|
B'NAI B'RITH, MASONLUK VE KU KLUX KLAN...
The Ugly Truth about the ADL'de üzerinde durulan konuların başında
az önce sözünü ettiğimiz B'nai B'rith-masonluk işbirliği gelir.
Kitapta anlatıldığına göre, ilk başlarda İngiltere masonluğuna bağlı
olarak gelişen Amerikan masonluğu, 1801'de "Eski ve Kabul Edilmiş
İskoç Ritinin Süleyman Tapınağı Şövalyeleri'nin Süprem Konseyi'nin
Kudüs Prenslerinin Büyük Konseyi" olarak yeniden örgütlenir. Bu
locaların üyeleri arasında çok sayıda Yahudi göze çarpmaktadır ve
B'nai B'rith'in 1843 yılında kurulmasından sonra, Yahudi olmayan
masonlarla mason olan Yahudileri barındıran bu iki örgüt, güçlü
bir ittifak kurar. Bu ikili ittifak, Amerika'daki köle ticaretini
elinde tutar. İç savaşta Konfederasyona birlikte destek olurlar.
Daha sonra Lincoln suikastine karışmalarının nedeni de budur. (Lincoln'ün
de mason olduğu yönünde masonlarca sık sık öne sürülen bir tez vardır.
Ancak bu bir dezinformasyon, yani yanlış bilgilendirmedir. Emekli
Büyükelçi İsmail Berduk Olgaçay, Tasmalı Çekirge adlı kitabında
Lincoln'ün mason olmadığını, ancak kasıtlı olarak masonlarca öyle
tanıtıldığını yazar.)
Bu iki müttefikin,yani B'nai B'rith ve masonluğun kölelikten yana
olmalarının ardında, ekonomik çıkarlarının yanısıra, ideolojik görüşleri
de önemli bir yer tutmaktadır. Kitabın ilk bölümünde, siyah ırkı
aşağı gören düşüncenin kökeninin Yahudi kaynakları olduğunu, zenci
düşmanlığının Yahudi öğretisinden doğduğunu birlikte görmüştük.
Yahudi öğretisine sıkı sıkıya bağlı olan B'nai B'rith ve masonluk
ikilisi, bu zenci aleyhtarı düşünceyi korumuşlardır. Köleliğin kaldırılmasından
sonra zenci düşmanlığının körüklenmesinde de bu ikilinin büyük rolü
vardır.
Ku Klux Klan, iç savaşı kaybeden Güneyli
masonlar tarafından kuruldu. Yahudi finansörlerce de desteklenen
örgütün amacı, ırk ayrımını canlı tutabilmekti.
|
Bunun en açık göstergesi, Amerika'daki zenci
düşmanı akımının en önemli temsilcisi olan ünlü Ku Klux Klan örgütünün
B'nai B'rith-masonluk ittifakıyla olan ilişkisidir. Klan, 1860'larda
Tennessee'de İskoç ritine bağlı bir grup mason tarafından kurulmuştur.
Örgüte katılanlar arasında da, iç savaş öncesi kurulmuş olan "Knights
of the Golden Circle" (Altın Çember Şövalyeleri) adlı mason locasının
üyelerinin çokluğu dikkat çeker. Hem Knights of the Golden Circle
hem de Ku Klux Klan örgütlerinin en büyük finansal destekçileri
ise B'nai B'rith üyesi ünlü Yahudi finansör Judah P. Benjamin'dir.49
Amerikalı tarihçi John J. Robinson da, masonluğun
kökenlerini konu edindiği Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonary
adlı kitabında Klan'ın masonik özelliğine değinir. Robinson'ın yazdığına
göre, iç savaşı kaybeden bir grup Güneyli, zenci özgürlüğüne karşı
savaşmak için gizli bir örgüt kurmaya karar verir. Bu Güneylilerin
çok büyük bölümü masondur ve beyaz egemenliğini korumak için kurdukları
örgütü de masonik ritlere uygun olarak şekillendirirler. Locanın
sembolü olan "çember"i yeni kurdukları örgütün toplantılarına da
uygularlar. Bu nedenle de örgütlerini ifade etmek için "çember"in
Yunanca'daki karşılığı olan "kuklos" sözcüğünü kullanırlar. "Kuklos"
bir süre sonra, "Ku Klux" haline gelir ve örgütün adı da "Ku Klux
Örgütü" anlamına gelen "Ku Klux Klan"a dönüşür. Masonluktaki pek
çok sembol ve ritüel Klan'a da aktarılır; el işaretleri, gizli şifreler,
el sıkışırken verilen sinyaller ve kutsal yeminler... Robinson'ın
yazdığına göre, ilk yıllarda bazı Ku Klux Klan üyeleri, Klan ile
masonluk arasındaki ilişkiyi açıkça ilan etmişlerdir.50
Robinson, Klan'ın 1930'lu yıllardaki hızlı yükselişinin de, Katolikler
tarafından doğrudan masonluğun bir etkisi olarak yorumlandığına
dikkat çeker. (Katolikler, Klan'ın siyahlardan sonra bir ikinci
hedefi olmuşlardır.)
Masonluğun Ku Klux Klan'ın kurucusu olması, locaların
siyah insanlara karşı takındığı geleneksel antipatik tavrı da açıklamaktadır.
Robinson'ın yazdığına göre, masonlar aralarına siyahları kabul etmemek
konusunda genellikle çok hassastırlar ve örgütteki siyahların sayısı,
tüm üyelerin yüzde biri kadar bile değildir. Bunun yanısıra, günümüzde
Amerika'da yalnızca zencilerin üye olduğu bazı mason locaları vardır;
ama bunlar beyaz masonlar tarafından kabul görmemektedirler.51
Masonluk ve B'nai B'rith arasındaki ittifak, Ku Klux Klan gibi
örgütlerle de sürmüştür ve halen de sürmektedir. Ancak 1913 yılında
B'nai B'rith kendi bünyesinde yeni bir örgüt kurmuş ve az önce değindiklerimize
benzer kirli işleri de bu örgüte devretmiştir. Bu örgüt, Anti-Defamation
League of B'nai B'rith, yani "B'nai B'rith'in Aşağılanmaya Karşı
Direnme Birliği" adını taşır. Kısaca ADL olarak bilinen örgüt, antisemitizmle
savaş adı altında bir tür "düşünce polisi" işlevi görmektedir. B'nai
B'rith'in masonlukla olan geleneksel ittifakını da asıl olarak ADL
sürdürmektedir.
Bu nedenle, Amerika'nın düzenini daha yakından tanıyabilmek için,
mutlaka ve mutlaka ADL'yi incelemek gerekmektedir.
ADL; Lobinin Toplumsal Denetim Mekanizması
Amerikalıların çoğu ADL'nin (Anti-Defamation League of B'nai B'rith)
adını duymamıştır, ancak duyanlar, örgütün ne denli güçlü ve "belalı"
olduğunu bilirler. Bu nedenle de ellerinden geldiğince ADL'ye "bulaşmamaya"
özen gösterirler. Çünkü örgüt uzun yıllardır bir tür düşünce polisi
olarak çalışmakta, İsrail aleyhine konuşan Amerikalıları çeşitli
baskı ve yıldırma yöntemleriyle susturmaktadır.
ADL, sözde Yahudileri aşağılanmaktan kurtarmak, yani Yahudi düşmanlığı
ile savaşmak için kuruldu. Ama örgüt, İsrail ya da Amerikalı Yahudiler
hakkında söylenen en ufak bir sözü bile "Yahudi düşmanlığı" olarak
algılıyor ya da gösteriyordu. Geçmiş yıllarda yüzlerce Amerikalı
ADL tarafından; antisemit, ırkçı, neo-Nazi ve de psikopat olmakla
suçlanmış ve Yahudi kontrollü medya tarafından da damgalanmıştır.
Amerika'daki Yahudi lobisinin etkisine karşı koymak için kurulduğunu
ilan eden "Liberty Lobby" (Bağımsızlık Lobisi) adlı kuruluş, yayınladığı
White Paper on the ADL adlı kitapçıkta, ADL'nin İsrail Devleti ve
Mossad'la olan ilişkilerinden söz eder. Bu konuda ortaya çıkan bilgiler,
ADL'nin Mossad'ın bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Kitapçıkta,
bu noktadan hareketle bir önemli bağlantı daha kurulur; ADL ve Jewish
Defence League adlı örgüt arasındaki ilişki!...
Jewish Defence League (Yahudi Savunma Birliği), son derece radikal,
hatta terörist bir örgüttür. Haham Meir Kahane tarafından kurulan
ve İsrail'de de "Kach" adı altında örgütlenen JDL, başta Araplar
olmak üzere tüm "İsrail düşmanları"na hem Amerika'da hem de İsrail'de
pek çok kanlı saldırı düzenlemiştir. (Kahane'nin ölümünün ardından
bir de "Kahane Chai" adlı ikinci bir fraksiyon doğdu). Örgütün sloganı
"en iyi Arap, ölü Arap'tır" şeklinde özetlenir. 1994 yılında El-Halil
kentindeki İbrahim Camii'nde namaz kılan Müslümanları topluca tarayan
Baruch Goldstein de bir Kahane müridiydi. Bazıları, faşist yöntem
ve ideolojisi nedeniyle JDL'yi ve onun türevi olan diğer bazı Yahudi
örgütlerini, "judeo-Nazi" olarak tanımlamaktadır.
Bu noktada önem kazanan soru, JDL'nin bu terörist
faaliyetlerinin İsrail devleti ile bir ilgisi olup olmadığıdır.
JDL'nin terörist faaliyetleri, yıllar boyu hem İsrail otoriteleri,
hem de Yahudi lobisinin önde gelenleri tarafından kınanmakta ve
bu terörist örgütün İsrail ve lobiye rağmen eylem yaptığı vurgulanmaktaydı.
Oysa bu açıklamalar, yalnızca göz boyamak içindi; JDL İsrail yönetiminden
ve Mossad'dan aldığı emirleri uyguluyordu. Bu gerçek, Amerikalı
Yahudi gazeteci Robert I. Friedman'ın Kahane'yi konu edinen The
False Prophet adlı kitapta delillendirildi. Kahane ve örgütünü yıllarca
incelemiş olan Friedman, JDL'nin ilk kurulduğu günden bu yana üçlü
bir komite tarafından yönetildiğini ortaya çıkardı. Bu üçlü komite,
örgütün görünüşteki lideri olan Kahane'ye direktif vermekteydiler.
Üçlü komitedeki isimler ise oldukça ilginçti: Örgüt kurulduğunda
Mossad operasyon şefi olan ve sonradan Başbakanlığa kadar yükselen
Yitzhak Şamir, sağ kanat İsrail politikacısı ve Gush Emunim'in önemli
ismi Geula Cohen ve ADL'nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch!...52
Bu üçlü komitenin JDL'yi yönlendirmelerinin bir
örneği, 1969 yılında İsrail'den örgüte yollanan hedef değişikliği
emriydi. O tarihe kadar Amerika'daki zenci örgütlerine karşı eylem
düzenleyen Kahane, Ocak ayında Tel-Aviv'den gizlice gelen bir kurye
ile görüşmüştü. Kurye, Kahane'ye artık bir numaralı hedef olarak
Sovyetler Birliği temsilciliklerini belirlemeleri gerektiğini söylemişti.
Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki Yahudilerin İsrail'e göç etmesine
izin vermemesiydi. Kahane'ye bu mesajı gönderenler, Friedman'ın
deyimiyle "İsrailli ve Amerikalı Yahudi iş adamları, emekli İsrail
subayları ve üst düzey Mossad görevlilerinden oluşan bir grup"tu.
Kurye, JDL militanlarına Mossad tarafından İsrail'de askeri eğitim
verileceğini de haber vermişti. Sözkonusu eğitimin idaresini üstlenen
kişi ise o zaman Mossad subayı olan Yitzhak Şamir'di.53
Tüm bunlar, bize, JDL'nin gerçekte Mossad tarafından
perde arkasından yönetildiğini göstermektedir. Diğer bir Mossad
uzantısı olan ADL ise doğal olarak JDL'yle gizli bir işbirliği içindedir.
ADL yöneticisi Bernard Deutch'un JDL'yi koordine eden üçlü komitede
yer alıyor oluşu, bunun bir diğer göstergesidir. Eski Mossad ajanı
Victor Ostrovsky de, Mossad'ın; Kahane takipçileri, ADL ve hatta
AIPAC ve UJA (United Jewish Appeal) ile "direk bağlantılar" içinde
olduğunu yazar.54
ADL ve JDL arasındaki işbirliği ise hedef gösterme ve vurma yönünde
bir işbölümü niteliğindedir. White Paper on the ADL'de, ADL'nin
Amerikan toplumu içinde "Yahudi aleyhtarı" olduğuna karar verdiği
kişi ve kurumları tespit edip "kara liste"ye aldığını, bu listedeki
isimlerinde JDL militanlarının saldırılarına hedef olduğuna dikkat
çekiliyor. JDL'nin fiili saldırıları ile karşı karşıya kalanlar
arasında, en başta Müslüman ve Arap kuruluşları ya da "Yahudi Soykırımı"nı
yalanlayan Institute for Historical Review gibi (bkz. 5.
bölüm) akademik merkezler yer almaktadır. Bu hedefler, ADL tarafından
belirlenmekte, JDL tarafından vurulmaktadır. Bir başka deyişle,
Jewish Defence League, bir anlamda ADL'nin "cephe" fraksiyonu, bir
tür "ADL- C"dir.

İsrail yöneticileri ve Yahudi lobisi tarafından sürekli olarak
kınanan Meir Kahane'nin kurduğu Jewish Defence League ve onun
İsrail'deki karşılığı olan Kach ve Kahane Chai (Kahane Yaşıyor)
örgütleri, gerçekte Mossad ve ADL tarafından kurulmuş ve yönlendirilmiştir.
Yanda, Amerika'daki bir yaz kampında eğitim gören "Kahane
Chai" örgütünün genç militanları...
|
ADL'nin hedef göstermek için seçtiği Amerikalılar ise oldukça ilginç
bir yöntemle tespit edilir: Örgüt, "İsrail düşmanları"na karşı daha
etkin mücadele etmek için, yasadışı bir "fişleme" yöntemi uygulamış
ve bunun için de FBI ve CIA'dan bazı görevlileri rüşvetle satın
almıştır. Bu konu, 1993 baharında patlak veren bir skandalla ortaya
çıktı. 8 Nisan'da California eyaleti polisleri, ADL'nin Los Angeles
ve San Francisco şubelerine baskın düzenlemiş ve tüm evraklara el
koymuştu. Aynı gün savcılık 800 sayfalık bir soruşturma raporunu
basına dağıttı. Ancak hiçbir etkili medya kuruluşu konu hakkında
haber yapmadı. Oysa soruşturma sonucunda ortaya çıkan bilgiler çok
ilginçti: ADL, yaklaşık 100 politik organizasyon ve 10 bin Amerikan
yurttaşı hakkındaki son derece özel bilgileri, kanunları ihlal ederek,
hem de FBI ve CIA'nın cesaret edemediği yöntemleri kullanarak dosyalamıştı.
Bunun için de FBI'da görevli olan pek çok istihbaratçıya rüşvet
vermişti. Bu FBI mensupları, zaman zaman ADL tarafından İsrail'e
düzenlenen bedava turlara da katılıyorlardı.
Aslında ADL'nin FBI'yla ilgisi, 1960'lı yıllardan
beri sürüyordu. II. Dünya Savaşı'nın ardından ADL yöneticileri ile
FBI şefi Edgar J. Hoover arasındaki çok yakın bir ilişki kurulmuştu.
1960'lı yıllarda ise ADL, siyah lider Martin Luther King hakkında
elde ettiği bilgileri Hoover'a ileterek FBI için ajanlık yaptı.55
(O sıralar "insan hakları savunucusu" gözüken ADL, Martin Luther'le
çok içli-dışlıydı). Edgar Hoover'ın yüksek dereceli bir mason, hatta
"Tapınakçı" ve de homoseksüel olduğuna ise bir önceki bölümde değinmiştik.
ADL'nin bir başka kirli yöntemi daha vardır:
Yapay antisemitizm üretmek... Bu örgütün Amerika'da antisemitizmle
savaşmak iddiasıyla kurulduğunu belirtmiştik. Yaptığı düşünce kontrolünün,
İsrail'i eleştirenler üzerinde kurduğu baskının tek dayanağı, "antisemitizm
tehdidi" iddiasıdır. Dolayısıyla ADL, antisemitizmin varlığına muhtaçtır.
Bu yüzden de, antisemitizm olmadığı yerde, onu üretme yoluna gitmektedir.
(Bu geleneksel yöntemin İsrail devleti tarafından da yoğun olarak
kullanıldığını bir sonraki bölümde göreceğiz.) ADL'nin ürettiği
yapay antisemitizmin ilginç bir örneği, ADL üyesi Arnold Forster'in
yıllar önce bir sinangogun duvarlarına gamalı haçlar çizerken yakalanmasıydı.
Benzer taktikler ADL'nin "cephe" örgütü JDL tarafından da kullanılmaktadır:
Associated Press'te yer alan bir habere göre, JDL'nin Batı Yakası
liderlerinden Irving Rubin, kuzey Hollywood'da Beth Sar Shalom adlı
Yahudi dini merkezinin bombalanması olayında rol oynadığına dair
ipuçları üzerine tutuklanmış, delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır.
ADL'nin yapay antisemitizm üretmek için kullandığı kanallardan birisi
de, az önce değindiğimiz gibi bir B'nai B'rith-masonluk ürünü olan
Ku Klux Klan'dır. The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin Ku Klux
Klan gösterileri düzenlettiği ve buralarda özellikle Yahudi aleyhtarı
sloganlar attırdığına dair bilgiler yer almaktadır. Bir JDL lideri
olan Mordechai Levy, Philadelphia'da Ku Klux Klan ve Amerikan Nazi
Partisi'nin ortak bir miting düzenlemesini organize etmiştir!...56
ADL; Sekülerizmin Amerika'daki Bekçisi
Tüm bunların yanısıra, ADL'nin belki de en büyük icraatı, Amerika'da
sekülerizmi güçlendirmek ve genişletmek oldu. Bu yolda ADL'nin en
büyük destekçisi ise her zaman olduğu gibi masonlardı.
The Ugly Truth about the ADL'de, ADL'nin, İskoç Riti masonluğu
ile birlikte, "Amerika'yı paganlaştırma" yönünde uzun bir mücadele
verdiği anlatılıyor (pagan: putperest). Buna göre, bu ikili, Amerika'da
Hıristiyanlığı toplum hayatının tümünden çıkarmak ve din-aleyhtarı
bir laiklik yerleştirmek hedefindedir. Bu yönde şimdiye dek atılmış
olan adımlar, hep bu ikilinin çabalarının sonucudur. Masonluk ve
ADL işbirliği, Amerika'yı Hıristiyanlıktan koparmak ve yerine "seküler
hümanizm", yeni dinler ya da "Yeni Çağ" (New Age) gibi öğretiler
yerleştirmek amacına yöneliktir.
ADL'nin masonlarla olan işbirliği, en çok Yüksek Mahkeme kararlarında
ortaya çıkmıştır. Amerikan hukuk sisteminin en üstünde yer alan
Yüksek Mahkeme (Supreme Court), bizdeki Anayasa Mahkemesi'nin işlevini
görür; çıkarılan kanunların Anayasa'ya uygun olup olmadığına karar
verir. Mahkemenin en önemli özelliklerinden biri ise üyelerinin
çok büyük bölümünün mason oluşudur. Loca görünümündeki bu "anayasa
mahkemesi"nin en büyük misyonlarından biri ise laikliğin güç ve
etkisini genişletmektir. Mahkemenin tarihi, dinin toplum hayatından
tamamen çıkarılmasına yönelik kararlarla doludur. Yüksek Mahkeme'nin
bu konuda aldığı kararlar arasında; devlet okullarında her sabah
yapılması önerilen duayla ilgili kanunun iptali, dini sembollerin
kamu alanlarında kullanılmasının yasaklanması, dini bayramların
kutlanmasının yasaklanması, devlet okullarında sınıflarda Kutsal
Kitap bulundurulmasının yasaklanması, normal mahkemelerin dua ile
açılmasının yasaklanması gibi örnekler yer alır. Mahkeme'nin bu
konudaki bakış açısı, İskoç Ritine bağlı 33. dereceden mason olan
Hugo Black'ın 10 Şubat 1947 yılındaki bir açıklamasında özetlenmiştir.
Black şöyle demiştir: "Anayasada bir dinin devlet eliyle tesis edilmesini
yasaklayan madde, gerçekte din ile devlet arasında kalın bir duvar
örülmesini gerektirmektedir."
Yüksek Mahkeme'nin bu sekülerizm misyonunun en
büyük destekçisi ise yıllardır ADL'dir. İki ADL üyesi, Jill Donnie
Snyder ve Eric K. Goodman'ın kaleme aldıkları Friend of the Court,
1947-1982 adlı kitapçıkta da açıkça belirtildiği gibi ADL "din ve
devlet arasındaki kalın duvar"ın başta gelen savunucusudur ve Mahkeme'nin
dini toplum hayatından çıkarmaya yönelik uygulamalarının hepsini
büyük bir heyecanla desteklemektedir. Hatta kitapçıkta yazıldığına
göre, ADL sözkonusu "duvarın daha da kalınlaşmasından" yanadır.
Okullardaki din derslerinin kaldırılması ve benzeri uygulamaların
başta gelen savunucusu olan örgüt, çok defalar "ispiyonculuk" görevini
de üstlenmiş ve laikliğe aykırı bulduğu yerel bazı uygulamaları
Yüksek Mahkeme'ye şikayet etmiştir. ADL, Hıristiyanlığı toplum yaşamından
çıkarmak için bu denli uğraşırken, bir yandan yeni türeyen bir takım
sapkın dini akımlara da var gücüyle destek olmaktadır. Dindarların,
bu örgütü "Amerika'yı paganlaştırmak"la suçlamalarının nedeni budur.57
Masonluk ve başta ADL olmak üzere Yahudi lobisi, Amerika'nın "zinde
güçleri" konumundadırlar...
Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasındaki İttifak'ın Amerika'yı
daha da sekülerleştirmek istemelerindeki amaç açıktır. Amerika'nın
bir "hıristiyan" toprağı olmasını değil, adı konmamış da olsa bir
"Yahudi toprağı" olmasını hedeflemektedirler. Aslında, sekülerizmin,
ya da daha yerinde bir ifadeyle Yeni Seküler Düzen'in (Novus Ordo
Seclorum) üretilmesindeki gerçek amacın bu olduğunu söyleyebiliriz.
2. bölümde İttifak'ın hıristiyan dini otoritesine karşı giriştiği
uzun savaşı ve bu savaşın bir parçası olarak ürettiği sekülerizmi
incelemiştik. Amerika'da ya da başka bir yerde yapılan "daha da
sekülerleşme" hareketleri, bu büyük planın, tüm dünyayı kapsayan
bir Yahudi egemenliğini öngören Mesih Planı'nın birer parçasıdır.
Yahudi egemenliği, bu egemenliğe temel prensipleri nedeniyle karşı
çıkacak olan diğer dinleri tasviye etmeye çalışmaktadır.
Ancak burada ilginç bir istisnanın varlığından söz etmek gerekiyor:
Yahudi egemenliği, genel olarak diğer dinlerin zayıflatılmasını
gerektirirken, bazı Hıristiyan mezhepleri bu kuralın dışında kalmaktadır.
Çünkü bu Hıristiyan, daha doğrusu Protestan mezhepleri, Yahudilik'ten
etkilenmiş, Yahudi dini kaynaklarını benimsemiş ve Yahudi dünya
egemenliği hedefini de onaylamış durumdadırlar. Kitabın önceki bölümlerinde,
en başta Püritenlik ve onun türevleri olan bazı Hıristiyan mezheplerinin
Yahudilere olan ilginç bağlılığına ve Mesih Planı'na verdikleri
desteğe değinmiş, bu mezheplere bağlı kişilerin "Hıristiyan Siyonistler"
sıfatını kazandıklarını görmüştük.
İşte Yahudi egemenliğine engel çıkarmayan, aksine onu destekleyenler,
sözkonusu "Hıristiyan Siyonistler"dir. Ve bu "judaizer" mezheplere
bağlı olanlar, geçmişte Mesih Planı'nı destekledikleri gibi bugün
de desteklemektedirler. Amerika'nın üzerindeki Yahudi egemenliğinin
önemli bir boyutu da budur.
Dolayısıyla şimdi, modern Hıristiyan Siyonistleri ya da bir başka
deyişle çağdaş Püritenleri incelemek gerekmektedir.
Amerika'nın Çağdaş Püritenleri
Siyasi Siyonizmin ilk büyük önderi olan Theodor Herzl, ilk siyonist
Kongre'yi 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde toplamıştı. Bu
ilk kongrenin ardından hızla gelişen Siyonist hareket, 3. bölümde
incelediğimiz gibi önündeki engelleri bertaraf ederek hedefine,
yani Yahudi Devleti'ne yürüdü.
1985 Ağustosunda yine Basel'de, yine ilk kongrenin yapıldığı salonda
bir Siyonist Kongre daha yapıldı. Oldukça geniş kapsamlı olan kongreye
27 ayrı ülkeden 589 delege katıldı. Ancak bu kongrenin, Theodor
Herzl'in düzenlediği ilk Siyonist Kongre'den önemli bir farkı vardı.
İlk Siyonist Kongre'ye katılanların tümü Yahudiydi; oysa ikincisinde
çok az Yahudi vardı. Çünkü Kongre'nin adı "I. Hıristiyan Siyonist
Kongresi"ydi, Kudüs Uluslararası Hıristiyan Elçiliği tarafından
düzenlenmişti ve katılımcıların da büyük bölümü hıristiyandı...
Üç gün süren kongrenin sonucunda bazı tavsiye kararları alındı.
Bunlar arasında, tüm dünya Yahudilerinin İsrail'e göç etmeye çağrılması
ve İsrail'in 1967'de işgal etmiş olduğu Batı Şeria'yı resmen ilhak
etmesi talebi yer alıyordu. Kısacası, Hıristiyan Siyonistler, Siyonizmin
daha da ileri gitmesini, işgal ettikleri toprakları daha fazla "Yahudileştirmesini"
talep ediyorlardı. Bir ara dinleyici sıralarında oturan ılımlı bir
İsrailli, ayağa kalkarak son cümledeki ifadenin biraz yumuşatılmasında
yarar olabileceğini, çünkü İsrail halkının da yaklaşık üçte ikisinin
Batı Şeria'nın ilhakına karşı olduğunu söyledi. Bunun üzerine öfkelenen
Uluslararası Hıristiyan Elçiliği temsilcisi Van der Hoeven, şöyle
bağırdı: "İsraillilerin ne düşündüğü umurumuzda değil; biz Tanrı'nın
ne söylediğine bakarız. Ve Tanrı, o toprakların Yahudilerin malı
olduğunu söylüyor."
Kısacası kraldan daha çok kralcı kesilen "Hıristiyan Siyonistler",
İsraillilerden daha da radikal birer Siyonist durumundaydılar. Bu
kuşkusuz oldukça garip bir durumdu ve ortaya pek çok soru işareti
atıyordu.
Prophecy and Politics: Militant Evangelists on
the Road to Nuclear War adlı kitabında Basel'deki sözkonusu Siyonist
kongreyi üstte verdiğimiz detaylarıyla anlatan Amerikalı bayan gazeteci
Grace Halsell, bu soru işaretlerine önemli cevaplar bulmaktadır.
Amerika'daki köktenci Protestan cemaatlerinin (Evanjelikler) dini
kaynaklarda, özellikle de Eski Ahit'te (Muharref Tevrat) yer alan
kehanetleri siyasi olayları tanımlamak için nasıl kullandıklarını
araştıran yazar, kitabının büyük kısmında Amerika'daki Evanjelikler
ile İsrail ve İsrail lobisi arasındaki ittifakı inceler.58
Evanjelizm, sözlük anlamı yönünden, Kutsal Kitap'a yönelmek, dönmek
anlamını taşır. Terim ilk kez Protestan Reformu sırasında Luther
ve onun bağlıları için kullanılmıştır. Ancak bugün için evanjelizm,
Amerika'daki hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir.
20. yüzyıl başında ABD'de Protestanlar arasında liberaller ve tutucular
ayrımı başgöstermiş, tutucular kendilerine önce "fundamentalist"
(köktenci) adını vermiş, sonraları da Evanjelikler olarak tanımlanmaya
başlamışlardır. Bu nedenle, Amerika'daki Evanjeliklerin, pek çok
yönden, ülkenin kurucusu olan tutucu Protestan mezhebi Püritenlerin
bir devamı oldukları söylenebilir.
Püritenlerin Yahudilere ve Siyonizme olan ilginç bağlılıkları ise
çağdaş Evanjelikler için aynı derecede geçerlidir. Bugün Amerika'da
40 milyonun üzerinde Evanjelik Protestan vardır ve bunlar, Eski
Ahit'in; Yahudilerin Tanrı'nın Seçilmiş Halkı olduğu, Kutsal Topraklar'ın
Yahudilerin malı olduğu, Yahudilerin Mesih'in gelişi ile birlikte
bir dünya egemenliğine ulaşacakları gibi hüküm ve kehanetlerini
tamamen kabul ederler. Bu nedenle de, bu konuda kendilerine düşen
en büyük misyonun, Yahudilerin egemenliğine destek olmak olduğunu
düşünürler. Bu desteğin en pratik yöntemi, Amerika'nın İsrail'e
yaptığı dış yardımı desteklemektir.
Grace Halsell, Prophecy and Politics'te, Amerika'daki Evanjelik
cemaatlerin, günümüz politik olaylarını Eski Ahit'e göre yorumlamaların
ve bu noktadan hareketle İsrail'e destek olmalarını konu edinir.
Hal Lindsey, Jerry Falwell, Jimmy Swaggart, Pat Robertson gibi Evanjelik
liderlerinin, savundukları ve cemaatlerine verdikleri bakış açısını
şöyle özetler:
Lindsey, Falwell, Swaggart ve Robertson'ın ve
40 milyonu aşkın Evanjelik fundamentalistin savundukları inanç sistemi,
Kutsal Kitap'ta anlatılan Siyon toprağı ve çağdaş İsrail devleti
üzerinde odaklanmaktadır. Ve bunlar, Eski Ahit'teki tarihsel Siyon
toprağı ile çağdaş İsrail Devleti'ni aynı şey saymaktadırlar.59
Halsell, Evanjelik cemaatlerin Kutsal Topraklar'a düzenlediği turlara
katılmış, onlarla uzun röportajlar yapmış ve sahip oldukları inanç
sistemini ayrıntılı bir biçimde analiz etmiştir. Kitap boyunca vurgulanan
önemli nokta şudur: Hıristiyan Evanjelikler; kendilerini "Tanrı'nın
Seçilmiş Halkı" olarak gören, diğer tüm ırklardan üstün olduklarını,
onları yönetme hakkına sahip bulunduklarını ve Mesih'in gelişiyle
birlikte bunu gerçeğe dönüştürüp bir dünya egemenliği elde edeceklerine
inanan Yahudilerle tümüyle aynı inanca sahiptirler. Yahudilerin
üstün olduklarını kabul etmekte, kendilerini ise onlara destek olmakla
yükümlü kişiler olarak görmektedirler. Halsell, Evanjelik cemaatlerinin
önde gelen isimlerinden biri olan John Walvoord'un bu konuda kendisine
söylediklerini aktarıyor:
Walvoord, bana tüm Evanjeliklerin inandığı şeyi
şöyle açıkladı; Tanrı, tüm insanlara aynı şekilde bakmamaktadır.
İnsanları iki kategoriye ayırır; Yahudiler ve Yahudi-olmayanlar.
Tanrı'nın bir dünyevi bir de uhrevi olan iki planı vardır. Dünyevi
olan Yahudiler içindir. Uhrevi olan ise yeniden-doğmuş (Evanjelik)
Protestanlar içindir. Öteki insanlar, örneğin budistler, Müslümanlar
ya da Evanjelik olmayan insanlar, Tanrı için önem taşımazlar.60
Bu ilginç inanca göre, Yahudiler Tanrı'nın Seçilmiş Halkı'dır ve
onlar için dünya egemenliğini öngören ilahi bir plan hazırlanmıştır.
Evanjelikler ise bu plana destek olacaklar ve kendileri için gerçek
kurtuluş ahirette gerçekleşecektir. Yahudiler için kurulmuş olan
plan ki Evanjeliklerin "ilahi" sandıkları bu plan, kitabın başından
beri incelediğimiz, Kabalacılar tarafından hazırlanmış olan Mesih
Planı'ndan başka bir şey değildir Mesih'in gelişiyle amacına ulaşacaktır.
Mesih geldiğinde Yahudiler ve onlara destek olan Evanjelikler bir
yanda, "Yahudilerin düşmanları" (ki bu en başta Müslümanları içermektedir)
öteki yanda yer alacak, iki taraf arasında büyük bir savaş, Armagedon,
yaşanacak ve Yahudiler bunu kazanarak bir dünya egemenliği elde
edecektir.
Grace Halsell, kitabında Evanjeliklerin sahip olduğu bu garip inancın
çarpıcı bir örneğini, Georgia'lı bir finans yöneticisi olan "Brad"le
yaptığı uzun görüşme ile aktarır (Brad'in soyadı isteği üzerine
verilmemiş). Halsell, Brad'den aldığı cevapların, Amerika'daki 40
milyonu aşkın evanjeliğin sahip olduğu inancı en iyi şekilde özetlediğini
söylüyor. Halsell, bu "prototip" Evanjelikle olan diyaloğunu şöyle
aktarıyor:
... Bir gün İsrail'deki kutsal bölgelere düzenlenen tur sırasında
Brad ile olan sohbetimiz, onun iç geçirerek 'keşke Yahudi doğmuş
olsaydım!' demesi ile kesildi... Bunun üzerine, ona Tanrı'nın Yahudilere
diğer insanlardan daha farklı bakıp bak-
madığına yönelik bir soru sordum. 'Elbette' dedi, Tanrı'nın evreni
yarattığını ve sonra özel kutsayışını yalnızca Yahudilere verdiğini
söyledi. Bu nedenle, ona göre, Yahudiler diğer insanlardan farklı
ve onlardan üstündüler. Brad daha sonra tüm Kutsal Topraklar'ın
da Tanrı tarafından Yahudilere verildiğini söyledi ve bununla ilgili
Eski Ahit ayetlerini gösterdi. Tekvin bölümünün 15. babındaki 18.
ayeti de okuyarak 'Mısır nehrinden Fırat'a uzanan tüm toprakların
Yahudilere ait olduğunu anlattı... Daha sonra Brad'e, Eski Ahit'teki
antik İsrailoğulları ile bugünkü İsrail Devleti'nin aynı şey olup
olmadığını sordum. Şu cevabı verdi: 'Elbette, 3.000 ya da daha da
fazla bir süre önce kurulan İbrani milleti ile 1948'de kurulmuş
olan Yahudi Devleti tamamen aynı şeydir. Kutsal Kitap, İsrail'in
yeniden kurulacağını haber verir ve 1948'de gerçekten de kurulmuştur.
Bu, Kutsal Kitap'a olan inancımızı güçlendirir.' ... Brad, insanlığın
Yahudiler ve Yahudi-olmayanlar olarak iki ayrı ırka bölündüğü ve
Tanrı'nın da her zaman Yahudilerin tarafında olduğu konusunda son
derece ısrarlıydı ve yolculuk boyunca beni buna ikna etmeye çalıştı...
Bir defasında aynen şunları söyledi: "Yahudi-olmayan, pagan (putperest)
anlamına gelir; dünyada yalnızca paganlar ve Yahudiler vardır. Ve
ben de pagan olmak istemiyorum'... Bunun üzerine ona neden kendisinin
ve diğer Evanjeliklerin topluca Yahudiliği seçmediklerini sordum,
hıristiyan yerine Yahudi olsalar daha rahat etmezler miydi?... Bana
'hayır' cevabını verdi, 'hıristiyanlar olarak bizim görevimiz, Yahudilere
destek olmak, onlara her hareketlerinde yardım etmek, onlara her
hareketlerinde destek olmak'.
Bu nedenle Brad, İsrail'in her türlü politikasını
desteklemeye kararlıydı. Örneğin İsrail'in Lübnan'ı işgalinin tamamen
haklı bir operasyon olduğu düşüncesindeydi. 'Aldıkları Arap toprakları,
onlara Tanrı tarafından verilmiş topraklardır' diyor ve ekliyordu,
'daha fazlasını da almalılar'. Ona 'İsrail'in Lübnan işgali Kutsal
Kitap'ta yer alıyor mu?' diye sorduğumda da şöyle dedi: 'Evet, bu
kehanetin bir parçasıydı'.61
Grace Halsell'in aktardığı bu Evanjelik teolojisi, Martin Luther
ile başlayan büyük dönüşümün, Mesih Planı'ndaki misyonunu yeterince
yerine getirdiğini gösteriyor. Kitabın ilk iki bölümünde, Protestanlığın,
Yahudiler ve onlarla İttifak içindeki Tapınakçı/masonlar tarafından
bilinçli olarak üretildiğini, Luther'in başlattığı Eski Ahit'e dönüş
hareketinin gerçekte Mesih Planı'nın bir parçası olduğunu incelemiştik.
Püritenlikle birlikte zirveye Eski Ahit'e dönüş hareketi, Yahudi
önde gelenlerine gönülden destek olan, Mesih Planı'nın gerçekleşmesi
için gönüllü yardımcılık yapan bir grup hıristiyan oluşturmuştu.
Günümüzdeki Evanjelikler, Mesih Planı tarihinin dönüm noktası olan
Protestanlığın gerçekten de Plan'a büyük katkıda bulunduğunu göstermektedir.
Durum o denli ilginçtir ki, Evanjelikler, Kabalacıların Mesih'i
getirmek için gerçekleştirmeye çalıştıkları kehanetlere tamamen
bağlanmışlardır. Kitabın önceki bölümlerinde, Kabalacıların Mesih'in
gelişi için kutsal kaynaklarda yer alan kehanetleri yerine getirmeye
karar verdiklerini ve böylece 500 yıllık Mesih Planı'nı uygulamaya
koyduklarını inceledik. Bu yüzyıl, bu kehanetlerin en sonuncularının
gerçekleşmesine sahne oldu. İsrail devletinin kurulması, Kabalacılar
tarafından "Mesih'in ayak sesleri" olarak yorumlanmıştı. Kudüs'ün
ele geçirilmesi bir başka kehanetin yerine getirilmesiydi. Gerçekleştirilmesi
gereken son kehanet ise SüleymanTapınağı'nın yeniden inşasıydı (bkz.
"Giriş").
Evanjelikler de tüm bu kehanetleri aynı Kabalacıların ve diğer
Yahudilerin yorumladığı gibi yorumlamakta, aynı Yahudiler gibi kehanetlerin
gerçekleşmesi ile birlikte Mesih'in geleceğine inanmakta ve bu kehanetleri
gerçekleştirmeleri için Yahudilere her türlü desteği vermeleri gerektiğini
düşünmektedirler. Grace Halsell, "Brad"in Mesih'in gelmesi için
gereken kehanetlerle ilgili sözlerini şöyle aktarıyor:
Kendisine Mesih'in gelişinden önce neler olması
gerektiği sorulduğunda Brad şöyle cevap verdi: 'Birinci şart, Yahudilerin
Filistin toprağına dönmeleri, ikinci şart ise burada bir Yahudi
devleti kurulmasıdır... İsrail Devleti'nin kurulması ve Yahudilerin
kendilerine Tanrı tarafından verilmiş olan topraklara geri dönmesi,
bizler için Mesih'in gelişinin çok yakın olduğunu ve Tanrı'nın kutsal
planının işlemekte olduğunun açık bir alametiydi. Benim açımdan,
İsrail Devleti'nin kurulması, modern tarihin en önemli gelişmesidir,
son zamanın ("ahir zaman") başladığının açık bir göstergesidir çünkü.
Tanrı bize 1967'de bir işaret daha verdi. Bu işaret, Tanrı'nın Yahudilere
Araplar karşısında zafer vermesi ve Yahuda ve Samiriye (Batı Şeria)
ile Kudüs'ün eski şehir kısmını Yahudilerin egemenliğine sokmasıydı.
2000 yıldır ilk kez Kudüs Yahudiler tarafından kontrol ediliyordu.
Bir kez daha Kutsal Kitab'ın kehanetlerinin doğruluğuna inandım.62
Evanjelikler Mesih Planı'na Kabalacılar ve öteki Yahudiler kadar
bağlı olduklarına göre, Plan'ı gerçekleştirmek için de onlar kadar
çaba göstermektedirler. Ancak Evanjeliklerin Plan'daki rolü, doğrudan
uygulama yönünde değildir, daha çok "lojistik" destek vermektedirler.
Brad'in, "hıristiyanlar olarak bizim görevimiz, Yahudilere destek
olmak, onlara her hareketlerinde yardım etmek, onlara her hareketlerinde
destek olmak" derken söylediği gibi Evanjeliklerin misyonu Yahudilere
destek olmaktır. Nitekim uzunca bir süredir bu misyonu başarı ile
yerine getirmektedirler.
İsrail Lobisi ve Evanjeliklerin Politik İttifakı
Noam Chomsky, Türkçe'ye Kader Üçgeni adıyla çevrilen önemli kitabında,
Amerika'daki Yahudi lobisinin gücünün önemli bir özelliğine dikkat
çeker: Amerika'daki İsrail yanlıları, yalnızca Amerikalı Yahudilerden
oluşmamaktadır. Aksine, İsrail'i ısrarlı bir şekilde destekleyen
büyük bir Yahudi-olmayan çoğunluk vardır. Chomsky, şöyle diyor:
Öncelikle, Seth Tillman'ın 'İsrail lobisi' dediği
olgunun Amerikalı Yahudi toplumu ile sınırlı olmadığı belirtilmeli.
Bu olgu, liberal zihniyetin büyük bir bölümü nü, sendika liderlerini,
dinsel fundamentalistleri, içeride devlet öncülüğündeki yüksek teknolojili
üretim (yani askeri üretim) ile dışarıda askeri bakımdan tehdit
kar ve maceracı, bunun yanında bu kategorileri yatay kesen ateşli
ve savaşmaya hazır her renk sırmadan apoletleriyle güçlü devlet
aygıtından yana 'tutucular'ı kapsamaktadır.63
Chomsky, İsrail yanlısı Amerikalıları bu dört kategoride topladıktan
sonra, Evanjeliklerin İsrail'e destek olmasının ardındaki mantığa
da değinir. Ona göre Evanjeliklerin bu tutumunun iki nedeni vardır.
Birincisi, az önce değindiğimiz teolojik nedenlerdir (Eski Ahit
kehanetleri, Yahudilerin "Seçilmiş Halk" olduğu safsatası vs.).
İkincisi ise iki tarafın da özellikle son dönemlerde ortak bir düşmana
sahip olmalarıdır. Ortak düşman, İslam'dır. Chomsky şöyle diyor:
Evanjeliklerle Siyonistlerin iki temel noktada
yakınlığı sözkonusuydu (birincisi Evanjeliklerin dini inançları)...
İkincisi ve dolaylı olanı ise Evanjeliklerin İslam'la ilgili yorumlarıydı:
Arap halkın esaretinden, dünyadaki antisemitizmin büyük bölümünden
ve İsrail karşıtı hissiyattan, Tanrı'nın adını kirleten İslam sorumluydu.64
Amerika'daki Evanjelik Protestanların Yahudi
lobisi ile kurmuş oldukları ittifak, İsrail lobisini konu edinen
hemen her kaynakta vurgulanır. Evanjelik liderler, İsrail'e yapılan
Amerikan yardımının artarak sürmesinde önemli bir pay sahibidirler.
Yardımın yanısıra, İsrail'in bir tabu haline getirilmesi, İsrail'i
eleştirmenin imkansız hale sokulmasında da Evanjelik propagandanın
büyük bir rolü vardır. Evanjeliklerin en önemli liderlerinden biri
ve Amerika'daki dini tutuculuğun sembolü olan Moral Majority (Ahlaki
Çoğunluk) adlı kurumun yöneticisi olan Jerry Falwell, Püriten teolojisindeki
"judaizer" geleneği politikaya aktararak şöyle demektedir: "Sanmıyorum
ki Amerika İsrail'e sırtını dönsün ve sonra da ayakta kalmaya devam
edebilsin. Diğer milletler İsrail milletine nasıl davranıyorsa,
Tanrı da onlara öyle davranır." 65
Falwell'in söylediklerinin anlamı açıktır; Amerika eğer Tanrı'nın
desteğini yanında bulmak istiyorsa, İsrail'e destek olmak zorundadır.
Amerika'nın "bekasını" İsrail'e verdiği desteğe endeksleyen bu düşünce,
oldukça etkilidir ve 40 milyonu aşkın evanjeliğin yanında diğer
Amerikalı Protestanları bile kimi zaman etkileyebilmektedir. Bir
başka Evanjelik lider Mike Evans, "İsrail, Amerika'nın Yaşamını
Sürdürebilmesinin Anahtarı" (Israel, America's Key to Survival)
adlı televizyon programları hazırlamış ve malum evanjelik edebiyatını
milyonlara aktarmıştır. Benzeri televizyon programları, radyo yayınları,
Evanjeliklerin çıkardığı çok sayıda dergi ve gazete, sözkonusu telkini
Amerikan toplumuna enjekte etmektedir. Evanjelikler, Kongre, Beyaz
Saray ve resmi kademelerde de etkindirler ve tamamen İsrail yanlısı
bir faaliyet göstermektedirler. Evanjelik Kongre üyeleri ile AIPAC
üyesi Yahudi Kongre üyeleri arasında İsrail'e sadakat konusunda
hiçbir fark yoktur. Ve Evanjeliklerin de amacı, aynı AIPAC ve diğer
Yahudi örgütleri gibi İsrail-yanlısı olmayan insanların seçilmesini
engellemektir. Jerry Falwell, İsrail'de yaptığı bir konuşmada, "İsrail
yanlısı olmayan hiçbir adayın Amerikan Kongresi'ne seçilemeyeceği
günler çok yakındır" demiştir.
Evanjelikler, İsrail'in işgal politikasını da
şimdiye dek ısrarla desteklemişlerdir. Bazıları daha da ileri giderek,
İsrail'den, daha fazla toprak işgal ede rek tüm Vaadedilmiş Topraklar'ı
egemenlik altına almasını istemişler, örneğin Jerry Falwell, 6 Şubat
1983'te yaptığı bir konuşmada İsrail'in Nil ve Fırat nehirleri arasında
kalan tüm toprakları işgal etmesini "rica" etmiştir. Falwell'in
konuşmasında, İsrail'in kısmen işgal etmesini istediği ülkeler arasında,
Irak, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan Mısır, Sudan vardır; Ürdün,
Lübnan ve Kuveyt'in ise tamamen işgal edilmesi sözkonusudur. Falwell,
bu ilginç işgal kehanetinin ardından da şöyle demiştir: "Tanrı,
kendisi için değerli olanı (yani İsrail'i) desteklediğimiz için,
Amerika'yı kutsamıştır." 66
Tüm bu ilginç demeçlerin sahibi olan, "kraldan
çok kralcı" olan Moral Majority lideri Falwell, İsrail liderleri
ile çok yakın ilişkilere sahiptir. Geçmişte özellikle Likud liderleri
Menahem Begin ve Yitzhak Şamir ile çok yakın olan Falwell, Siyonizme
yaptığı hizmetler adına Begin'den Vladimir Jabotinsky Madalyası
almıştır (Jabotinsky: sağ kanat Siyonizmin kurucusu, Likud Partisi'nin
ideolojik öncüsü.) Falwell, dünyada bu madalyayı alan ilk "goyim",
yani Yahudi-olmayandır. Bu arada, Falwell'in İsrail'e bu denli ilginç
bir destek vermesinin nedenleri arasında, temsil ettiği dini akımın
teolojisi yanında, kişisel çıkarlarının da rol oynadığı söylenebilir.
Çünkü İsrailliler, Falwell'in ve diğer Evanjelik liderlerin hizmetlerini
karşılıksız bırakmamaktadırlar. Grace Halsell, bir makalesinde,
eski Likud hükümetindeki Savunma Bakanı Moşe Arens'in, Falwell'e
özel bir jet uçağı "hediye ettiğini" yazar.67
Falwell'in performasının nedenlerinden biri, aldığı bu ve benzeri
"rüşvet"lerdir bir başka deyişle...
Evanjeliklerin ABD içindeki politik güçleri ve
dolayısıyla da İsrail'e destek olabilme yetenekleri giderek artmaktadır.
1980'li yıllarda Jerry Falwell'in önderliğindeki Moral Majority,
Evanjeliklerin en güçlü siyasi organizasyonuydu. 80'lerin sonunda
Moral Majority yönetimi bazı mali skandallara karışınca bu örgüt
dağıldı ve hemen ardından Evanjelikler bu kez de Christian Coalition
adlı örgütü kurdular. Cumhuriyetçi Parti içinde önemli bir desteğe
sahip olan ve ülke içinde büyük bir örgütlenme oluşturan Christian
Coalition, Amerika'nın en güçlü siyasi organizasyonlarından biri
haline gelmiş durumda.68
Armagedon'a Doğru!...
Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the
Road to Nuclear War'da (Politika ve Kehanet: Militan Evanjelikler
Nükleer Savaş Yolunda), adında da anlaşıldığı gibi Evanjeliklerin
nükleer savaş hesaplarını yoğun olarak vurgular. Bu nükleer savaş,
Kitab-ı Mukaddes'te Armagedon olarak adlandırılan savaştır.
Evanjeliklerin teolojik Siyonizm inancında Armagedon beklentisi
önemli bir yer tutar. Eski Ahit'e göre, kıyametten bir süre önce,
Mesih'in gelişiyle birlikte Mesih'e tabi olan Yahudiler ve onların
düşmanı olan "goyim" arasında büyük bir savaş, bir Armagedon, yaşanacak,
Yahudiler büyük kayıplara rağmen bu savaşı kazanacak ve yeryüzünün
egemenliğini ele geçireceklerdir. Evanjelikler, Armagedon'un çok
yakın olduğunu, bu büyük savaşın içinde bulunduğumuz insan nesli
tarafından görüleceğine inanırlar. Onlara göre, bugünkü İsrail ordusu,
yakında Armagedon'da "goyim" ile savaşacak olan ordudur. Dolayısıyla
İsrail'in askeri gücünü artırmak için ellerinden geldiği kadar çalışmaları
gerektiğine inanırlar. Özellikle de İsrail'in nükleer gücüne önem
verirler; çünkü Armagedon'un büyük ölçüde nükleer bir savaş olacağı
düşünülmektedir.
Soğuk Savaş'ın bitimine kadar, Evanjelikler, Armagedon'un Rusya'nın
önderliğindeki bir Arap koalisyonu ile İsrail arasında geçeceğini
düşünüyorlardı. Nedeni basitti; İsrail'in önceki savaşları özellikle
Altı Gün ve Yom Kippur savaşları Sovyet destekli Arap devletleriyle
olmuştu. Ancak 1990'ların hemen başında Soğuk Savaş bitti ve Rusya
anti-İsrail cephenin sponsorluğunu kesin olarak bıraktı. Araplar
da, özellikle son FKÖ-İsrail anlaşması ile, bir bütün olarak İsrail
aleyhtarı olmadıklarını gösterdiler. Bu nedenle Armagedon için biçilen
yeni düşman, İsrail'e karşı oluşan ve liderliğini İran'ın yaptığı
İslami cephedir. Evanjelikler, İsrail ile Müslümanlar arasında nükleer
bir savaş beklemekte ve İsrail'in silahlanma politikasını, özellikle
de nükleer programını bu hedefe uygun olarak desteklemektedirler.
Bu satırları okuyan birisi, tüm bu Armagedon hikayesinin yalnızca
bazı radikaller tarafından kabul gören marjinal bir batıl inanç
olduğunu sanabilir. Oysa durum hiç de böyle değildir ve zaten sorun
da budur. Armagedon'la ilgili olarak saydığımız beklentiler, tüm
Evanjelikler ve Evanjelik teolojisinden etkilenen diğer bazı Protestanlar
tarafından benimsenmektedir. Bu nedenle de, Amerikan devlet aygıtı
içindeki pek çok üst düzey görevli, pek çok Kongre üyesi ya da hükümet
yetkilisi, Armagedon inancına sıkı sıkıya bağlıdır. Hatta, bu inanç,
Amerikan sisteminin en tepesinde, Beyaz Saray'a bile ulaşmıştır;
1980-1988 arasında Beyaz Saray'da oturan Ronald Reagan, "Armagedoncu"ların
başında gelmektedir.
Grace Halsell, kitabının Reagan: Arming for a
Real Armageddon (Reagan: Gerçek Bir Armagedon İçin Silahlanma) başlıklı
bölümünü Başkan'ın Armagedon teolojisine olan inancına ve bu inancın
onun dış politika kararları üzerindeki etkisine ayırır. Evanjelik
bir ailede yetişen Reagan, Evanjelik teolojisinin temelinde yer
alan Seçilmiş Halk, Mesih, Vaadedilmiş Toprak gibi kavramlara olana
bağlılığını yaşamı boyunca korumuştur. Halsell, Reagan'ın yakın
çevresiyle sık sık bu konuları konuştuğunu ve M. Tevrat'tan ayetler
göstererek Armagedon'un ve Mesih'in gelişinin çok yakın olduğundan
söz ettiğini yazar. Jerry Falwell'le yakın ilişkileri olan Başkan,
bir keresinde ona, "Jerry, sık sık hızla Armagedon'a doğru ilerlediğimizi
hissediyorum" demiş, 1980'deki seçim kampanyası sırasında da Evanjelik
lider Jim Baker'la yaptığı sohbet sırasında, "Armagedon'u görecek
olan nesil, bizim neslimizdir" kehanetinde bulunmuştu. Bu inançlarını
Yahudilerle de paylaşıyordu; 1983 Kasımında AIPAC'in yöneticilerinden
Tom Dine'a telefon etmiş, ona Armagedon'la ilgili olarak inandıklarını
anlatmış, Eski Ahit'te hikayeleri anlatılan İbranilerin, bugünkü
İsrail'le özdeş olduğunu söylemişti.69
Amerikalı Yahudi yazar Robert I. Friedman da
Zealots for Zion adlı kitabında Reagan'ın sözkonusu inançlarına
yer verir. Friedman'ın aktardığına göre, Başkan, Beyaz Saray'da
bulunduğu 8 yıl boyunca da Armagedon inancına bağlılığını korumuştur.
Reagan yönetiminden Robert McFarlane, Başkan'ın anti-füze savunma
sistemine olan ilgisinin asıl olarak Armagedon beklentilerinden
kaynaklandığını söylemektedir. Frank Carlucci ve Caspar Weinberger
ise bir gün Başkan'la nükleer silahların önemi üzerinde konuşurken,
ondan Armagedon'la ilgili uzun bir vaaz dinlemişlerdir. Reagan,
5 Mayıs 1989'da ise biyografisini yazan Lou Cannon'a, İsrail'in
Tapınak Dağı (şu anda üzerinde Mescid-i Aksa'nın bulunduğu, eski
Süleyman Tapınağı'nın yeri) üzerindeki egemenliğinin, Armagedon'un
yakınlığının önemli bir alameti olduğunu anlatmıştır.70
Ronald Reagan; İsrail'i Armagedon
için silahlandırmak gerektiğine ve Mesih'in gelişinin yakın
olduğuna inanıyordu.
|
Dolayısıyla Reagan, Eski Ahit hükümlerine sıkı sıkıya bağlıydı,
Yahudilerin Seçilmiş Halk olduklarına ve tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın
da onlara ait olduğuna inanan bir Evanjelik, bir "judaizer"dı. Bu
konuda o denli profesyoneldi ki, Mesih'in gelişi için gerekli olan
tüm kehanetleri ayrıntılı olarak incelemiş ve Mesih Planı'nın bir
kronolojisini çıkarmıştı. ABD Başkanı, kitabın başından bu yana
incelediğimiz Mesih Planı'nı, Kabalacılar'ın birbiri ardına gerçekleştirdikleri
kehanetleri, önde gelen Evanjelik liderlerden Harald Bredesen'e
şöyle anlatmıştı:
İlk önce, Yahudiler, dünyanın dört bir yanına
dağıtılacaklardı. Ancak bunu yapmakla Tanrı'nın işi bitmeyecekti.
Tanrı, Mesih'i yollamadan önce, bu kez aynı Yahudileri dünyanın
dört bir yanından toplayacak ve İsrail diyarına yerleştirecekti.
Bu Yahudilerin taşınmasının nasıl yapılacağı bile Eski Ahit kehanetlerinde
anlatılmıştır. Bazılarının gemilerle taşınacağı, bazılarının da
yuvalarına dönen güvercinler gibi gelecekleri söylenmiştir ki, bu
Yahudilerin gemiler ya da uçaklar yoluyla Vaadedilmiş Topraklar'a
taşınacağını gösterir.71
Reagan, bu açıklamasının ardından, bir başka Mesih kehaneti olan
Kudüs'ün ele geçirilmesinin, 1967'deki Altı Gün Savaşları ile gerçekleştiğini
hatırlatmıştı. Mesih'in gelişinin artık an meselesi olduğunu da
eklemişti.
Görüldüğü gibi Amerikan Başkanı, Mesih Planı'nın varlığının farkındaydı
ve işleyişini de büyük bir memnunlukla izliyordu. Bu nedenle de
Harald Bredesen, "Reagan'ın Tanrı'nın Ortadoğu ile ilgili amaçlarından
haberdar olduğu izlenimini edindim" demişti.
Reagan'ın bu Evanjelik inançları, onun Ortadoğu
politikasını da temelden etkiledi. Halsell'in yazdığına göre, Reagan'ın
Libya'yı bombalamasının nedenlerinden biri, bu ülkenin yakında Armagedon
sırasında İsrail'le savaşacağını düşünmesiydi. 1985 Ağustos'unda
bu konudaki düşüncelerini, California senatörü James Mills'e açarak,
M. Tevrat'ın Hezekiel bölümü 38. babında, inkarcı ulusların İsrail'e
saldıracağı ve Libya'nın da bunların içinde yer alacağının yazılı
olduğunu, bundan dolayı Libya'dan nefret ettiğini anlatmıştı.72
Reagan, yaklaştığına inandığı Armagedon için
İsrail'i silahlandırması gerektiğine de inanıyordu. Bu nedenle de
Yahudi Devleti'ne yapılan silah yardımını daha da yükseltti ve İsrail'in
nükleer programına da destek oldu. Gazeteci James Mills, Başkan'ın
pek çok politikasının bu "kutsal" amaca yönelik olduğunu, uyguladığı
ekonomik politikalarda bile, Armagedon'u göz önünde bulundurarak,
bazı kısıtlamalar yaparak İsrail'e yapılan yardım ve nükleer silahlanmaya
daha çok pay ayırdığını söylüyor.73
Ronald Reagan bir örnektir; Evanjelik kültürünün
Amerika'nın İsrail'e olan sadakatinde oynadığı rolü göstermekte,
Yahudi Devleti'nin bazı hıristiyanları nasıl kendi Mesih Planı için
kullandığını ortaya koymaktadır. Aslında bu hıristiyanların Siyonizme
verdikleri destek de Mesih Planı'nın bir parçası olarak yorumlanmalıdır;
çünkü Evanjelik teolojisinin çekirdeğinin 16. yüzyıldaki Protestan
Reformu sırasında Martin Luther gibi "gizli-Yahudi" ve Gül-Haç üyesi
kimselerce bilinçli olarak üretildiğini görmüştük. Bilinçli olarak
üretilmiş olan bu Yahudi-taraftarı Protestanlığın Mesih Planı'nda
kendisine biçilen rolü yerine getirdiğini, şu anda İsrail'de Likud
Partisi lideri olan Benjamin Netanyahu da 1986'daki bir konuşmasında
vurgulamış, "Siyonist rüyayı gerçeğe dönüştürmek için yapılan tarihi
işbölümü"nden söz etmişti. Sözkonusu işbölümü, Reagan örneğinde
olduğu gibi Amerikan devlet aygıtının en üst noktalarında bugün
de devam etmektedir. Grace Halsell, "Nil ve Fırat nehirleri arasında
uzanan tüm Vaadedilmiş Topraklar'ın Yahudilerin egemenliği altına
girmesi için her gün dua eden üst düzey Amerikalı hükümet görevlileri"nden
söz eder.74
Evanjelizm, Mesih Planı içindeki misyonunu korumayı sürdürmektedir.
Bunun bir başka örneği, Reagan'dan dört yıl sonra Beyaz Saray'a
oturan Bill Clinton'dır...
Clinton Yönetimi ya da
Amerika'nın İlk Goyim Olmayan Hükümeti!...
Önceki sayfalarda İsrail ve onun lobisinin Başkan Bush'la olan
ilginç ilişkisine; önceleri araları iyiyken sonradan kanlı-bıçaklı
düşman haline geldiklerine ve hatta Mossad'ın Bush'u öldürmeyi planladığına
değinmiştik. Bu çatışmanın doğal bir sonucu olarak, Lobi, 1992'deki
Başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti adayı Bill Clinton'a eğilim
gösterdi. Clinton da seçildiğinde İsrail'in istikrarlı bir dostu
olacağına dair tatminkar güvenceler verdi. 30 Haziran 1992'de Jewish
Leadership Council'de yaptığı konuşmada, "ben ABD ve İsrail arasındaki
dostluğun yeniden güçlü bir şekilde kurulmasının önemine inanıyorum
ve bunu gönülden istiyorum. Bush hükümeti zamanında bozulan ilişkiler
beni gerçekten çok üzmüştür" demişti. Bunun sonucunda, Lobi var
gücüyle onu desteklemeye başladı. Clinton'ın seçim kampanyasına
büyük miktarlarda Yahudi dolarları akmaya başlarken, bir yandan
da başta New York Times ve Washington Post olmak üzere, İsrail taraftarı
medya, Clinton'ı destekleyen ve Bush'u karalayan etkili bir kampanya
başlattı.
Bu kampanya Clinton'ın seçilmesinde önemli bir rol oynadı. Yeni
Başkan, Lobi'nin desteğiyle Beyaz Saray'a oturmuştu ve Lobi'nin
geleneğine göre, bu desteğin diyetini de ödemesi gerekiyordu. Nitekim
Clinton yönetimi, ilk günden itibaren Lobi'ye itaatkar olacağını
gösterdi. Hatta ilk günlerde AIPAC başkanı David Steiner'ın bu konudaki
bir ifadesi kamuoyuna sızmış ve Steiner istifa etmek zorunda kalmıştı.
O sıralar Hürriyet'in Washington muhabiri olan Sedat Ergin bu konuda
şunları yazıyordu:
Demokrat aday Bill Clinton'un secim zaferinden
en çok hoşnut olan kesimlerin arasında ABD'deki musevi lobisi yer
almaktadır... Musevi çevrelerde Clinton'a duyulan güvende Demokrat
yönetim kadrolarında İsrail'e yakın pek çok uzmanın görev alacağının
bilinmesi de her halde önemli bir faktördür. AIPAC'in başkanı David
Steiner, geçenlerde: 'Little Rock'ta (Clinton'un Karargahı) pek
çok adamımız var. Yeni yönetime adamlarımızı sokacağız' yolundaki
sözlerinin yer aldığı teyp bandının basına yansıması üzerine istifa
etmek zorunda kalmıştır. Clinton'un Bush yönetimiyle koordinasyonunu
sağlayan geçiş dönemi ekibinde (Transtion Team) dış politikadan
sorumlu olan üç yetkilinin hepsi musevi kökenlidir: Leon Fuerth,
Nancy Soderberg, Steve Solarz.75
AIPAC Başkanı, "Clinton'ın karargahında çok adamımız var, yeni
yönetime de adamlarımızı sokacağız" şeklindeki telefon konuşmasının
basına yansıması sonucunda belki istifa etmek zorunda kaldı ama
bir şey değişmedi. Lobi, gerçekten de Clinton yönetimine o zamana
dek görülmemiş sayıda adamını yerleştirdi. Clinton yönetiminde görev
alan Yahudilerin sayısı o kadar fazlaydı ki, bazı Yahudi dini otoriteleri,
bu hükümetin artık bir "goyim" (İbranice'de Yahudi-olmayanlar anlamına
gelir) hükümeti olmadığını, yani bir diğer deyişle bir Yahudi hükümeti
olduğunu açıkladılar. 1994 Ekiminde, Washington DC'deki Adath Yisrael
sinagoğunda Sabath konuşmasını yapan hahambaşı bu konuda şöyle konuşmuştu:
Amerikan tarihinde ilk kez olarak, artık diasporada yaşadığımız
hissine kapılmıyoruz. Çünkü ABD, artık bir goyim hükümeti tarafından
yönetilmemektedir; aksine yönetimin her kademesinde, her karar aşamasında
Yahudilerin büyük rolü vardır. Bu nedenledir ki, Yahudi şeriatında
'goyim yönetimi' kavramı ile bağlantılı olarak yer alan bazı kurallar,
ABD için yenibaştan gözden geçirilmelidir.
Adath Yisrael sinagoğu hahambaşısının bu sözleri,
İsrail'in günlük Ma'ariv gazetesinin 2 Ekim 1994 tarihli sayısında
Avinoam Bar-Yosef tarafından yazılan bir makalede yer almıştı.76
Avinoam Bar-Yosef, hahambaşının haklı sayılabileceğini, Clinton'ın,
hükümet kademelerinde, Başkan Reagan zamanında başlayan Yahudi etkisini
artırmaya yönelik atamaları çok daha ileri noktalara taşıdığını
söylüyordu. Bunun çok belirgin örnekleri vardı.
Yazıda, Clinton'a her sabah CIA tarafından aktarılan günlük brifingden
söz ediliyordu. Her sabah saat 6 civarında CIA merkezinden yola
çıkan uzmanlar, CIA'nın uluslararası istihbarat ağından ulaşan bilgilerin
kısa bir analizini 5-7 sayfalık bir rapor halinde Başkan'a sunuyorlardı.
Başkan ise bu raporları, 5 kişilik bir grupla tartışıp inceliyordu:
Başkan Yardımcısı Al Gore, Ulusal Güvenlik Danışmanı Anthony Lake,
Beyaz Saray Personel Şefi Leon Panetta, Yardımcı Ulusal Güvenlik
Danışmanı Samuel ("Sandy") Berger ve de Başkan Yardımcısının Ulusal
Güvenlik Danışmanı Leon Perth. Bu beş kişiden ikisi, Berger ve Perth,
birer Yahudiydi, hem de gerekli ırk bilincine sahip iki Yahudi.
Dış politika kararlarının oluşmasındaki en etkin organ olan Ulusal
Güvenlik Konseyi'nin durumu ise daha ilginçti. Burada Yahudilerin
"goyim"lere karşı ezici bir üstünlüğü sözkonusuydu; konseyin 11
üyesinden 7'si Yahudiydi. Avinoam Bar-Yosef'in yazdığına göre, Clinton
bu Yahudileri özellikle dış politikanın karar verme mekanizmasının
tepesine yerleştirmişti. Bu Yahudiler, Leon Perth'e ek olarak sırasıyla;
konseyin başkan yardımcısı olan Sandy Berger, Başkan'ın Ortadoğu
ve Güney Asya danışmanı Martin Indyk (daha sonra ABD'nin İsrail
Büyükelçisi oldu), Batı Avrupa danışmanı Dan Schifter, Afrika danışmanı
Don Steinberg, Latin Amerika danışmanı Richard Feinberg ve Asya
danışmanı Stanley Ross'tu.
Yazıda, bunun yanısıra, Clinton yönetiminin her kademesinde, sağlık
programları sorumlusundan basın ya da ekonomi danışmanına kadar,
Yahudilerin çok belirgin bir çoğunluğa sahip oldukları anlatılıyordu.
Clinton'ın Beyaz Saray'daki özel projeler danışmanı Rahm Emmanuel
bu Yahudilerin en ilginçlerinden biriydi; babası, 1940'lı yıllarda
Arap ve İngiliz hedeflerine Menahem Begin'in önderliğinde kanlı
saldırılar düzenleyen Siyonist terör örgütü Irgun'un üyesiydi. (Yazıda,
Amerika'daki "Yahudi gücü"nün ulaşmış olduğu zirvenin yalnızca hükümet
kademeleriyle sınırlı kalmadığı, Yahudilerin ve özellikle de "bilinçli"
Yahudilerin toplumu yönlendirebilecek her alanda büyük bir etkinliğe
sahip oldukları söyleniyordu. Medya, bu alanların başında geliyordu;
Avinoam Bar-Yosef'in yazdığına göre, gazete yazarlarının, editörlerinin,
sahiplerinin, popüler televizyon yorumcularının çarpıcı bir bölümü
Yahudilerden oluşuyordu. Ve bunlar son derece "bilinçli" Yahudilerdi;
Associated Press ya da Washington Post yöneticilerinin düzenli olarak
sinagoglara gittiklerine ve bu dini merkezlerde İsrail bayrağının
dalgalandırıldığına dikkat çekiliyordu. Ayrıca akademik çevrelerde
ya da film endüstrisindeki Yahudi etkinliği de olağanüstüydü).
Clinton Beyaz Saray'ında Yahudilerin ağırlığı o denli çarpıcıydı
ki, bir süre sonra, Beyaz Saray'da İngilizce'den çok İbranice konuşulduğu,
"good morning" yerine "şalom" dendiği söylentileri dolaşır oldu.
Başkan, bir başka önemli atamasını da Mart 1995'te gerçekleştirdi;
CIA'nın şefliğine, yine bilinçli bir Yahudi ve aynı zamanda Trilateral
Komisyonu üyesi olan John Deutch getirildi.
Bu arada Clinton yönetiminin ikinci adamı olan
Al Gore üzerinde de durmakta yarar var. 8 yıl Temsilciler Meclisi"nde,
7 yıl da Senato'da üyelik yapan Al Gore, bir "goyim" olmasına rağmen,
son derece ateşli bir İsrail taraftarıydı. Gore'un Clinton tarafından
Başkan Yardımcısı adayı olarak gösterilmesininin ardından bu kararı
alkışlayan bir yazı yazan Douglas Bloomfield, "Temsilciler Meclisi
ve Senato'daki kariyeri boyunca, Al Gore, Başkent'teki en İsrail-yanlısı
politikacılardan biri olmuştur. İsrail'e yardım konusunda yapılan
oylamalarda, % 100'lük bir İsrail-yanlısı performans göstermiştir.
Senato'nun Silahlı Kuvvetler Komitesi'nin üyesi olduğu sıralarda
da, Amerikan-İsrail stratejik işbirliğinin en ateşli taraftarı olmuştur"
diyordu.77 Al Gore'un İsrail ve Lobi'yle olan
ilişkilerinin uzun bir geçmişi vardı. 1986 yılında ADL tarafından
düzenlenen bir turla İsrail'i ziyaret etmiş ve orada önemli görüşmelerde
bulunmuştu. AIPAC'ten Lewis Roth, "Gore'un seçilmesi büyük bir kazanç"
diyordu, "son derece İsrail-yanlısı bir insan ve buradaki Yahudi
toplumuyla da mükemmel ilişkileri var." Amerikan Yahudi Kongresi
Başkanı Robert Lifton ise Gore için şöyle diyordu: "Amerikan-İsrail
ilişkisine bütün gücüyle destek veren bir politikacı."
Yahudi lobisinin desteğiyle seçimi kazanan, karar
verme mekanizmalarında bu denli Yahudi barındıran ve içindeki "goyim"lerin
bile ateşli İsrail yanlılarından oluştuğu Clinton yönetimi, doğal
olarak tamamen İsrail'e bağlı bir dış politika izlemeliydi. Öyle
de oldu. Paul Findley, Clinton yönetiminin, Amerikan tarihinde İsrail'in
isteklerine en olumlu yanıt veren hükümet olduğuna dikkat çekiyordu.
Clinton, önceki Bush yönetiminin aksine, İsrail'in işgal altındaki
topraklarda yeni Yahudi yerleşim birimleri inşa etmesine hiçbir
itiraz getirmiyordu. Daha da ilginci Clinton yönetiminin Gazze Şeridi,
Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı tanımlamak için yaptığı terim değişikliğiydi.
O ana kadar ki tüm Amerikan yönetimleri, uluslararası hukukun bir
gereği olarak, İsrail'in 1967'de silah zoruyla ele geçirdiği bu
toprakları "işgal altındaki topraklar" (occupied territories) olarak
tanımlamıştı. Oysa Clinton yönetimi, bu terimi bırakmıştı; Gazze
Şeridi ve Batı Şeria için artık "ihtilaflı topraklar" (disputed
territories) deniliyordu. Doğu Kudüs ise "ihtilaflı" bile sayılmıyordu.
Amerikan yönetimi, "Birleşik Kudüs'ün İsrail'in ebedi başkenti"
olduğu şeklindeki Yahudi tezini tamamen onaylamış durumdaydı.78

Clinton'ın Lobi'nin büyük desteğiyle yürüttüğü seçim kampanyası
sırasında, Hillary Clinton, AIPAC'in başkanı David Steiner
ve direktörü Tom Dine (solda) ile AIPAC tarafından düzenlenen
Demokrat Parti toplantısında.
|
1994'teki Kongre seçimlerinde AIPAC eskisi kadar etkin
davranmadı; çünkü siyasi yorumcuların söylediği gibi artık Beyaz
Saray'ı kontrol etmek için Lobi'nin Kongre'yi kullanmasına gerek
yoktu; Beyaz Saray zaten Lobi'nin kontrolündeydi. Aslında Kongre
de Lobi'nin güçlü bir müdahalesine gerek kalmadan İsrail yanlısı
hale gelmişti. Senato çoğunluk lideri Robert Dole ve Temsilciler
Meclisi başkanı Newt Gingrich, İsrail'in iki ateşli destekçisiydiler.
Sık sık AIPAC toplantılarında boy gösteren Dole ve İsrail'e olan
yakınlığı nedeniyle "Knesset başkanı" diye alaya alınan Newt Gingrich,
Amerika'nın İsrail Büyükelçiliği'ni Kudüs'e bir an önce taşıması
ve böylece Kudüs'ün tümünün İsrail'e ait olunduğunun kabul edilmesinin
başta gelen savunucularıydılar.
Clinton, İran'a ambargo kararını Dünya
Yahudi Kongresi toplantısında açıklayarak İsaril ve Lobi'ye
jest kaptı. Yanda, bu kongre sırasında Şimon Peres'le birlikte
kutsal "kippa" yı giymiş halde...
|
Clinton'ın İran'a yönelik politikasının
da mimarı, gerçekte Beyaz Saray'ı kontrol eden Lobi'ydi. İran'a
karşı uygulanacak baskı politikası, ilk olarak Ortadoğu ile sorumlu
Ulusal Güvenlik Danışmanı Martin Indyk tarafından gündeme getirilmişti.
"Bilinçli" bir Yahudi ve eski bir AIPAC üyesi olan Indyk, İran'a
karşı "dual containment" (çifte kuşatma) politikasını uygulamaya
sokmuştu. Bu politika, 1995 başında ekonomik ambargoya dönüştü.
1995 Martında, İran ile İslam Devrimi'nden bu yana Hürmüz boğazında
petrol çıkartma ve sevkiyatı için anlaşma yapan ilk Amerikan şirketi
olan Coneco'nun Tahran'la yaptığı 1 milyar dolarlık anlaşma, Clinton
yönetimi tarafından iptal edildi. Ancak olayın bir de perde arkası
vardı. Cengiz Çandar'ın köşesinde yazdığı gibi aslında, devreye
İsrail lobisi girmiş ve Coneco'nun bağlı bulunduğu ana şirketin
en büyük hissedarı bulunan Amerikan Yahudi ailesi Bronfman kanalıyla,
İran-Coneco anlaşmasının iptalini sağlamıştı.79
İsrail'in İran'a yönelik son tavrı ise bu ülkeye resmi olarak
Amerikan ambargosu koydurmak oldu. Clinton, 1 Mayıs 1995'te New
York'ta Dünya Yahudi Kongresi'nin toplantısında, İran'a ekonomik
ambargo konduğunu ve tüm müttefiklerinden de bu uygulamaya katılmalarını
beklediklerini açıkladı. Amerika'nın ilk "goyim olmayan" hükümeti
tarafından açıklanan bu karar, yalnızca dünyadaki öteki "goyim olmayan"
hükümet, yani İsrail tarafından destek gördü.
Clinton yönetiminin tüm bu İsrail bağlantılarının yanısıra, bir
de Clinton-Hillary çiftinin dini eğilimleri İsrail'le olan ilişkileri
açısından önem taşıyordu. Prophecy and Politics'in yazarı Grace
Halsell, bir makalesinde, Clinton çiftinin İsrail'e yaptıkları gezi
sırasında ortaya koydukları "Hıristiyan Siyonist" eğilimlerden söz
etmişti. Clinton çiftinin tavırları ilginçti, çünkü Halsell'in vurguladığı
gibi her ikisi de "hıristiyan" olan bu ikili, Kutsal Topraklar'a
yaptıkları gezi sırasında hiçbir hıristiyan kutsal mekanını ziyaret
etmemişler, hiçbir hıristiyan dini törenine katılmamışlardı. (Oysa,
Kutsal Topraklar'da, hıristiyanlar için kutsal sayılan pek çok yer
ve mabet vardır). Buna karşılık, Clinton çifti, Yahudi dini törenlerine
büyük bir içtenlikle katılmışlardı. Başkan, başına kutsal takke
kippa'yı (ya da yarmulk) geçirmiş ve Kudüs sokaklarında gezmişti.
Hillary ise ünlü Ağlama Duvarı'na gitmiş ve Yahudilerde adet olduğu
üzere, duvarın taşları arasına üzerine dua yazdığı bir kağıt parçası
sıkıştırmıştı. Her ikisi de "hıristiyan" olan Başkan ve karısı,
Hıristiyanlık'la ilgilenmeseler de, Yahudiliğin ritüellerini titizlikle
uygulamışlardı. Halsell, bu ilginç durumla ilgili olarak Amerika'daki
Hıristiyan otoritelerinden Dale Crowley ile konuşmuş ve ondan, "bu,
İsraillilerin Amerikan politikasını nasıl kontrol ettiklerinin bir
göstergesidir yalnızca" cevabını almıştı.
Halsell, Clinton çiftinin bu tavrının, onların
da Jerry Falwell ve benzeri Evanjelikler gibi "İsrail kültü"nü dini
inançlarının en tepesine yerleştirmiş olmalarından kaynaklandığını
söylüyor ve ekliyor; "Clinton da, diğer tüm Hıristiyan Siyonistler
gibi İsrail'i tarihin geçmişin, bugünün ve geleceğin merkezine yerleştirmektedir."
80
Kısacası, Clinton, Evanjelik bir aileden gelmemesine karşın, Evanjelik
eğilimlere sahiptir ve İsrail'i dini inançları nedeniyle desteklemesi
gerektiğini düşünen bir Hıristiyan Siyonist'tir. Başkan, Knesset'te
(İsrail parlamentosu) yaptığı bir konuşmada bu özelliğini açığa
vurarak, Başkan olmadan önce kendisiyle konuşan bir rahibin, ona
"eğer İsrail'i yalnız bırakırsan, Tanrı seni asla affetmez" dediğini
ve bunu her zaman için hatırında tuttuğunu söylemişti...
Bu bölümün başından bu yana incelediğimiz tüm bilgiler, özellikle
de Amerika'nın artık bir "goyim hükümeti" olmayışı, Yeni Dünya Düzeni
kavramını anlamak için son derece önemlidir. Bölümün başında, Yeni
Dünya Düzeni'nin Amerika'yı yöneten elitlerin dünyaya egemen olma
iddiası olduğuna değinmiş, ancak bu egemenlik iddiasının gerçek
sahibini bulmak için sözkonusu elitleri incelemek gerektiğini söylemiştik.
Amerika'nın bir "goyim hükümeti" tarafından yönetilmediğini, diğer
bir deyişle bir "Yahudi hükümeti" tarafından yönetildiğini bildiğimize
göre, dünyaya egemen olma iddiasındaki gücü de tanımlayabiliriz.
Bu güç, Yahudi önde gelenleridir; 500 yıllık Mesih Planı'nın sonucunda
gerçekten de bir dünya egemenliğine yaklaşmış durumdalar.
Amerika, bu egemenlik için kullandıkları bir araçtır. Kabalacı
Kolomb tarafından "Yahudiler için iyi bir yer" olsun diye keşfedilen,
Püritenler tarafından "Yeni İsrail" e niyet edilerek kurulan, masonlar
tarafından "dünyanın ilk masonik cumhuriyeti" olarak ilan edilen,
Yahudilerin yönlendirmesi sayesinde "emperyalist" olan ve özellikle
de son dönemde tüm önemli kurumları Yahudi önde gelenlerinin kontrolü
altına giren Amerika, Mesih Planı için kullanılan bir aygıttır.
Buna karşı çıkan Amerikan liderleri Kennedy, Nixon ve belki de Bush
gibi tasviye edilirler, yerlerine itaatkar olanlar getirilirler.
İşte Yeni Dünya Düzeni'nin anlamı budur. Bu kavramın Amerika'daki
Yahudi gücünü en iyi biçimde temsil eden isimlerden biri olan Kissinger
tarafından üretilmiş olması da bu yönden anlamlıdır. ABD Büyük mührü'nde
Novus Ordo Seclorum ibaresinin üstündeki masonik-Kabalistik sembol
"üçgen içinde göz", Düzen'in Yahudi oluşunu ifade etmektedir.
Amerika bir aygıt olduğuna göre, Mesih Planı'nı yakalayabilmek
için, dünyanın öteki "goyim olmayan" hükümetine, İsrail'e bir göz
atmakta yarar bulunmaktadır. Çünkü, Mesih Planı'nın aşamaları orada
belirlenmekte, orada uygulanmakta ve Amerika'ya empoze edilmektedir.
Bu nedenle, şimdi, Yeni Dünya Düzeni'nin gizli liderini
incelemek gerekmektedir.
49 Executive Intelligence Review,
The Ugly Truth About The Anti-Defamation League, s. 14.
50 John J. Robinson, Born in Blood: The Lost Secrets
of Freemasonry, New York: M. Evans & Company, 1989, s. 328.
51 Ibid., s. 329.
52 Robert I. Friedman, The False Prophet: Rabbi
Meir Kahane From FBI Informant to Knesset Member, New York: Lawrence
Hill, 1990, ss. 105-128.
53 Ibid., ss. 115-128.
54 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception,
s. 236.
55 New American View, 1 Mart 1994.
56 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth
About The Anti-Defamation League, ss. 70-72.
57 Ibid., ss. 103-119.
58 Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant
Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill
& Company, 1986,
59 Ibid., s. 6.
60 Ibid., s. 15.
61 Ibid., ss. 82-85.
62 Ibid., s. 87.
63 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, ss. 36-37.
64 Ibid., s. 38.
65 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 240.
66 Grace Halsell, Prophecy and Politics, s. 141.

67 Grace Halsell, "The Clintons: American
Hostages in the Holy land", Washington Report on Middle East
Affairs, Ocak/Şubat 1995.
68 Robert Sullivan, The New York Times Magazine,
25 Nisan 1993.
69 Grace Halsell, Prophecy and Politics, ss. 47,
48.
70 Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside
Israel's West Bank Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause,
1992, s. 151.
71 Grace Halsell, Prophecy and Politics, s. 46.
72 Ibid., s. 5.
73 Ibid., s. 50.
74 Ibid., s. 10.
75 Sedat Ergin, Hürriyet, 23 Kasım 1992.
76 Makalenin, İsrailli "müzmin muhalif"
yazar Israel Shahak tarafından yapılmış İngilizce tercümesi, The
Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Kasım/Aralık
1994 sayısında yayınlandı.
77 Douglas Bloomfield, Washington Jewish Week,
16 Temmuz 1992.
78 Paul Findley, "Palestine's Dismemberment",
Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Şubat 1995.
79 Cengiz Çandar, Sabah, 21 Mart 1995.
80 Grace Halsell, "The Clintons: American
Hostages in the Holy land", Washington Report on Middle East
Affairs, Ocak/Şubat 1995.
|