyargılı ve biraz da uçuk bir komplo teorisi değildir. Aksine,
Curtiss'in dediği gibi, İsrail'in siyasi tarihi hakkında yapılacak
dikkatli bir gözlem bizi ister istemez bu sonuca ulaştırmaktadır.
Curtiss'e göre, iyi polis-kötü polis taktiğinin ilk örnekleri,
henüz İsrail Devleti'nin kurulmadığı 1940'lı yıllarda görülmüştü.
İsrail'i kurabilmek için mücadele eden Siyonist hareketin içinde,
daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi, iki ayrı fraksiyon
vardı. David Ben-Gurion ve Chaim Weizmann'ın önderliğindeki sol
eğilimli Dünya Siyonist Örgütü (WZO) Siyonist hareketin asıl temsilcisiydi.
WZO'dan 1920'lerin sonunda ayrılan Vladimir Jabotinsky'nin kurduğu
sağ-kanat Siyonist hareket ise Siyonist Revizyonizm olarak biliniyordu
ve WZO'ya göre daha radikal, daha şiddet yanlısıydı. 1930'lı yıllarda
Revizyonistler Filistin'deki Araplara ve İngilizlere İngiltere,
Yahudi göçüne getirdiği kısıtlamalar nedeniyle 1940'lı yıllarda
Siyonistlerin nefretini toplamaya başlamıştı karşı savaşmak için
askeri birlikler oluşturdular. Bunların en önemlisi Irgun'du. Bir
süre sonra Irgun içinden Avraham Stern'in önderliğindeki bir fraksiyon
ayrıldı ve Lehi ya da Stern adıyla bilinen bir ikinci örgüt kurdu.
Stern grubunun üç liderinden biri, 1980'lerin sonunda İsrail'de
Başbakan koltuğuna oturacak olan Yitzhak Şamir adlı genç bir militandı.
Stern, 5. bölümde incelediğimiz gibi, 1941 yılında Naziler'le askeri
bir ittifak yapma girişiminde de bulundu.

İlk Başbakan Ben Gurion, iyi polis-kötü polis numarasını çok
iyi oynamıştı. İyi polis rolü kendisinin, kötü polis rolü
ise sağcı (Revizyonist) Siyonistlerindi. Revizyonistlerin
bombalı eylemlerini bir yandan kınarken, öte yandan bu eylemlerin
faillerini devletin en üst kademelerine getirdi. Yanda, Ben
Gurion, 1949 yılında Hayfa'daki bir konuşmasında.
|
16 Eylül 1948 günü ise Stern teröristleri, Birleşmiş
Milletler'in Filistin arabulucusu olan ve Siyonistlerin işgal politikalarını
eleştirmesiyle tanınan Kont Folke Bernadotte'u Kudüs'te öldürdüler.
Yeni kurulmuş olan İsrail Devleti'nin Başbakanı Ben Gurion, Revizyonist
militanlarca gerçekleştirilen suikasti lanetledi ve Bernadotte'un
BM karargahındaki cenazesine de katılarak taziyelerini sundu. Suikastin
sorumlusu olan Stern üyeleri ise kayıplara karıştılar. Ancak bir
süre sonra bu militanlar ortaya çıktılar, hem de çok ilginç bir
biçimde... Bernadotte'u vuran Joshua Cohen adlı tetikçi, Başbakan
Ben Gurion'un özel koruması oluverdi birden bire!... Suikast emrini
verenlerden Yitzhak Şamir ise, Mossad'ın Avrupa masası şefliğine
getirildi. Ben Gurion'un başbakanlığının sürdüğü bu dönemde, Şamir'in
de katkısıyla, çok sayıda "İsrail düşmanı" Mossad ajanlarınca Avrupa'da
öldürüldü.27
5. bölümde de belirttiğimiz gibi, tüm bunların tek bir açıklaması
vardı: Ben Gurion'un Bernadotte için döktükleri ancak timsah gözyaşıydı.
İsrail'in İşçi Partili Başbakanı, Revizyonist militanların gerçekleştirdiği
suikastten gerçekte son derece memnundu. Yalnızca, dünya kamuoyuna
"iyi polis-kötü polis" numarası yapıyordu.
Kısa bir süre sonra iyi ve kötü polislerin yeni bir ortak planı
gerçekleşti. İyi polis Ben Gurion, Birleşmiş Milletler'in 1947'de
Yahudi Devleti'ne verdiği Filistin topraklarının % 53'ünü kapsayan
bölgeyi kabul etmişti. Ancak kötü polisler Yitzhak Şamir ve Menahem
Begin, Araplara düzenledikleri kanlı saldırılarla o denli büyük
bir kargaşa çıkardılar ki, bu kargaşa sonucunda yaşanan ilk Arap-İsrail
savaşında Yahudi Devleti, topraklarını Filistin'in % 78'ine çıkardı.
Revizyonistler ile sol-kanat Siyonistler arasındaki
gizli beraberliğin bir başka göstergesi, her iki tarafın da askeri
kanatlarının aynı kaynaktan finansal destek görmesiydi. 1940'lı
yıllarda, Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Filistin'deki Haganah adlı
silahlı örgüt ve Revizyonistlerin kurduğu Irgun, en büyük para yardımını
aynı kaynaktan alıyorlardı: Macar Yahudisi Tibor Rosenbaum'un kurduğu
International Credit Bank adlı İsviçre bankası, görünüşte birbirine
muhalif olan bu iki Siyonist örgüte de para yağdırıyordu. International
Credit Bank, ayrıca Amerika'daki ünlü Yahudi mafya babası Meyer
Lansky ile de yakın bağlantı içindeydi.28
Revizyonist Siyonizm, İsrail'in kuruluşunun ardından sağcı Herut
Partisi tarafından temsil edildi. Herut'un lideri, aynı Şamir gibi
1940'lı yıllarda terörist eylemlere karışmış eski bir militan olan
Menahem Begin'di. Ülkeyi kuran ve 1977'e dek de iktidarı kesintisiz
elinde tutan İşçi Partisi (Mapai) ise, David Ben Gurion ve onun
Golda Meir, Moşe Dayan, Yitzhak Rabin gibi öğrencileri tarafından
yönetildi. Bu yıllarda İsrail'in politik yelpazesine bakan birisi,
Herut'un saldırgan ve yayılmacı bir politika savunduğunu, buna karşın
İşçi Partisi'nin göreceli barışçı bir politika izlediğini sanabilirdi.
Çünkü İşçi Partisi'nin liderleri Herut ve diğer küçük sağ partiler
gibi açık açık "Vaadedilmiş Topraklar'ın tümünü ele geçirme" idealinden
söz etmiyorlardı.
Oysa bu iki parti arasındaki fark, yine iyi polis-kötü
polis numarasının bir versiyonuydu. Richard Curtiss, "İsrail liderleri
arasındaki fark, amaçlar değil, yöntemler arasındaki farktır" diyor.
Ben Gurion ile Begin arasındaki tek fark, Gurion'un Vaadedilmiş
Toprakları işgal etme yönündeki düşüncelerini Begin'in aksine açıkça
ifade etmeyişiydi. Oysa Gurion, İsrail'in sınırlarını Filistin topraklarının
tümünü, Ürdün, Lübnan ve Suriye topraklarının da bir kısmını kapsayacak
şekilde genişletmeyi hayal ediyordu. Kısacası, Curtiss'in dediği
gibi "İsrail'in sağcı revizyonistleri ile Ben Guiron, Yahudi devleti
için minimum bir 'kutsal toprak' formülü üzerinde anlaşıyorlardı."
29 Gurion'un yanısıra, Meir, Dayan gibi İşçi Partisi
liderlerinin kutsal toprak inançlarına az önce değinmiştik.
Herut'un küçük bazı sağ partilerle birleşmesiyle oluşan Likud Partisi
ile İşçi Partisi arasındaki tek fark, üslub ve yöntem farkı oldu.
Noam Chomsky, bu konuda şunları söylüyor:
Demek ki özü bakımından iki program da (Likud ve İşçi Partisi programları)
birbirlerinden çok farklı değil. Farklılıkları esas olarak üsluplarında
yatmaktadır. İşçi Partisi temel olarak, eğitimli, Avrupa merkezli
seçkinler partisidir; idareciler, bürokratlar, entellektüeller vs.
zenaatı, en azından halkın karşısında arabulucu bir söylemle düşük
düzeyli bir retoriği sürdürürken 'olguları kurmak'tır. Kapalı kapılar
arkasında bu anlayış 'Yahudi olmayanların ne dedikleri önemli değildir,
Yahudiler gerekeni yapar' (Ben-Gurion) ve '(İsrail'in) sınırları
Yahudilerin yaşamakta oldukları yerlerdir, haritanın üzerindeki
bir çizgi değil' (Golda Meir) biçimini almıştır. Bu, Batı kamuoyunu
kendine yabancılaştırmadan, aslında tersine Batı'nın (özellikle
de Amerika'nın) desteğini seferber ederek istenen hedeflere ulaşmada
etkili bir yöntem olmuştur.
Tersine Likud koalisyonunun kitle temeli büyük
ölçüde aşağı sınıf, alt orta sınıf ve aralarında çoğu yakın zamanda
ABD ve SSCB'den göç etmiş olanların bulunduğu dinsel-Şovenist unsurlarla
beraber Arap kökenli İspanyol Yahudilerinin oluşturduğu çalışanlardan
meydana gelmektedir; aynı zamanda sanayici ve çok sayıda meslek
sahibini de kapsamaktadır. Likud'un liderliği Batı söylemine pek
fazla uyum göstermedi... İşçi Partisi'nin daha dolambaçlı olan yaklaşımı
Batı'ya çok daha uygun gelmektedir ve 'İsrail'in destekçileri'nin
karşısına daha az sorun çıkarmaktadır... İşçi Partisi'nin kılığını
değiştirerek sunduğu gerçek niyeti, Likud'un 'egemenlik' anlayışından
çok farklı değilse de, bunlar Amerikalıların kulaklarına hoş gelen
ifadelerdir.30

1990'dan bir görüntü: Likud lideri ve Başbakan Şamir (solda)
ile işçi lideri ve Savunma Bakanı Rabin.
|
Chomsky'nin dediği gibi, İşçi Partisi'yle Likud arasındaki fark
yalnızca görünüşteydi ve Batı kamuoyunu İsrail'de farklı sesler
ve dolayısıyla "demokrasi" olduğuna inandırmak amacı güdüyordu.
Her iki parti de, Yahudi inanışındaki Vaadedilmiş Toprak hedefine
inanıyordu. Chomsky, bu konuda her iki partinin de ittifak halinde
olduğunu bildiriyor ve İşçi Partisi'nin güvercinlerinden Şimon Peres'in
bile bu inancı benimsediğini vurguluyor:
Her ne kadar ABD basını, sözcüğün Kutsal Kitabın
tanıdığı bir mülkiyet hakkı anlamına gelen yaygın kullanımını Menahem
Begin'e atfetse de, hem İşçi Partisi hükümeti, hem de Likud, Batı
Şeria'yı 'Yahuda ve Samiriye' olarak adlandırmaktadırlar. Aslında
Kutsal Kitap'taki haklara atıfta bulunulması, her iki siyasal grup
için de olağandır. Bu nedenle İşçi Partisi'nin sosyalist lideri
olan Shimon Peres, 'İsrail'de İsrail topraklarındaki tarihsel haklarımız
konusunda çekişme yoktur. Geçmiş değişmez ve Kutsal Kitap, topraklarımızın
kaderinin belirlenmesinde nihai belgedir' derken Begin'in Şeria'yı
terketmemesindeki mantığı da kabul etmiş olduğunu gösterdi.31
Chomsky, İşçi Partisi'nin diğer önemli isimlerinin de Batı Şeria'yı
M. Tevrat'tan hareketle "Yahuda ve Samiriye" olarak tanımladıklarına
dikkat çekiyor: Golda Meir, "İsrail Yahuda ve Samiriye'de genişleme
politikası izlemeye devam edecektir" demiş, İşçi Partisi hükümetlerinde
Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Abba Eban bile, "İsrail iradesini
ortaya koyacak, Yahuda, Samiriye ve Gazze bölgesi üzerindeki egemenlik
haklarını yerine getirmek üzere harekete geçecektir" uyarısında
bulunmuştu.
İsrail tarafından uygulanan iyi polis-kötü polis
oyununun bir örneği de "Yahuda ve Samiriye"de, yani Batı Şeria'da
inşa edilen Yahudi yerleşim birimleriydi. Bu konuda Batı medyasında
sık sık öne sürülen bir telkin vardır. Buna göre, yerleşim birimleri
Likud Partisi'nin bir ürünüydü, buna karşılık daha "ılımlı ve barış
yanlısı" olan İşçi Partisi, yerleşim birimlerine taraftar değildi.
Oysa bu telkin de gerçeğin köklü bir biçimde çarpıtılmasından ibaretti.
22 yıl ABD Kongresi'nde Temsilciler Meclisi ve Senato üyeliği yapmış
olan Paul Findley, bir makalesinde bu konuya değinmiş ve İşçi Partisi'nin
yerleşim birimleri hakkındaki politikasının içerik olarak Likud
politikalarından farklı olmadığını vurgulamıştı. Findley'e göre,
iki parti arasındaki tek fark, stil ve taktik farkıydı; Likud liderleri
amaçlarını dosta-düşmana duyururken, İşçi Partisi daha sessiz ve
aldatıcı bir yol izlemişti.32
Kısacası, ülkenin kuruluşundan itibaren her iki partinin de Siyonizm
anlayışı arasında gerçek bir fark yoktu. Her iki taraf da Vaadedilmiş
Toprak, üstün ırk gibi kavramları benimsedi. Her iki taraf da, politikaların
kutsal kaynaklara ve de Mesih Planı'na göre düzenlenmesi gerektiğini
kabul etti. Tek yaptıkları klasik iyi polis-kötü polis numarasını
oynamaktı. (Ancak iki taraf arasındaki bu işbirliği, 1990'larda
önemli ölçüde bozuldu. İşçi Partisi, gerçekten barış yanlısı olan
akımın kontrolüne geçmeye başladı. Bu durumun Rabin suikastına kadar
uzanan sonuçlarını ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz).
Ancak polislerin şefleri olur. Kutsal Topraklar'ı elde etme hedefine
ve dolayısıyla Mesih Planı'na sıkı sıkıya bağlı olan İşçi ve Likud
partilerinin de bir şefi vardır. Mesih Planı'nın gerçek uygulayıcısı
olan ve bu Plan uyarınca İşçi ve Likud partilerini yönlendiren bu
şef, kuşkusuz Plan'ı 500 yıldır yürüten Kabalacılardan başkası olamaz.
İsrail Devleti ve Mesih Planı
Kitabın başından bu yana incelediğimiz gibi, Mesih'in gelişini
hazırlamak misyonunu üstlenenler, Kabalacılardır. Yahudi mistik
geleneği olan ve büyüyle özdeşleşmiş bulunan Kabala, Kabalacılar
tarafından "tarihin akışını değiştirmek" ve Mesih'in gelişi için
gerekli şartları oluşturmak için bir araç olarak anlaşılmıştır.
Ve, özellikle kitabın ilk bölümlerinde gördüğümüz gibi, Kabalacılar
gerçekten de Mesih'in gelişini sağlamak için uzun bir mücadeleye
girişmişlerdir. Mesih Planı olarak adlandırabileceğimiz bu sistemli
mücadelenin, gerçekten de tarihin akışını etkilediğini önceki bölümlerde
gördük.
Ancak Kabalacılar, çoğu kez ortada gözükmezler ve yapılması gerekenleri,
Yahudi toplumundaki sadık bağlılarına yaptırırlar. Bu nedenle Mesih
Planı'nın bir çok aşamasında doğrudan Kabalacılar'a rastlayamazsınız.
Bununla birlikte, eğer Yahudilerin gerçekleştirdiği bir eylem gerçekten
Mesih Planı'nın bir aşamasıysa, mutlaka görünmez bir yerde, "perde
arkası"nda Kabalacılar vardır ve hareketin genel stratejisini de
onlar çizmektedirler. Siyasi Siyonizm, bunun bir örneğiydi. Kalisher
ve Alkalay gibi iki Kabalacı'nın çizdiği rota, Herzl, Weizmann,
Ben Gurion gibi "laik" Siyonistlerce izlenmişti. (Bkz. 4.
bölüm)
Bu bölümün başından bu yana ise, İsrail Devleti'nin Mesih Planı
uyarınca geliştirilen politikalarını incelemekteyiz. Sürgünlerin
toplanması, Yeremya'nın kehanetine uygun olarak "Kuzey Ülkesi"ndeki
(Rusya) Yahudilerin Kutsal Topraklar'a döndürülmesi, gibi... Bunların
hepsi de kehanetlere uygun politikalardır. Ayrıca, Kabalacı Hirsch
Kalischer'in Mesih'in ortaya çıkışı için gereken şartlar olarak
sıraladığı üç önemli şartın ilk ikisi yerine getirilmiştir. İlk
şart, yani Filistin'de bir Yahudi devleti kurulması, İsrail Devleti'nin
gerçekten de "gönüllü milletlerin yardımı ile" oluşturulması sonucunda
gerçeğe dönüşmüştü. Kudüs'ün, Tapınak bölgesi ile birlikte tam olarak
ele geçirilmesi, hahamların "Tanrı'nın açık bir işareti" olarak
yorumladıkları 1967'deki efsanevi Altı Gün Savaşı ile oldu. Geriye
bir tek Tapınak'ın inşası kaldı, ancak Tapınak'ın eski yerinin tam
üstünde duran iki İslam mabedi nedeniyle bu yapılamıyor. İsrail'in
bu mabetleri yıkarak Tapınağı inşa etme planlarına 13. bölümde değineceğiz.
Kısacası, kehanetlerde bildirilenler, İsrail'in kurulmasından bu
yana harfi harfine yerine getirilmiş, Mesih Planı işlemiştir. Ama
kimin eliyle?... Likud ve İşçi partilerinin onyıllar boyu bir tür
iyi polis-kötü polis oyunu oynadıklarını biliyoruz. Ama, bu oyunun
senaryosunu kim belirledi?
Mesih Planı'nı 500 yıldır sürdüren Kabalacılar nerededir ve hangi
yolla İsrail devletinin politikalarını Mesih Planı'na uygun olarak
yönlendirebilmektedirler?
Bu sorular bizi ister istemez Gush Emunim ile karşı karşıya bırakır.
Gush Emunim; Kabalacıların Siyasi Organı
1967 yılının Mayıs ayında, İsrail'in bağımsızlık gününün hemen
öncesinde, Kudüs'teki Merkaz Harav adlı "yeshiva"da (bir tür tekke)
önemli bir toplantı yapıldı. Yeshiva'nın ruhani lideri olan Haham
Zvi Yehuda Hacohen Kook, dini ritüellerin uygulanmasının ardından,
adeti olduğu üzere uzun bir konuşma yaptı. Ancak bu konuşma, daha
öncekilerden daha farklıydı: Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook, sesini
geleneksel tonundan çok daha fazla yükselterek, tarihi Eretz Israel
topraklarının bölünemez olduğunu, oysa şu anda bu toprakların bir
bölümünün "goyim"in (Yahudi-olmayanlar) eline bırakıldığını söyledi.
Ardından de ekledi; "Yahudiler mutlaka ve mutlaka Nablus ve Hebron'a
döneceklerdir." (Nablus ve Hebron: Batı Şeria'da yer alan ve Yahudilerce
kutsal sayılan şehirler). Haham'ın öğrencilerine son söylediği söz,
mevcut durumun kabul edilemez olduğunu ve çok yakında Eretz Israel
topraklarının birleştirileceği şeklindeydi.
Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook, bu konuşmayı yaptıktan bir gün sonra,
Altı Gün Savaşı'yla noktalanacak olan Arap-İsrail krizi başladı.
Üç hafta sonra ise, Altı Gün Savaşı bitmiş ve Kudüs, Hebron, Nablus
ve daha bir çok "kutsal" yöre İsrail işgali altına girmişti. Zvi
Yehuda Hacohen Kook'un öğrencileri, Zahal'ın (İsrail ordusu) 19
yüzyıl sonra yeniden ele geçirdiği Kudüs'teki Ağlama Duvarı'nda
ilahiler söylerken, liderlerinin kehanetinin ne denli doğru olduğunu
düşünüyorlardı. Az sonra Zvi Yehuda Hacohen Kook, İsrail ordusu
komutanlarınca kendisine yollanan askeri bir jeep ile birlikte Ağlama
Duvarı'na geldi. Kendisini karşılayan asker ve komutanlara "el verdikten"
sonra da şöyle dedi: "Biz İsrailoğulları olarak tüm dünyaya ilan
ediyoruz ki, şu anda Kutsallığın yardımı ile kutsal şehrimize dönmüş
bulunuyoruz. Buradan asla çıkmayacağız."

1967'deki Altı Gün Savaşı,
başta Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook olmak üzere, tüm Kabalacılarca,
Mesih'in yaklaştığının büyük bir alameti olarak kabul edilmişti.
Bu tarihten sonra da İsrail'in
Kabalacıları siyaset sahnesine inmeye ve gelmekte olan Mesih'in
yollarını kendi elleriyle hazırlamaya karar verdiler. Gush
Emunim böyle doğdu. Yanda, İsrail ordusunun başhahamı Shlomo
Goren, Altı Gün Savaşı zaferi sırasında Siyon Dağı'ndaki kutsal
"şofar"a üflüyor.
|
İsrailli yazar Ehud Sprinzak, The Ascendance
of Israel's Radical Right (İsrail Radikal Sağı'nın Yükselişi) adlı
kitabında üstte aktardığımız olayları anlattıktan sonra şöyle der:
"İsrail'in Altı Gün Savaşı'nda elde ettiği çarpıcı galibiyet, İsraillilerin
kendileri dahil tüm dünyayı şaşırtmıştır. Şaşırmayan, çünkü zaten
böyle bir olayı bekleyen tek bir grup vardır: Haham Zvi Yehuda Hacohen
Kook'un öğrencileri." 33
Ehud Sprinzak, kitabı boyunca Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'tan
ve onun babası olan Haham Abraham Yitzhak Hacohen Kook'tan sık sık
söz eder. Çünkü bu iki haham, İsrail'in en güçlü radikal dinci örgütü
olan Gush Emunim'in ("Müminler Birliği") ruhani liderleridir. Baba
ve oğul Kook'ların getirdikleri yorumlar, yaptıkları kehanetler
Gush Emunim'in temel düşüncesini oluşturur.
Sprinzak, öncelikle baba Haham Kook'tan söz eder.
1865-1935 yılları arasında yaşayan Abraham Kook, 20. yüzyıldaki
en önemli Yahudi dini düşünürlerinden biridir. Hahamın en büyük
özelliği, 20. yüzyılın başında Siyonist hareketi benimsemeyen bazı
gelenekçi hahamlara karşı çıkması ve harekete büyük destek vermesiydi.34
"Dindar Siyonistler"in başını çeken Abraham Kook, Siyasi Siyonizmin
Atchalta D'Geula (Mesihi Kurtuluşun Başlangıcı) ya da B'Ikvata D'Meshicha
(Mesih'in Ayak Sesleri) olduğunu söylemişti. Kook'a göre, 1917'de
yayınlanan ve Siyonizme resmi İngiliz desteği sayılan Balfour Deklarasyonu,
Filistin'e yapılan Yahudi göçleri ve büyük devletlerin Siyonistlere
verdiği destek; tüm bunlar Mesih'in gelişinin yakın olduğunu gösteren
alametlerdi. İsrailoğulları Mesihi dönemde yaşıyorlardı ve yüzyıllardır
beklenenler yakında gerçeğe dönüşecekti.

Gush Emunim'in öncüsü olan Kabalacı Haham Abraham Yitzhak
Hacohen Kook, Siyonizm'in Atchalta D'Geula (Mesihi Kurutuluşun
Başlangıcı) ya da B'lkvata D'Meshicha (Mesih'in Ayak Sesleri)
olduğu görüşündeydi. Yanda, Kook, 1925 yılında Kudüs'te
yaptığı bir konuşma sırasında.
|
Acaba Abraham Kook, Siyasi Siyonizme karşı neden böyle bir bakış
açısı geliştirmişti? Çoğu tutucu haham, Siyonistleri dinsiz birer
hayalperest olarak görürken, Kook neden ve nasıl onları Mesih'in
alameti olarak değerlendirmişti? Sprinzak, bu sorunun cevabını şöyle
veriyor:
Kook'un Siyonizmi bu şekilde yorumlamasının en
önemli nedeni, konuya mistik boyuttan ve Kabala yöntemiyle yaklaşmış
olmasıdır. Çünkü bu yönteme göre, gizli olan, görünür olandan daha
büyük ve önemlidir. Bu şu demektir: Mesih dönüşü gerçekleşecekse,
bu, bu olayın yeterince bilincinde olmayanların eliyle de gerçekleşebilir.
Tarihsel Mesihi misyon, seküler ama milliyetçi kişiler tarafından
da, ne yaptıklarını tam olarak bilmeseler de, yerine getirilebilir...
Kook'un geliştirdiği bu kuram, ilerde Gush Emunim'e de İsrail'deki
seküler kesimlerle işbirliği yapmak için iyi bir referans verecektir.35
Kısacası, Kook'un Siyonizmi desteklemesinin ardında, 4. bölümde
de-ğindiğimiz Kabalacı yorum yatmaktadır. Bu yoruma göre en büyük
hedef, Mesih'in gelmesi ve dolayısıyla Yahudi egemenliğinin dünyaya
kabul ettirilmesidir. İsrailoğullarının dindar olup-olmamaları önemli
değildir. Kabalacılar'ın Yahudi toplumundan tek istedikleri şey,
Mesih'in gelişinin, yani Yahudi egemenliğinin şartlarının hazırlanmasıdır.
Bu, ırk bilinci yüksek Yahudiler için, dindar olmasalar da, rahatlıkla
getirilecek bir görevdir.
Gush Emunim'in ruhani önderi
ve Abraham Kook'un oğlu; Zvi Yehuda Hacohen Kook
|
Abraham Kook'un doktrinlerini kendisine temel olarak kabul eden
Gush Emunim adlı siyasi örgüt, işte bu yüzden İsrail'de büyük bir
güçtür. Neredeyse tümü, Abraham Kook'un oğlu olan Zvi Yehuda Hacohen
Kook'un Merkaz Harav adlı "yeshiva"sında Kabalistik eğitiminden
geçmiş olan Gush liderleri, toplumun laik kesimleriyle ve onların
siyasi temsilcileriyle çok iyi ilişki kurmaktadırlar. Bu sayede,
nüfusunun en fazla % 10'u "koyu dindar" olan İsrail'de, koyu dindar
bir güç olan Gush Emunim, büyük bir desteğe ve politik güce sahiptir.
Gush'un laik kesimlerle olan "ittifak"ına birazdan daha ayrıntılı
olarak değineceğiz.
Abraham Kook'un siyasi olayları kehanetlere göre yorumlama ve belki
de yönlendirme şeklindeki Kabalacı yöntemi, Gush Emunim'in de temel
doktrinini oluşturur. Ehud Sprinzak, bu konuda şunları söylüyor:
Abraham Kook'un tarihi konseptleri, Gush Emunim'in
güncel olayları yorumlama yöntemine de temel oluşturur. Buna göre,
Yahuda ve Samiriye'nin fethine ve Kudüs'ün birleştirilmesine neden
olan Altı Gün Savaşı, olayların kendi gelişimi içinde gerçekleşen
bir olgu değil, tam tersine Siyasi Siyonizmle birlikte başlamış
olan Mesihi dönem içinde büyük bir ileri adımdır. Gush Emunim'in
kendi ideolojisine olan büyük güveni, olayların Abraham Kook'un
tarihi okuma biçimini doğrulamış olmasından kaynaklanır. 1935'te
ölen Kook'un tüm öngörüleri gerçekleşmiştir: 1948'de İsrail Devletinin
kurulması, dünyanın dört bir yanından sürgünlerin (diaspora Yahudilerinin)
toplanması, çölün yeşertilmesi ve büyük Altı Gün Savaşı zaferi...
Böylece, her iki Haham Kook'un da, baba ve oğul, ilahi bir kehanet
yeteneğine sahip oldukları inancı oluşmuştur. Durum böyleyse, bu
iki hahamın vaadettiği son büyük aşamadan, yani tam kurtuluştan
(Mesih'in gelişi) kuşkulanmak için bir neden yoktur.36
Bu durum, 500 yıldır Kabalacılar tarafından yönetilen Mesih Planı'nın,
çağdaş İsrail'de de Gush Emunim tarafından yönetildiğini göstermektedir.
1970'lerin hemen başında kurulan Gush, Batı Şeria'da Yahudi yerleşim
birimleri kurulmasının liderliğini yapmış ve kısa süre içinde de
İsrail'deki diğer partiler ve daha da önemlisi, devlet aygıtı üzerinde
büyük bir etki elde etmiştir. Bu etki, uzun vadede tek bir hedefe
yöneliktir: Mesih Planı'nın amacına ulaştırılması.
Gush Emunim'in İsrail'deki Görünmez İktidarı
"İsrail'de kimse Gush Emunim'in
beyanatlarını hafife alamaz."
- Noam Chomsky, Kader Üçgeni,
s. 200
Gush Emunim'in İsrail'in dindar olmayan çoğunluğuyla üstte sözünü
ettiğimiz yolları kullanarak "sessiz bir ittifak" kurmuş olması,
ona aynı zamanda büyük bir politik güç de vermektedir. Gush Emunim,
bu politik gücü değişik kanallardan elde eder. Öncelikle, dindar
olmayanlarla çok iyi anlaşabilen Emunim'in, İsrail iki büyük partisi,
yani İşçi Partisi ve Likud koalisyonu üzerinde büyük bir etkisi
vardır. İsrail'in üçüncü büyük partisi olan Tehiya ise, doğrudan
Gush Emunim'in bir uzantısıdır ve Knesset'te (parlamento) Gush Emunim'in
temsilciliğini yürütür.
Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited adlı kitabında Gush
Emunim'in, İsrail devletinin politikaları üzerinde büyük bir etkiye
sahip olduğunu detaylarıyla anlatır. Ancak Rubinstein'ın belirttiğine
göre, bu etkinin büyük bir bölümü, kolaylıkla gözlemlenebilecek
bir etki değildir. Çünkü Gush Emunim, sahip olduğunu gücünün çoğunu,
doğrudan kendine bağlı olan siyasi oluşumları kullanarak değil,
İsrail'in iki büyük partisini, (Likud ve İşçi Partisi) belirli konularda
yönlendirerek ortaya koymaktadır. Topluma ise, halkın çoğunluğundan
destek görebilecek popüler bir resmi ideoloji üreterek ulaşır. Bu
nedenle Gush Emunim'in gücü büyük ölçüde görünmezdir. Ehud Sprinzak
da aynı konuya dikkat çeker ve "Gush Emunim'in görünmez krallığı"ndan
söz eder.
|

Klasik bir Gush Emunim militanı: Bir
elinde Tora (M. Tevrat) bir elinde Uzi, kendisine vaadedildiğine
inandığı topraklar üzerindeki Arapları yok etmek için kararlı...
|
Gerçekten de Gush Emunim, İsrail toplumunun büyük bölümünü belirli
konularda yanına çekebilen bu ilginç stratejisi sayesinde, İsrail'in
iki büyük partisini de etkisi altına alabilmektedir. Gush felsefesinin
Likud üzerinde büyük bir etkisi olduğu zaten tartışılmaz bir gerçektir.
Çünkü sağcı Likud bloku, zaten Gush Emunim'in temsil ettiği dinci-milliyetçi
çizgiyi savunmaktadır. Mehanem Begin, Ariel Şaron, Yitzhak Şamir
gibi Likud liderleri, Gush Emunim'e çok yakın olduklarını açıkça
ortaya koymuşlardır. Gush Emunim'in "Yahuda ve Samiriye'nin Yahudileştirilmesi",
yani işgal altındaki Batı Şeria'da Yahudi yerleşim bölgeleri kurulması
hedefi, 1977'den 1992'ye kadar 1986'daki "Ulusal Birlik" koalisyonu
hariç iktidarda kalan Likud'un en önem verdiği konuların başında
gelmiştir. Gush Emunim'in kurdurduğu yerleşim bölgelerinin açılış
törenlerine katılan Begin, Şaron ve Şamir gibi Likud liderleri,
Gush liderleriyle kardeşlik tabloları çizmişlerdir.
Asıl ilginç olan, Gush Emunim'in yakın geçmişte
İşçi Partisi üzerinde de belirli bir etki elde etmiş oluşudur. Amnon
Rubinstein konuya dikkat çekerek, genel propagandanın aksine, Gush
Emunim'in "ılımlı ve laik" olarak bilinen İşçi Partisi üzerinde
önemli bir etkisi olduğunu yazar. Rubinstein'a göre, "Gush'un İşçi
Partisi üzerindeki etkisi kesinlikle küçümsenemez. Birbirini izleyen
İşçi Partisi kabinelerinin hepsine kendi düşüncelerini empoze etmişler
ve kritik konularda hükümeti yönlendirmişlerdir." 37
1974-1977 döneminde, İşçi Partisi liderlerinin hepsinin yanlarında
Gush Emunim'den birer temsilci yer almıştır:
Başbakan Yitzhak Rabin, Gush destekçisi Ariel
Şaron'u özel danışman olarak yanına almış; Savunma Bakanı Shimon
Peres de Gush'a bağlı olan Tehiya Partisi'nin lideri olan Yuval
Ne'eman'ı yakın adamı haline getirmişti. Dışişleri Bakanı Yigal
Allon ise (Arap karşıtı fanatizmiyle ünlü olan) Haham Moşe Levinger'le
çok yakındı. Bu bir tesadüf değil, Gush Emunim'in İşçi Partisi üzerindeki
gücünün bir göstergesiydi.38

1 "Rabin Gitti, Mesih Geliyor!", Yeni
Şafak, 9 Kasım 1995.
2 New York Times, 13 Aralık 1951.
3 M. Lilienthal, What Price Israel, ss. 194-195.
4 Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık, 2.b., Ankara:
Birey ve Toplum Yayınları, Mart 1985, s. 54.
5 M. Lilienthal, What Price Israel, s. 197.
6 Stephen Green, Taking Sides: America's Secret
Relations with a Militant Israel, s. 50; "Secret Weekly Intelligence
Report 112 from the office of the Director of Intelligence OMGUS",
July 3, 1948)
7 Stephen Green, Taking Sides, ss. 50-51.
8 Ibid., s 51; "Secret Weekly Intelligence Report
113 from the office of the Director of Intelligence OMUS, July 10,
1948.
9 Türkkaya Ataöv, Siyonizm ve Irkçılık, s. 55.
10 Andrew J. Hurley, Israel and the New World Order,
s. 288.
11 Davar, 25 Ocak 1972.
12 Irak, Etiyopya, Yemen Yahudileri ile Neve Şalom
ve benzeri sinagog bombalamaları hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız:
Harun Yahya, Soykırım Yalanı: Siyonist-Nazi İşbirliğinin Gizli Tarihi
ve "Yahudi Soykırımı" Yalanının İçyüzü, İstanbul: Alem Yayıncılık,
1995.
13 Şalom, 22 Nisan 1992.
14 Sovyet yahudilerinin İsrail'e göçü hakkında
bkz. Harun Yahya, Soykırım Yalanı: Siyonist-Nazi İşbirliğinin Gizli
Tarihi ve "Yahudi Soykırımı" Yalanının İçyüzü, İstanbul: Alem Yayıncılık,
Aralık 1995. Bu kapsamlı operasyon sonucunda yüzbinlerce Soyvet
yahudisi İsrail'in yolunu tuttu. 
15 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited:
From Herzl to Gush Emunim and Back, 1.b., New York: Schocken Books,
1984, s. 40.
16 Ibid.
17 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, Çev. Nezih
Uzel, 1.b., İstanbul: Pınar Yayınları, Ekim 1983, ss. 31-32.
18 Ibid., s. 35.
19 Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967.
20 Le Monde, 15 Ekim 1971.
21 Sunday Times, 15 Haziran 1969.
22 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection:
Who Israel Arms and Why, 1.b., New York: Pantheon Books, 1987, s.
244.
23 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, Çev. Nezih
Uzel, 1.b., İstanbul: Pınar Yayınları, Ekim 1983, s. 93.
24 Davar, 12 Aralık 1978.
25 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s. 193.
26 Richard Curtiss, "The Good Cops and Bad Cops
Who Killed The Peace Process", Washington Report on Middle East
Affairs, Haziran 1995.
27 Ibid.
28 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992,
s. 167.
29 Richard Curtiss, Washington Report on Middle
East Affairs, Haziran 1995.
30 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, İsrail ve Filistinliler,
Çev. Bahadır Sina Şener, 1.b., İstanbul: İletişim Yayınları, Ocak
1993, ss. 78-79.
31 Ibid., ss. 83-84.
32 Paul Findley, Washington Report on Middle East
Affairs, Kasım/Aralık 1994.
33 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical
Right, New York: Oxford University Press, 1991, s. 43.
34 Sözkonusu anti-Siyonist hahamlara 4. bölümde
değinmiştik: Bunlar, Kabala geleneğinden uzak hahamlardı ve Mesih'in
gelişinin ilahi bir olay olduğunu, o gelmeden önce ya hudilerin
Kutsal Topraklar'a dönmesinin yanlış olacağını öne sürüyor, ayrıca
Siyonistlerin çoğunun dindar olmayışına da büyük tepki gösteriyorlardı.
Buna karşın Kabala geleneğine bağlı "dindar Siyonistler", Kutsal
Topraklar'a dönüş ve benzeri kehanetlerin insan eliyle gerçekleştirileceğini
bildirmiş, bu nedenle de laik Siyonistlerle işbirliği yapmışlardı.

35 Ehud Sprinzak, The Ascendance of Israel's Radical
Right, ss. 110-111.
36 Ibid., s. 111.
37 Amnon Rubinstein, The Zionist Dream Revisited,
s. 106.
38 Ibid., s. 107.
|