|
CFR'DEN SOVYETLER'E BERLİN HEDİYESİ
Dan Smoot, CFR'yi konu edinen The Invisible Government adlı kitabında,
Konsey'in ABD ile Sovyetler arasında bir takım "açıklaması zor"
işbirlikleri oluşturduğunu anlatır. CFR'nin neden böyle bir şey
yaptığını tam olarak çözemeyen Smoot, CFR'nin Amerikan çıkarlarını
göz ardı eden ve bir "Dünya Devleti" oluşturmak uğruna ülkeyi yıkıma
sürükleyen bir örgüt olduğu sonucuna varır. Ama şimdiye dek incelediğimiz
bilgiler, bizlere CFR'nin neden böyle davrandığını çözme imkanı
verecektir. Önce, Konsey'in, Smoot'a göre "açıklanması zor" olan
bir kaç "örtülü işbirliği" operasyonuna göz atalım.
CFR'nin yönettiği Soğuk Savaş oyununun en ilginç manevralarından
biri, II. Dünya Savaşı'nın sonunda gündeme gelen Berlin'in işgali
tartışmalarında yaşandı. Kasım 1943'te, Roosevelt'in askeri danışmanları,
kendisine Amerika'nın kolaylıkla Berlin'i işgal edebileceğini söylemişler
ve Başkan da Berlin'in işgaline kesin olarak karar vermişti. Ancak
17 ay sonra, bunun tam tersi oldu. Savaşın son günlerinde, Amerikan
9. Ordusu hızla Berlin'e ilerliyordu. Alman başkentine yalnızca
20 mil kalmıştı. 9. Ordu, bir kaç saat içinde, hiçbir zayiat vermeden
şehri ele geçirebilirdi. Ancak ne olduysa oldu ve General Eisenhower
ordunun ilerleyişini birden kesti. Ordu günlerce Berlin'in dışında
bekledi, ta ki Kızılordu gelip şehri işgal edinceye kadar. Böylece
Amerikalılar, Berlin'in doğusunu ve etrafındaki büyük bölgeyi Sovyet
kontrolüne bırakmış oldular.
Aynı ilginç şey, Çekoslovakya'da da yaşandı. General Patton'ın
orduları hızla Çekoslovakya içinde ilerliyorlardı. Başkent Prag'a
yalnızca 30 mil kalmıştı. Ancak yine General Eisenhower sürpriz
bir emir verdi ve Patton'dan ilerleyişini durdurmasını istedi. Bir
garip emir daha verdi Eisenhower; Amerikan orduları teslim olmak
isteyen Alman askerlerini esir almayacak, ancak uzakta bekleteceklerdi.
Bu sayede, Kızılordu gelip Alman askerlerini esir alacak ve dolayısıyla
bölgeyi ele geçirecekti. Sovyet ordusu gelip Çekoslovak başkentini
ele geçirdiklerinde ise Eisenhower, Patton'a geri çekilme emri verdi.
Bunlar kuşkusuz son derece ilginç gelişmelerdi. Amerika, Sovyetler'e
açıkça "jest" yapmıştı. Bazı bölgeler bilinçli olarak Sovyet denetimine
bırakılmıştı. Özellikle de Berlin çok önemliydi, çünkü Soğuk Savaş
döneminde gündemi en çok meşgul eden konuların başında geldi.
Peki Amerika neden böyle garip bir şey yapmıştı?... Emirleri veren
Eisenhower, daha sonraları bu kararlarda hiçbir rolünün olmadığını,
yalnızca bir asker olarak kendisine verilen emirlere uyduğunu açıkladı
(mantıklı olan da buydu). Emirleri veren ise doğrudan Başkan'dı,
yani Franklin D. Roosevelt.
Peki Başkan bu kararı kendi başına mı vermişti?...
Hayır. Tam tersine, Başkan bu karara bazı danışmanlarının büyük
etkisi altında kalarak varmıştı. Konuyu inceleyen New York Times
yazarı Arthur Krock, 1961 yılında, yıllardır merak edilen bu olayın
içyüzünü güçlü delillerle ortaya koydu: Başkan'a Sovyetler'e bu
tür tavizler vermek gerektiği yönünde yoğun telkinde bulunan ve
onu ikna eden kişi en başta George Kennan'dı. Olayda ikinci dereceden
rol oynayan kişi ise Philip E. Mosely idi.86
Ve bu iki adamın önemli ortak bir özellikleri
vardı: İkisi de CFR üyesiydiler. Bu tür bir manevra yaparak Sovyetler'e
taviz vermelerinin tek açıklaması da, Dan Smoot'un dediği gibi,
"Berlin'i özellikle bir kriz bölgesi olarak bırakmak istemeleriydi.
Çünkü bu tür krizleri kullanarak, Amerikan ve dünya kamuoyunu, CFR'nin
istediği dış müdahaleler için ikna edebileceklerdi." 87
Kore Savaşı, OSS-NKVD İşbirliği
ve Yine 'Danışıklı Dövüş' Örnekleri
CFR üyelerinin Sovyetler'e verdikleri örtülü
desteğin bir başka örneği de, II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından
gelmişti. Kore Savaşı'na kadar uzanan olay, savaşta kullanılmış
olan Amerikan petrol tankerlerinin, CFR üyelerince, Amerikan kanunlarına
aykırı olarak Sovyetler Birliği'ne hem de çok ucuz bir fiyattan
satılmasıyla başlamıştı. Olayın gelişimi oldukça ilginçti: Amerikan
Kongresi, savaştan sonra ihtiyaç fazlası haline gelen petrol tankerlerinin
yabancı ülkelere satılmasını yasaklamıştı. Ancak CFR üyesi Julius
C. Holmes, bir başka CFR üyesi Edward Stettinius ile ortak bir şirket
kurmuş ve bu tankerlerin sekiz tanesini satın almıştı. Bu tankerler
daha sonra gizli bir biçimde yabancı ülkelere satılmıştı, en başta
da Sovyetler Birliği'ne. Bu petrol tankerleri, Kore Savaşı sırasında,
Romanya'dan Kızıl Çin askerlerine petrol taşımak için kullanıldı.88
Hazır Kore Savaşı'na değinmişken, bu savaşla ilgili ilginç bir
noktayı vurgulamakta yarar var: Kore Savaşı, II. Dünya Savaşı sonucunda
Sovyet ve Amerikan bölgesi olarak ikiye bölünmüş olan ülkeden, Amerikan
askerlerinin çekilmeyi reddetmesiyle doğmuştu. Amerikalılar ellerindeki
Güney topraklarından çekilmeyince, Kuzeyli komünistler, bu toprakları
ele geçirmek için saldırmışlardı. Ancak Kuzeyli komünistlerin savaşı
başlatmasından önce çok ilginç, çok garip bir şey olmuştu: ABD'nin
Dışişleri Bakanı Dean Acheson, savaştan kısa bir süre önce, "Kore
bizim ilgi alanımız içinde değildir" gibi ilginç bir açıklama yapmıştı.
Savaş patlak verdiğinde, pek çok insan, Acheson'ı "komünistlere
yeşil ışık yakmak"la suçladı. Acheson'ın "yeşil ışık" yakması bir
hata mıydı, yoksa bilinçli bir mesaj mıydı, bugün bu hala bilinmiyor.
Ancak bilinen bir şey varsa, o da Acheson'ın CFR'nin önde gelen
üyelerinden biri olduğu...
Kore Savaşı
hem Kore halkına, hem de dünyanın dört bir yanında "hür dünya"
adına Kore'ye giden askerlere büyük kayıplar verdirdi. Ama
savaşın ardında garip işbirlikleri yatıyordu... Yanda, savaştan
kaçmaya çalışan sivil Koreliler.
|

Üstte ise MacArthur; hükümetinin neden
komünistlerle gerçek bir çatışmaya girmediğini bir türlü anlayamayan
Amerikalı general.
|
Kore Savaşı sırasında yaşanan bir başka ilginç olay da, yine kapitalist-sosyalist
çatışmasının arkasında bir tür gizli anlaşma bulunduğunu düşündürüyordu.
Olay, Kore'deki BM birliklerini komuta eden General MacArthur'un,
Çin'i işgal etmek istemesi üzerine patlak vermişti. MacArthur gerçek
bir anti-komünistti (oldukça da fanatikti). Kuzey Kore askerlerini
püskürtüp, Çin sınırına kadar dayanmıştı. Başkan'a, eğer kendisine
izin verilirse, Çin'in içlerine kadar ilerleyebileceğini ve Çin'deki
komünist yönetimi ortadan kaldırabileceğini söyledi. Başkan Truman'ın
cevabı son derece kesin ve sertti: "Asla böyle bir şey olmayacak..."
Olayın ardında MacArthur, askeri yönden büyük başarı elde etmiş
olmasına karşın, bu kontrolsüz davranışı nedeniyle görevinden alındı.
Daha sonra Çin desteğini alan Kuzey Koreliler yeniden saldırıya
geçtiler ve savaş başladığı noktada, 38. paralelde sona erdi. Amerikalılar,
o zamanlar Sovyet kontrolü altında gözüken Çin'e karşı ellerinde
imkan olmasına rağmen bir şey yapmamışlardı. Bu nedenle de Kore
Savaşı, "sınırlandırılmış savaş" (limited war) olarak tarihe geçti
(daha sonra politik literatüre iyice yerleşecek olan "limited war"
kavramının başta gelen savunucusu ise Henry Kissinger oldu). Kore
Savaşı boyunca Kuzeyliler de "dikkatli" davranmışlar, tek bir Amerikan
gemisine bile ateş açmamışlardı. CFR üyesi ve aynı zamanda mason
olan Başkan Truman, Amerikan yayılmacılığını beslemek için kullandığı
tüm anti-komünist söyleme karşın, CFR'nin Sovyetler'e sızdırdığı
tankerlerle beslenen komünistlere karşı dengeleri bozacak bir savaş
açmamıştı.
Kore Savaşı'nda yıldızı parlayan ve sönen MacArthur'ın başından,
daha önce de bazı ilginç olaylar geçmişti. Sahip olduğu "komünist
antipatisi" ile ünlenen MacArthur, kendi ülkesindeki bazı unsurların
(ki bu unsurlar CFR'nin uzantılarıydı), Sovyetler Birliği ile işbirliği
içinde olduğunu hissetmişti zaman zaman. MacArthur'u II. Dünya Savaşı'nın
en sıcak günlerinde rahatsız eden bu unsurlardan biri, OSS'ydi.
OSS-Office of Strategic Services, önceki sayfalarda incelediğimiz
gibi Rockefeller'ın "adamı" olan William Donovan'ın yönetiminde
çalışan Amerikan istihbarat servisiydi. Bir başka deyişle CFR'nin
bir uzantısıydı.
Ve OSS, savaş yıllarında Sovyet
gizli servisi NKVD ile gizli bir ittifak kurmuştu. Donovan bu iş
için 1943 yılında Moskova'ya gitmiş, Fitin ve A. P. Ossikov adlı
NKVD yöneticileriyle bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşmaya göre, iki
gizli servis de birbirinin ülkesinde ofisler açabilecek ve istihbarat
konularında işbirliği yapacaklardı.89 İşte MacArthur
bu nedenle OSS'ye büyük antipati duyuyordu. Bu yüzden Pasifik'teki
ordularına tek bir OSS ajanı bile dahil etmek istememişti. Hatta
Donovan, MacArthur'un karargahına 2 Nisan 1944 günü gitmiş, onu
OSS hakkında ikna etmeye çalışmış, ancak generalin soğuk ve olumsuz
tepkisiyle karşılaşmıştı. Amerikalı tarihçi Mullins, "MacArthur,
OSS ajanlarını, Amerikan güvenliği için yabancı ülke ajanlarından
bile daha tehlikeli görüyordu" diyor.90 Mullins,
ayrıca, OSS-NKVD işbirliğinin savaş sonrası da hiç kesilmeden devam
ettiğini, CIA-KGB çatışmasının da göz boyama olduğunu bildiriyor.
CFR: Hem Sovyet İşbirlikçisi, Hem Anti-Komünist!...
CFR'nin Sovyetler'e üstte incelediğimiz türde ilginç yardımlarda
bulunması, aslında II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmak istenen
yeni dünya modelinin kurulabilmesi için bir zorunluluktu. Bu model,
az önce de değindiğimiz gibi Amerika'nın CFR'nin çizdiği doğrultuda
"yayılması"nı gerektiriyordu. Fakat CFR çok iyi biliyordu ki, bu
yayılma bir "muhalif" olmadan gerçekleşemezdi. Ancak bir "muhalif"
sayesinde ABD tüm dünyayı "koruyucu kanatları" altına almaya soyunabilirdi.
Ancak bu "muhalif"ten doğan korkuyla, dünyanın büyük bir bölümünü
kendi müttefiği ve bazen de kendi sömürgesi haline getirebilirdi.
CFR'nin bir yandan Sovyetler'e üstte değindiğimiz destekleri verirken,
öte yandan da Sovyet karşıtı bir yayılmacılık politikası geliştirmesinin
altında bu yatıyordu. Hatta ilk bakışta birbirine zıt görünen bu
iki stratejiyi uygulamaya koyan CFR üyesi aynı kişiydi: George Kennan.
Kennan, üstte incelediğimiz gibi, Doğu Berlin'in Sovyet kontrolüne
girmesini sağlayan kişiydi. Ancak bu ilginç hareketinin hemen ardından,
Amerika'nın Sovyetler'i "kuşatması" gerektiği tezini ortaya attı.
Kennan, CFR'nin yayın organı olan Foreign Affairs dergisinde ismini
gizleyerek yazdığı bir yazıyla Sovyetlere karşı bir "containment
plan" (çevreleme planı) uygulanmasını öngörmüştü. Kennan'ın "Mr.
X" adıyla yazdığı bu yazı, Soğuk Savaş boyunca Amerikan politikasının
temeli oldu.
CFR'nin Kennan aracılığıyla uyguladığı iki taraflı strateji az
önce vurguladığımız gerçeğe dayanıyordu: Amerikan yayılmacılığı,
"Sovyet tehdidi" olmadan gelişemezdi. Bu "tehdit", Amerika'nın yayılmacı
politikasına "demokrasiyi korumak, hür dünyayı desteklemek" gibi
süslü sloganlar ile meşruiyet kazandırmasını da sağlayacaktı. İlerleyen
yıllarda, "Kızıl Korku" sayesinde pek çok ülke Amerika safına çekilebildi.
ABD de zaten Kızıl Korku'yu sürekli körüklüyor, çoğu kez CIA kaynaklı
dezinformasyonları (yanlış bilgilendirme) da kullanarak Sovyetlerin
ne denli güçlü ve tehlikeli olduğu imajını yayıyordu. Noam Chomsky'nin
yakın dostu Edward Herman'ın yazdığı The Real Terror Network (Gerçek
Terör Ağı) adlı kitapta, başta CIA ajanı Claire Sterling'in The
Terror Network (Terör Ağı) isimli kitabı olmak üzere, Kızıl Korku'yu
körüklemek üzere yazılanların ne denli büyük yalanlar içerdiği detaylı
olarak anlatılır.
Amerika Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği'nden
çok daha üstün olmuş, ancak yayılabilmesi için gerekli korkunun
kaynağı olan Sovyet gücünü abartmıştır. Açık sözlü bazı Amerikan
kaynakları, "Kızıl Korku"nun Amerika'nın kendi kendine ürettiği
hayali bir düşmandan başka bir şey olmadığını itiraf ederler.91
İşte CFR'nin Sovyetler'e az önce incelediğimiz yardımları yapması
da, Amerikan yayılmacılığının ihtiyaç duyduğu bu karşı-düşmanı güçlendirme,
Kızıl Korku'ya zemin hazırlama isteklerinden kaynaklanıyordu. Sovyetler
de bu işe çoktan razıydı ve Amerika'nın kendisine sunacağı bir "arka
bahçe" karşılığında "kötü adam" rolünü oynamayı kabul etmişti. Ayrıca
o da dünyanın kendine ayrılan bölümünde, Amerikan korkusunu yayarak
meşruiyet sağlıyordu.
Böylece Ekim Devrimi'yle başlamış olan işbirliği, Immanuel Wallerstein'ın
sembiyotik" (ortak yaşar) olarak tanımladığı boyuta ulaşmış oldu.
Soğuk Savaş, iki taraf arasındaki bu ilginç ve gizli işbirliği ile
sürdürüldü. İki tarafın da asla birbirine karşı bir çatışmaya girmemesi,
ABD'nin aç kalan Sovyetler'i ucuz buğdayla beslemesi ya da "bağımsız
sol" hareketlere karşı takınılan ortak tavır hep bu işbirliğinin
sonuçlarıydı.
Çekoslovakya'nın İşgali
ve Yine Gizli ABD-Sovyet Anlaşması
Az önce de belirttiğimiz gibi ABD ve Sovyetler Birliği'nin gizli
anlaşması ile kurulan Dünya Düzeni, her iki süper güce de birer
"arka bahçe" hediye ediyordu. İki süper güç, dünyayı aralarında
paylaşmışlardı ve kendilerine ayırdıkları bölgelere de rahatlıkla
müdahale edebiliyorlardı. ABD'nin kendisine "ait" olan bölgelerde
sıkı bir denetim kurmasının aynı zamanda Sovyetler'in de aynı şeyi
kendi bölgesinde yapmasının hiçbir sakıncası yoktu. Daha da ötesi,
bu tür müdahaleler yapmaları ve kendilerine ayrılan bölgeleri iyi
bir biçimde denetlemeleri gerekiyordu ki, çeşitli bağımsız unsurlar
doğmasın ve böylece kurulu Düzen bozulmasın.
Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı 1968 yılında işgal etmesi,
tam bu türden bir operasyondu. Çünkü Çekoslovakya, o sıralarda "bağımsız
sol" olma yoluna girmişti. Alexander Dubcek'in önderliğindeki ülke,
Sovyet tarzı totaliter sosyalizmden uzaklaşarak "güleryüzlü sosyalizm"
denen yeni bir yol tutmak istemişti. Bu aynı zamanda ülkedeki Sovyet
etkisinin de azalması ve Çekoslovakya'nın "bağımsız sol" kategorisine
girmesi anlamına geliyordu. Gidiş tehlikeliydi; Çekoslovakya daha
pek çok Sovyet uydusuna "kötü örnek" olabilirdi.
Ancak "Prag Baharı" kısa sürdü. Kızılordu, 68 Temmuzu'nun sonunda,
yüzbinlerce askeri ve ünlü tanklarıyla Çekoslovakya'ya girdi. Bir
süre sonra Dubcek ve diğer "bağımsız sol" liderleri düşürüldü. Ülke
yeniden "Sovyet arka bahçesi" içinde yerini almış oldu. Ancak Sovyetler
Birliği'nin bu işi yaparken makul (!) bir gerekçesi de vardı: Brejnev,
Çekoslovakya'da Amerikan ajanlarının dolaştığını ve ülkeyi bir Batı
Alman işgaline hazırladıklarını söylemişti. Kızılordu, Amerikan
ajanlarından kaynaklanan bu "kapitalist tehlike"yi yoketmek ve Çekoslovakya'yı
"kurtarmak" için Prag sokaklarında boy göstermişti.
Çekoslovakya'da gittikçe "bağımsız
sol" haline gelmeye başlayan ve "Prag Baharı" rüyaları gören
liberal-sosyalist kadro, Kızılordu tanklarını Prag'ın orta
yerinde görünce uyanabilmişti ancak. İlginç olan, Kızılordu'nun
bu müdehaleyi ABD'nin bilgisi ve onayı dahilinde yapmış olmasıydı.
ABD, gizli ortağının kendi "arka bahçe"sini düzenlemesinden
rahatsızlık duymamıştı elbette.
|
Kısacası, dünyaya verilen mesaj, Çekoslovakya üzerinde bir Amerikan-Sovyet
çatışması olduğu, ancak atak davranan Kızılordu'nun bu gözde uydusunu
kapitalistlere kaptırmadığı şeklindeydi.
Ama gerçek hiç de böyle değildi. Amerika'nın Çekoslovakya'da kesinlikle
gözü yoktu. Ve en önemlisi, Sovyetler Birliği'nin bu tür bir "arka
bahçe düzenlemesi" yapmasından kesinlikle rahatsız olmamıştı. Sovyetler'in
Çekoslovakya'yı işgal edeceğini çok önceleri haber almasına rağmen
hiçbir şey yapmamıştı.
Konuyla ilgili bilgiler, Andrew Tull'un yazdığı
The Super Spies (Süper Ajanlar) adlı kitapta anlatılıyor. Buna göre,
Kızılordu'nun Çekoslovakya'yı işgal planı, 68 Mayısı'nın başında
bir Batı Alman ajanının eline geçmiş ve o da bu planı Berlin'deki
Amerikan DIA-Defence Intelligence Agency ajanına, Jos. F. Carroll'a
aktarmıştı. Carroll, işgal planının kendi ellerinde olduğu bilgisini
Sovyet istihbaratına "sızdırmayı" planlamıştı; böylece Amerika'nın
planı bildiğini bilen Sovyetler işgali iptal edeceklerdi. Ancak
Carroll, eldeki bilgiyi bu düşüncesiyle birlikte Amerika'nın Batı
Almanya Büyükelçisi Henry Cabot Lodge'a aktardığında, ilginç bir
şey oldu. Lodge, Carroll'un planını "merkez"e, yani Washington'a
bildirdi. Washington'dan gelen cevap ise kesinlikle bu konuda bir
şey yapılmaması ve Çekoslovakya'nın işgali ile ilgili bilginin yok
sayılması şeklindeydi. Eustace Mullins, "Dünya Düzeni, Çekoslovakya'nın
işgaline engel olmak istememişti" diyor. Ayrıca, Andrew Tull'un
konunun devamında anlattığına göre, Sovyetler, işgal planının Amerikalıların
eline geçtiğini farketmiş ve bu yüzden bir süre beklemeyi uygun
görmüştü. Ve bu süre içinde, Amerikalılar, işgale karışmayacaklarına
dair güvence vermişler ve böylece işgal gerçekleşmişti.92
Kısacası, Çekoslovakya'daki "bağımsız sol" hareketinin safdışı
edilmesi ve bu ülkenin yeniden Sovyet kampına dahil edilmesi, ABD'nin
onay ve pasif desteği ile gerçekleşmişti. Düzen'in istikrarı böylece
bir kez daha sağlanmış oldu.
Washington'dan "Sovyet işgali ile ilgili bilgileri yok sayın" emrini
veren, daha sonra da Sovyetler'e işgale karışmayacakları yönünde
güvence veren "üst düzey yöneticiler", kuşkusuz CFR üyeleriydi.
Washington'ı yöneten ve Sovyet-Amerikan işbirliğini düzenleyen örgüt
CFR'ydi çünkü.
Soğuk Savaş'ın hemen her aşaması bu tür "danışıklı dövüş"ler ve
onaylı müdahaleler ile sürdü. Soğuk Savaş'ın bitiminde de yine CFR'nin
büyük rolü olacaktı. Ancak buna gelmeden önce, CFR'nin Soğuk Savaş
döneminde yaptığı bazı dış müdahalelere ve kurduğu (Bilderberg ve
Trilateral Komisyonu gibi) bazı yan örgütlere bakalım.
CFR ve Amerika'nın Dış Müdahaleleri
Üstte tarif ettiğimiz atmosfer içinde, CFR'ye dünyanın dört bir
yanında "dış müdahale" yapma şansı doğdu. Bu müdahaleler, her seferinde
Kızıl Korku körüklenerek ve "demokrasiyi, hür dünyayı korumak" gibi
süslü sloganlar kullanılarak yapılıyordu. Ancak gerçek amacın bunlarla
elbette hiçbir ilgisi yoktu. Gerçek amaç, Amerikalı yazar Laurence
H. Shoup'un, "CFR'nin Dünya Egemenliği Planı" dediği planı uygulamak,
amaçlanan dünya egemenliğini elden geldiğince olgunlaştırabilmekti.
Dolayısıyla CFR'nin organize ettiği dış müdahalelerin hepsi, Amerikan
gücünü artırmak ve Amerikan çıkarlarını korumaktan başka bir hedef
gütmedi.
Peki ama "Amerikan çıkarları" ne demekti? Bu "çıkar", sokaktaki
adamın çıkarı mıydı? Kuşkusuz hayır, Amerika'nın dış müdahalelerinin
sokaktaki adam için hiçbir yararı yoktu. Çıkar, Amerikan dış politikasını
yönlendiren güçlerin çıkarıydı. Yani CFR'nin, daha doğrusu CFR'yi
finanse edip kullanan güçlerin çıkarı.
CFR'yi finanse edip kullananlar, önceki sayfalarda
ayrıntılı olarak incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleriydi; en
başta da Rockefeller İmparatorluğu... Bu nedenle, Yağmur Atsız,
Yeni Düzen: Amerika'nın Dış Müdahaleler Tarihçesi adlı kitabında,
şöyle diyor: "Washington birçok kereler, Rockefeller'ın 'Standart
Oil Company'sinin çıkarlarını korumak için... askeri müdahalelerde
bulunmuştur"93
13 Ağustos 1956'da, Amerika'nın yaptığı dış müdahalelerin gerçek
nedenini, ABD'nin Dışişleri Bakanı ve CFR üyesi John Foster Dulles
"Dış Ülkelerden Petrol Sağlama Komitesi" önünde şöyle açıklıyordu:
"Birleşik Devletler, kamulaştırma işlemleri ancak uluslararası çıkarlarla
çelişkili olmadığı takdirde bunların haklı olduğu görüşündedir.
Aksi takdirde uluslararası müdahaleler gerekir." Foster'ın sözünü
ettiği 'uluslararası çıkarlar' gerçekte Yahudi sermayedarların çıkarı
anlamına geliyordu. Yağmur Atsız, Rockefeller faktörünü şöyle dile
getiriyor:
Askeri rejimlerin iş başına gelmesi, Amerikan
iş adamlarına yeni çıkarlar sağlıyordu: Bir örnek vermek gerekirse
Venezuela'da 1948 Kasımı'nda yönetimi ele geçiren Askeri Cunta,
derhal metreküp başına petrol vergisini 9.09 dolardan 7.33'e indirmiş
ve Rockefeller Tröstü bu sayede altı yıl içinde, zaten astronomik
olan kazancına ek olarak 1.366 milyar dolar daha kazanmıştır.94
1945-1951 yılları arasında Guatemala devlet başkanlığı görevinde
bulunmuş olan Juan Jose Arevalo, The Shark and the Sardines (Köpekbalığı
ve Sardalyalar) adlı kitabında, Rockefeller tröstünün çıkarları
doğrultusunda yapılan dış müdahalelere ilişkin olarak pek çok ayrıntı
verir. Buna göre, Rockefellerlar, çıkarlarını ve uygulanmasını istedikleri
stratejileri garanti altına almak amacıyla, Beyaz Saray'a kendi
"adam"larını da atarlar. Bu "adam"lar, kimi zaman Brzezinski gibi
Rockefeller'la soy bağı da bulunan önemli beyinlerdir. Yağmur Atsız,
Brzezinski'nin Rockefeller tarafından Carter'ın ulusal güvenlik
danışmanı olarak "atanmasından" şöyle söz ediyor:
Amerikan Devleti'nde bu uğursuz sürekliliği sağlayan
güç, aslında politik güce egemen ekonomik güçtür. Örneğin, Carter'ın
önceleri dışişleri danışmanlığını yapan Zbigniew Brzezinski, ünlü
petrolcü 'hanedanı'ndan David Rockefeller'in sağ kolu durumunda
bir kimseydi ve Carter'a ödünç verilmişti. Carter acaba istemeseydi
bu adamı reddedebilir miydi? Kim bilir?95
ABD'nin önemli stratejistlerinden Polonya Yahudisi
Zbigniew Brzezinski, Rockefeller'ın kurduğu dev ekonomik lobinin,
Trilateral Komisyonu'nun da ilk başkanıdır. Brzezinski aynı zamanda,
İsrail'in varlığını meşrulaştıran Camp David Antlaşması'nın da mimarlarındandır.
ABD'nin diğer bir önemli stratejisti olan Alman Yahudisi Henry Kissinger
da, Nixon ve Ford dönemlerinde ulusal güvenlik danışmanı ve dışişleri
bakanıdır. CFR'nin en etkin üyelerinden olan Kissinger, ABD'nin
Ortadoğu politikasını da "Büyük İsrail" hedefine doğru ayarlamış
olan kişidir.96
Amerika'daki bu sistem sonucunda, ülkenin tüm önemli dış politika
kurumları önemli bölümü Yahudilerden oluşan sermaye sahiplerinin
belirlediği hedefler için kullanılabilir hale gelmiştir. Gerek CIA,
gerekse ordu, bu sistemin bir anlamda gangsterliğini yaparlar. CIA'nın
bugünkü şekliyle örgütlenmesini sağlayan en büyük şefi Allen Dulles,
CFR'nin en önde gelen üyelerindendir. Dulles'dan sonra da CIA başkanlarının
CFR üyelerinden seçilmesi bir gelenek halini almıştır. Richard Helms,
William Colby, George Bush ve William Casey gibi CIA patronları
öncelikle CFR'de kendilerini ispatlamış isimlerdir.
Ordunun misyonunu ise, Deniz Subayı Smedley D. Butler 1935 yılında
yayınladığı War is a Racket (Savaş Bir Üçkağıttır) adlı anılarında
anlatıyor. Smedley, sistem için nasıl "gangsterlik yaptığını", National
City Bank, Standard Oil gibi Rockefeller kuruluşlarına nasıl hizmet
ettiğini şöyle anlatıyor:
Asteğmenden tümgenerale değin bütün rütbelerde
görev yaptım ve bütün bu süre boyunca hemen her zaman bankacılar,
Wall Street ve büyük iş alemi için birinci sınıf bir gangsterin
işlevini yüklendim. Tek kelimeyle ben kapitalizmin bir gangsteriydim.
Örneğin,1914 yılında Meksika'nın ve özellikle Tampico'nun Amerikan
petrol çıkarları için kolay bir yem olmasına yardımcılık ettim.
Haiti ve Küba'yı National City Bank'ın kar toplaması için uygun
hale getirdim... 1909-1912'de Nikaragua'yı Brown Bros'ın uluslararası
bankacılığı için temizledim. 1916'da Kuzey Amerika şeker çıkarları
adına meşaleyi Dominik Cumhuriyeti'ne taşıdım. 1923'de Kuzey Amerika
Meyve şirketlerinin keyfi yerine gelsin diye Honduras'ın hizaya
getirilmesine yardım ettim, 1927'de Çin'de Standard Oil'in rahatsız
edilmeden yolunda ilerlemesini sağladım.97
Bu kitap daha sonra aynı, finans dünyasıyla politik kurumlar arasındaki
ilişkileri, masonluk, Bilderberg gibi örgütlerin faaliyetlerini
ve kişileri açıklayan İspanyol gizli servisi üst düzey eski görevlisi
Gonzales Mata'nın Les Vrais Maitres du Monde (Dünyanın Gerçek Efendileri)
adlı kitabı gibi toplatılmış ve bütün kamu kitaplıklarından kaldırılmıştır...
Vietnam'daki Kirli Savaş ve Amerikan Ajanı
Ho Chi Minh!...
Soğuk Savaşın ısındığı bölgelerin başında Güneydoğu Asya geliyordu.
Bölgenin en çok ısınan ülkesi ise kuşkusuz Vietnam'dı. Eski bir
Fransız kolonisi olan ülke, II. Dünya Savaşı sonucunda Kuzey ve
Güney olarak ikiye bölünmüştü. Komünist Kuzey'in Güney'e sarkmasına
karşı koyamayan Fransızlar ülkeyi Amerikan korumasına devrettiklerinde
ise Vietnam savaşı başlamış oldu. Kuzey'in örgütlediği komünist
Vietkong gerillalarıyla Amerikan ordusu arasında yıllar boyu süren
savaş, ülkeyi kan gölüne çevirdi. Acaba Amerika neden bu ülkeye
bu kadar önem veriyordu? Resmi yanıt, "domino teorisi"ydi; yani
Vietnam'ın ardından Kamboçya, Laos, Tayland, Burma gibi bölge ülkelerinin
de birbiri ardına komünist kampa dahil olacakları korkusu...
Ancak Vietnam'daki kirli savaşın nedeni, aslında hiç de Kızıl Korku'dan
kaynaklanan sözde "domino teorisi" değildi. Savaşın bilinmeyen öyküsüne
baktığımızda, olayın Soğuk Savaş'ın klasik danışıklı dövüşlerinden
biri olduğu ortaya çıkıyor.
Ho Chi Minh: Vietnam'ın komünist lideri
ve de sonradan CIA'ya dönüşecek olan Amerikan gizli servisi
OSS'ın "ajanı"!...
|
Vietnam'daki sorun az önce de söylediğimiz gibi, II. Dünya Savaşı
günlerine kadar uzanıyordu. Amerikalılar'ın ülkeye olan ilgileri
de o zaman başlamıştı. Savaş sırasında ülke Japonlar tarafından
işgal edilmişti. Japon ordularına direnen en büyük güç ise Ho Chi
Minh'in önderliğinde ülkenin kuzey kısmında yoğunlaşmış olan komünist
gerillalardı. İşte Amerikalılar bu aşamada devreye girdiler ve Ho
Chi Minh'le bağlantı kurdular. Komünist liderle işbirliğine giden
Amerikalılar, MacArthur'un "komünist sempatizanı" olarak gördüğü
OSS ajanlarıydı.
Konuyla ilgili bilgiler yoğun olarak R. Harris
Smith'in yazdığı OSS; The Secret History (OSS; Gizli Tarih) adlı
kitapta anlatılır. Smith'in yazdığına göre, II. Dünya Savaşı sırasında
OSS ajanı Albay Paul Helliwell Kunming'te Ho Chi Minh ile ilk kez
bağlantı kurmuş ve onu OSS adına ajanlık yapmaya (yani gizli servise
bilgi aktarmaya ikna) etmişti. "Ho'nun raporları kısa süre sonra
OSS'nin Washington'daki karargahında William Donovan'ın masasına
ulaşmaya başladı." Helliwell daha sonra Binbaşı Austin Glass'ın
da devreye girmesiyle birlikte, Ho'nun birliklerine silah yollamaya
başladı. İlişkiler gittikçe daha da gelişti. Gazeteci Robert Shaplen'in
bildirdiğine göre, bir keresinde Rockefeller'ın Chase Manhattan
Bank'ının bir temsilcisi, paraşütle Ho Chi Minh'in karargahına inmiş
ve komünist lideri sıtma ve dizanteriden ölmek üzereyken bulmuştu.
Ho, karargaha çağrılan OSS ajanı doktor Paul Hoagland tarafından
kinin ve benzeri ilaçlarla kurtarılmıştı. Daha sonra CIA'da çalışan
Hoagland, Mullins'in bildirdiğine göre, "Ho Chi Minh'in hayatını
kurtaran adam" olarak ünlendi.98
Bu arada Ho Chi Minh ile Amerika'nın işbirliği
Japonlar'dan çok Fransızlar'a doğru yönelmeye başladı. Ho'nun hastalıktan
kurtulmasının ardından, "Deer Team" olarak adlandırılan bir OSS
birliği 1945 Kasımı'nda komünist karargahına geldiler ve Ho Chi
Minh'e "Fransız emperyalizmini kınadıklarını" bildirdiler. Bu, Amerikalıların
normalde müttefikleri olan Fransızlara karşı Ho Chi Minh'in emrindeki
Vietnam komünistleriyle işbirliği yapmaları anlamına geliyordu...
"Washington'da, Fransızların ülkeyi terketmesi gerektiği düşüncesi
kabul görmüştü." 99
Kısacası Amerikan yayılmacılığı Vietnam'a gözünü
dikmişti, ancak bu hedefini, Fransızları doğrudan ülkeden (hatta
bölgeden) çıkmaya ikna etmekle yapmak yerine ki bu zor bir işti
Fransızlara düşman olan komünistleri destekleyerek gerçekleştirmek
istiyordu. Ho Chi Minh'e, Donovan'ın Vietnam'daki demiryollarını
yeniden inşa etmek için büyük bir ekonomik tröstün desteğini sağlayabileceği,
buna karşın Hindiçini'nde ekonomik imtiyazlar istediği iletilmişti.
Ekim 1945'te, OSS ajanı Albay Carleton H. Swift'in başkanlığını
yaptığı "Vietnam Dostluk Derneği"ni kurdu. Daha sonra da yine OSS,
Ho Chi Minh'in gerillalarını en modern silahlarla donattı, ayrıca
General Giap'ın birliğinden seçilmiş 200 Amerikan subayı ile birlikte
askeri eğitimden geçirdi. Vietnam savaşı sırasında Amerikan birlikleri
ile savaşan Vietminh gerillaları, Amerikan eğitiminden geçmiş olan
bu gerillalardı!... OSS'nin Vietminh'e verdiği bu destek üzerine
Robert Welch "OSS, Amerikan silahlarını, parasını ve prestijini
Asya'nın komünistlerine vermiştir" diyecekti.100
OSS destekli Ho Chi Minh kuvvetleri Fransızlara
karşı savaşırken, Amerika çifte oynamaya devam ediyordu. Dışişleri
Bakanı John Foster Dulles, Fransız meslektaşı Georges Bidault'a
"sizi destekleyeceğiz" sözü veriyordu. Ancak Fransız kuvvetleri
Dien Bien Phu'daki ünlü yenilgilerinden sonra ülkeden çekilmek zorunda
kaldılar. O sıralarda Le Figaro dergisi olayın içyüzüne değinmiş
"Beyaz Saray ve Kremlin'in Fransız Hindiçini'ni paylaşmak için gizli
bir anlaşma yaptıklarını" duyurmuştu. Ancak resmi tarihin ağır baskısı
altında Le Figaro'nun yazdıkları kaybolup gitti.101
Evet, Ho Chi Minh, OSS adına casusluk yapacak kadar Amerikalılarla
içli-dışlı olmuş bir liderdi. İki taraf Japonlar'a ve Fransızlar'a
karşı ittifak yapmışlardı. Her şey çok iyi gitmişti. Ancak Amerikalılar
Fransızlar'ın yerine Güney Vietnam'a yerleşince olayın görüntüsü
değişti. Bu kez Ho Chi Minh'in gerillaları Amerikalılar'a karşı
savaşmaya başladılar ve ünlü Vietnam Savaşı başladı.
Peki neden Ho Chi Minh ile Sam Amca karşı karşıya gelmişlerdi?
Vietnam, Silah Tüccarları,
Homoseksüel Masonlar ve JFK Suikasti
Ho Chi Minh'in Vietnam Savaşı öncesinde Amerikan gizli servisleriyle
kurduğu örtülü ilişkilere daha sonra ne olduğuna dair elde bir bilgi
yok. Bu durumda iki ayrı seçenekle karşı karşıyayız: Birinci ihtimal,
Ho Chi Minh'in Amerikalılar'la dostluğunu sona erdirmiş ve daha
önce Fransızlar'la savaştığı gibi bu kez de onlarla savaşmaya başlamış
olmasıdır. İkinci bir ihtimal daha vardır; Ho Chi Minh, bir "Amerikan
ajanı" olmayı sürdürmüştür ve Vietnam Savaşı da bir tür danışıklı
dövüştür!...
Bu ikinci ihtimal çoğu kişiye ilk anda pek anlamlı gelmeyebilir.
Öyle ya, neden Amerikalılar başlarına bela olacak bir savaşı kendi
"ajanlarını" kullanarak çıkartsınlar? Neden yüzbinlerce Amerikan
gencini Vietnam bataklıklarında ölmeye yollasınlar? Neden bir danışıklı
dövüş istesinler?
Ancak bu sorular yanlış bir noktadan hareket etmektedir: Amerika,
sokaktaki adamın istek ve çıkarlarına göre yönetilmemektedir, dolayısıyla
Amerikalıların Vietnam'da ölmüş olması bir anlam taşımaz. Savaşın
içyüzünü anlamaya çalışırken, bakılması gereken nokta, bu savaşın
Amerikan dış politikasını belirleyen güç merkezlerinin çıkarlarına
yarayıp yaramadığıdır. Eğer Vietnam savaşı, Amerikan dış politikasını
belirleyen güç merkezlerinin çıkarlarına yaramışsa, bu durumda Ho
Chi Minh'in bir "Amerikan ajanı" olmaya devam ettiğini ve savaşın
da bir danışıklı dövüş olduğu sonucuna varabiliriz.
Olayları resmi tarihin biraz dışına çıkarak izleyen herkes bilir
ki, çoğu insan için bir felaket olan savaş, bazı güçler için çok
karlı bir iş, hatta bir meslek olabilmektedir. Örneğin silah tüccarları
için savaş bir zorunluluktur; sürekli savaş olmalıdır ki "pazar"daki
talep yüksek olsun. Bu nedenle ülkeleri yönlendiren güçler, bazen
yalnızca "savaş olsun diye savaş" isterler. Bu savaşla bir toprağı
kazanmak ya da korumak gibi bir amaç güdülmez; istenen yalnızca
bir savaşın yaşanmasıdır. Savaş, tek başına bir değerdir, bir hedeftir.
Kuran'da da bu konuya dikkat çekilir ve temel özellikleri "savaş
çıkarmak" olan insanların varlığı haber verilir. "Savaş ve bozgunculuk"
arayan bu kişiler, Yahudilerdendir:
... Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan
çoğunun taşkınlıklarını ve inkarlarını arttıracaktır. Biz de onların
(Yahudilerin) arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve
kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse
Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah
ise bozguncuları sevmez. (Nisa Suresi, 64)
Vietnam da bu türden bir savaştır. "Yeryüzünde bozgunculuğa çaba
harcayanlar" tarafından, "savaş olsun diye" çıkartılmış ve iki milyondan
fazla insanın hayatına mal olmuş bir savaş...
Vietnam Savaşı'nın gerçek öyküsünü yakalayabilmek için de, öncelikle
Amerika'daki Başkan değişimini iyi incelemek gerekir. Bu Başkan
değişimi, seçimle değil, bir suikastle gerçekleşmiştir. Herkesin
bildiği gibi Vietnam Savaşı'nın büyümesini sağlayan olay, savaşa
karşı politikalar izleyen John F. Kennddy'nin öldürülüp, yerine
Vietnam'ı kan gölüne çeviren süreci başlatan adamın, yani Lyndon
B. Johnson'ın getirilişidir.
Ünlü yönetmen Oliver Stone'un JFK adlı etkileyici filmi, Kennedy
suikastinin devletin içindeki bazı odaklar tarafından işlendiği
ve sonra da aynı odaklarca örtbas edildiğine dair son derece açık
ve kesin deliller sunmuştu. Kennedy'nin kendi devletince ortadan
kaldırıldığını ispatlayan Stone, bu olaya bir de ad bulmuştu: Hükümet
darbesi. Yönetmene göre, "darbe"yi yapanlar, Vietnam Savaşı'ndan
büyük karlar uman silah tüccarları ve onlarla işbirliği yapan bazı
devlet içi gruplardı. Yönetmenin vardığı sonuç, Kennedy'nin bir
takım ortak çıkarlara sahip bir kitleyi karşısına aldığı ve bu "cephe"
tarafından ortadan kaldırıldığı şeklindeydi.
Ancak Stone, Kennedy'nin karşısında oluşan bu
"cephe"nin tahlilini o kadar iyi yapamamış, ya da yapmamıştır. Daha
önceki bazı çalışmalarımızda incelediğimiz gibi Kennedy'nin karşısına
aldığı cephe, önemli bir "masonik boyut" da taşıyordu.102
Herşeyden önce, Kennedy, Amerikan Başkanlarında pek rastlanmayan
bir biçimde mason değildi, ancak öldürülmeden bir süre önce görevinden
almış olduğu CIA şefi Allen Dulles, üst düzey bir masondu, aynı
zamanda CFR'nin de önemli üyelerindendi. (Oliver Stone, Dulles'ın
görevden alınışının, Kennedy düşmanı cepheyi çok kızdırdığını filminde
anlatıyor).

Kennedy, kendi devletinin içindeki bazı unsurlar tarafından
ortadan kaldırılmıştı. Bu unsurlar o denli profesyoneldiler
ki, Kennedy'i vurdurdukları adamı, Lee Harvey Oswald'ı da
"konuşmasın" diye ortadan kaldırdılar, hem de milyonlarca
televizyon izleyicisinin önünde. Gerçek adı Jacob Rubenstein
olan Polonya asıllı Yahudi Jack Ruby, Oswald'ı 38 kalibrelik
tabancasının tek kurşunuyla öldürdü.
|
Bunun da ötesinde, suikastin Lee Harvey Oswald'ın tek başına gerçekleştirdiği
bir "bireysel eylem" olduğu sonucuna varan ve böylelikle olayı örtbas
eden Warren Komisyonu adeta bir mason locası niteliğindeydi: Komisyonun
başkanı olan Earl Warren 33. dereceden üstaddı. Komisyon üyesi John
McCloy, hem masondu hem CFR üyesiydi. McCloy, aynı zamanda bir Rockefeller
hizmetlisiydi; Rockefeller Vakfı'nın başkanlığına kadar yükselmişti.
Komisyona katılan bir diğer birader Allen Dulles'tı; Kennedy'den
intikam almak istercesine diğer biraderleriyle birlikte suikasti
örtbas etmeye soyunmuştu. Komisyonun öteki üyeleri de locanın yabancısı
değildiler; Hale Boggs CFR üyesiydi, Richard Russell ise mason.
Suikastin örtbas edilmesi işini üstlenen bir
başka birader ise FBI'ın efsanevi başkanı 48 yıl bu kurumu yönetmişti
Edgar J. Hoover idi. Kennedy'nin aynı Dulles gibi görevinden almayı
düşündüğü Hoover, Amerikan masonluğunun en üst düzey üyelerinden
biriydi. Alabama Shrine Temple adlı locada 33. dereceye ulaşmış
aktif bir masondu. Hoover, ayrıca "çok özel" masonlara mahsus olan
Order of de Molay (Tapınakçılar'ın büyük üstadı Jacques de Molay'ın
adına kurulmuş olan loca) locasına da alınmıştı.103
Hoover'ın tüm bunların yanında çok ilginç bir
özelliği daha vardı: Anthony Summers'ın "Resmi ve Gizli: J. Edgar
Hoover'ın Gizli Yaşamı" adlı kitabında bildirdiğine göre, Hoover
homoseksüeldi, hatta kadın iç çamaşırlarıyla çekilmiş resimleri
mafyanın eline geçmiş ve mafya da bunları yıllarca koz olarak kullanmıştı.
(*)
Kennedy suikastinin masonlukla paralel olan
bir başka boyutu daha vardı. Başkan, İsrail'i de çok konuda rahatsız
etmişti: İsrail başbakanı Ben Gurion'a, İsrail'de yapılmakta olan
Dimona nükleer santraline, İsrail'in Ortadoğu politikasına ters
düşmüş ve ABD'deki Yahudi lobisinin liderlerini de çok kızdırmıştı.104
Bir sonraki bölümde, Kennedy-İsrail çatışmasının ayrıntılarını ve
suikastteki Mossad rolünü ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Kısacası Kennedy, karşısına güçlü bir cephe almış oluyordu. Bu
cephe, tarih boyunca birbiriyle ittifak içinde olmuş olan iki kanadın,
masonluğun ve İsrail'in oluşturduğu bir cepheydi. Kuşkusuz bu cephenin
içinde CFR de vardı. Masonlukla ve İsrail lobisiyle içli-dışlı olan
CFR, zaten Warren Komisyonu'ndaki Allen Dulles, John McCloy, Hale
Boggs gibi üyeleriyle olaydaki rolünü belli ediyordu.
Kennedy'nin suikaste kurban gitmesinin ardından
eski Başkan yardımcısı Lyndon B. Johnson Başkan oldu. Yeni Başkan,
Kennedy'den çok farklıydı; eski Başkan'ı hedef almış olan cephenin
"adamı"ydı. Herşeyden önce, Teksas'da tekris olmuş yüksek dereceli
bir masondu.105 Yeni Başkan doğal olarak Yahudi
lobisi ve İsrail ile de çok iyi ilişkiler içindeydi ve izlediği
politika da bu yönde oldu. Buna bir sonraki bölümde değineceğiz.
İşte Kennedy'nin sonunu ve Johnson'ın Başkanlığını hazırlayan süreç,
bu çerçevede ilerlemişti. Localar ve İsrail lobisi süreci yöneten
odaklardı.
Vietnam savaşı da aynı sürecin bir sonucuydu.
Oliver Stone, daha pek çok kişinin kabul ettiği gibi Kennedy'nin
ortadan kaldırılışının arkasında Vietnam Savaşı'nı isteyenlerin
geldiğini bildiriyor. Bizim incelediklerimiz ise Kennedy'i ortadan
kaldıran odakların localar ve Yahudi lobisi olduğunu göstermektedir.
Bu tablodan çıkan sonuç ise Vietnam Savaşı'nı isteyen "Vietnamcılar"ın,
localar ve Yahudi lobisiyle paralel, hatta özdeş olduğudur. Zaten
Amerikan devlet aygıtı içindeki savaş yanlısı "şahin" kanatlar,
geleneksel olarak Yahudi lobisiyle ittifak halindedir. Noam Chomsky,
bu konuya değinir ve "İsrail lobisi denen olgu"nun yalnızca Amerikalı
Yahudi toplumundan ibaret olmadığını bu olgunun, "içeride devlet
öncülüğündeki yüksek teknolojili üretim (yani askeri üretim) ile
dışarıda askeri bakımdan tehditkar ve maceracı, bunun yanında ateşli
ve savaşmaya hazır her renk sırmadan apoletleriyle güçlü devlet
aygıtından yana olan 'tutucular'ı kapsadığını" söyler.106
Allen Dulles'ın kişiliğinde birleşen "Vietnamcılık" ve masonluk
paralelliği bunun bir başka örneğidir. Vietnam'da "savaş olsun diye
savaş" isteyenler, CFR-mason-silah taciri-Yahudi lobisi cephesidir!...
Bu durumda CFR'nin bir aygıtı olan OSS'nin Ho Chi Minh ilişkileri
kuşkusuz daha anlamlı hale gelmektedir.
Vietnam'da
ABD terörü; Amerikan uçaklarının attığı napalmlarla köyleri
yanan Vietnamlı çocuklar, iki milyonu aşkın kurbandan yalnızca
bir kaçı...
|
Vietnamcılar"ın başını çeken ve masonluk-Yahudi lobisi çizgisine
çok uygun düşen önemli isim ise Rockefeller'dır. CFR'nin patronu
olan Rockefeller İmparatorluğu, çıkarlarına çok uygun düşen Vietnam
savaşının da baş organizatörü olmuştur (Ho Chi Minh'e kendi özel
temsilcisini yollayan da Rockefeller'dı). Yağmur Atsız, Vietnam
savaşının Rockefeller için ifade ettiği çıkarları şöyle anlatıyor:
Johnson, Teksaslı petrol milyarderlerinin yakın
dostuydu ve savaşın sonlarına doğru Union Texas, Skelly, Marathon,
Mobil Oil, Shell, Cities Service yahut Exxon gibi tanıdık şirketler
Güney Vietnam kıyılarında petrol aramaya başlamışlardı. Johnson'un
başka dostları da savaştan kıyasıya kazanıyorlardı: Johnson'un seçilmesi
için sermaye koyan Brown and Root adlı inşaat firması, Güney Vietnam'daki
askeri üslerin yapımı işini almıştı. Texas eyaleti bu arada ülkenin
üçüncü büyük silah endüstrisine 'kavuştu'. Bunun yanısıra çok sayıda
firma milyarlar kazandı.107
Atsız'ın dediği gibi Johnson'un petrol milyarderi dostları, başta
dünyanın en güçlü petrol karteli Standart Oil'in (Exxon, Texaco,
Socal, Gulf ve Mobil) sahibi olan Rockefeller ve diğer petrol şirketlerinin
(Shell/Royal Dutch) sahibi Marcus Samuel ve Hollanda Yahudisi William
Deterding gibi Yahudi sermayesinin önde gelen isimleridir.
Amerika için gittikçe bir bataklık haline dönüşen savaştan bir
türlü vazgeçilmemesinin nedeni buydu. Ancak bu Yahudi sermayedarlar
savaştan büyük karlar elde etseler de, savaş ABD ekonomisinde çok
büyük maddi kayıplara yol açıyordu. Amerika bu savaşa milyarlar
akıtmak zorunda kaldı. Savaş masrafları 1965 Bütçe Yılı'nda 103
milyon dolarken, 1966 Bütçe Yılı'nda 5.8 milyar dolara, 1967'de
20.1 milyar dolara, 1968'de 26.5 milyar dolara ve 1969'da ise 28.8
milyar dolara yükselmişti. Sonuç olarak Vietnam Savaşı getirdiğinden
fazlasını götürmeye başlamıştı. Dolayısıyla bu katliamdan yüksek
karlar elde eden sermaye sahipleri, artık başlattıkları savaşı bitirmeye
karar verdiler. Yağmur Atsız şöyle diyor:
Wall Street'in babaları olan J. McCloy (Chase
Manhattan Bank), C. Douglas Dillon (Dillon, Read and Co.), George
W. Ball (Lehman Bros.), McGeorge Bundy (Ford Foundation) ve yandaşları,
Clark M. Clifford adındaki avukatlarını Johnson'a yollayarak, 'savaşı
bitir!' direktifini verdiler. John'da direktifi aldıktan birkaç
gün sonra, 31 Mart 1968'de televizyondan halka seslenerek, tek taraflı
bir kararla, koşula bağlı olmaksızın, Kuzey Vietnam'a hava akınlarının
son bulduğunu açıkladı.108
Savaşı bitirenler, savaşı başlatanlarla aynı kişilerdi: Sefarad
Yahudisi Rockefeller'ın Chase Manhattan Bankası, Yahudi bankerlik
kuruluşu Lehman Brothers ve İsrail bağlantılı "sahte antisemit"
Ford Vakfı... Kısacası, Vietnam Savaşı, "savaş olsun diye savaş"
isteyenlerin savaşıydı. Bu savaşın çıkabilmesi için Amerikan başkanı
ortadan kaldırılmış, bu savaşın karı için milyonlar ölüme yollanmıştı.
Görünen o ki, Ho Chi Minh de rolünü iyi oynamış, kendisine verilen
Vietnam diktatörlüğü rütbesi karşılığında Amerikalı dostlarının
isteklerini yerine getirmişti.
CFR'nin Avrupa'ya Uzanan Kolu:
Bilderberg Grup
"CFR, Bilderberg Grup ve Trilateral
Komisyonu'nun yaratıcısı sayılır."
(Le Monde Secret des Bilderbergs,
Henry Coston, s. 4)
Bilderberg Grup ünlü bir örgüttür ancak hakkında az şey bilinir.
Bu tür konularla ilgilenen gazetelerin geçmiş sayılarını karıştırırsanız,
düzenli olarak yılda bir kez Bilderberg ile ilgili haberler çıktığını
görürsünüz. Haberler yılda bir kez çıkar, çünkü Grup yılda bir kez
toplanmaktadır. Toplantılara katılanların listesi ise oldukça göz
kamaştırıcıdır. Batı'nın neredeyse tüm ünlü politikacıları ve işadamlarının
yanısıra, bazen önemli gazeteciler de toplantılara çağrılır. Toplantıların
en önemli özelliği ise konuşulanların kesinlikle gizli tutulması
ve toplantı salonuna kesinlikle basının ya da davetsiz misafirlerin
alınmamasıdır. Katılanların listesine baktığımızda hemen tanıdık
isimler göze çarpar. Bunlar Grup'un hiçbir toplantısını kaçırmamış
olan isimlerdir; David Rockefeller, Henry Kissinger, Giovanni Angelli,
Giscard d'Estaing, Lord Carrington gibi. 1991 yılındaki Bilderberg
toplantısına ise sürpriz bir isim çağrılmıştır: Arkansas Valisi
Bill Clinton. (Sonradan, Clinton'ın ABD'nin müstakbel Başkanı olması
için gerekli onayın, Baden Baden'deki bu Bilderberg toplantısında
verildiği yorumu yapılmıştı). İngiliz araştırmacı Peter Thompson,
"Bilderberg ve Batı" başlıklı bir makalesinde, örgütün etkisinden
söz ederken şöyle der:
Amerika'nın önderliğindeki Batı imparatorluğu,
son kırk yıldan bu yana, bazı ekonomik, politik ve stratejik kuruluşlar
aracılığıyla çalışmıştır. Bunların bazıları aynı zamanda evrensel
olma iddiasındadırlar; Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası,
OECD ya da NATO gibi. Ancak Batı'nın uluslararası sistemindeki koordinasyonu
sağlayan aygıtların başında, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın güçlü
isimleri arasında düzenlenen gizli Bilderberg toplantıları gelir.109
Peki bu ilginç örgütün amacı nedir? Gizli toplantılarına
ulaşma imkanı olmadığına göre, bunu, örgütün nasıl ve kimler tarafından
kurulduğu ve yönlendirildiğinden çıkarmak durumundayız. Öncelikle
ilk dikkat çeken nokta, Bilderberg'in CFR ve Chatham House gibi
önceden incelediğimiz ve gerçek amaçlarına değindiğimiz örgütlerle
paralel oluşudur. Peter Thompson da bu paralelliğe, dikkat çekerek,
CFR, Chatham House, Bilderberg ve de (ilerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz)
Trilateral Komisyonu'nun "koordineli" bir biçimde ortak hedefler
için çalıştığını vurgular.110
CFR gibi örgütlerle koordineli olarak çalışan bu Grup, ilk olarak
1954 yılının Mayıs ayında Hollanda'nın Osterbeek kentinde toplandı.
Toplantı yeri, Bilderberg Oteli olduğu için de, örgüte Bilderberg
adı verildi. Bu yıldan sonra da düzenli olarak sürdürülen toplantılara,
Avrupa ve Amerika'nın pek çok tanınmış ismi katıldı.
Ancak kuşkusuz Bilderberg bir anda doğmamıştı. Grup'un kurulmasının
uzun bir geçmişi vardı. Peter Thompson, Bilderberg'in beyin kadrosunu
oluşturacak olan elitlerin, II. Dünya Savaşı öncesinde de benzer
politikaların mimarları olduğuna dikkat çekiyor. Thompson'ın bildirdiğine
göre, Bilderberg'in ilk işareti, 1920'lerde Amerika'nın "Avrupa
Birleşik Devletleri" oluşturma yönündeki çabasıydı. Amerikan strateji
uzmanları, Birleşik Avrupa'nın ekonomik ve politik olarak daha faydalı
ve etkili olacaklarına inandıkları için bu hareketi başlatmışlardı.
Bu "Amerikalı strateji uzmanları"nın başında ise CFR üyeleri geliyordu.
Thompson, bu arada ilginç bir noktaya daha dikkat
çekerek, "geleceğin Bilderberglileri"nin ilginç bir finansman politikasından
da söz ediyor: Hitler'in desteklenmesi... Gabriel Kolko'nun bir
makalesinde de bildirildiği gibi, "müstakbel Bilderbergliler", Hitler
Almanyası'na büyük maddi destek vermiş kişilerdi. Bu destekçilerin
en önemlilerinden biri ise kuşkusuz, sahip olduğu Standart Oil petrol
şirketi ile, Amerika'nın Almanya'ya savaş ilan etmesinden sonra
bile Naziler'i ve ünlü Nazi yanlısı Alman şirketi I. G. Farben'i
desteklemiş olan Rockefeller hanedanı geliyordu.111
(Hitler'in Siyonist bankerlerce finanse edildiğine önceki bölümde
değinmiştik, "müstakbel Bilderbergliler"in Hitler'e verdikleri destek
de büyük ölçüde bu "Siyonist" politikadan kaynaklanıyordu.)
II. Dünya Savaşı'nın ardından yaşanan dünya paylaşımı, Bilderberg'in
de doğuşunu sağladı. Amerika, Doğu kısmını Sovyet kontrolüne vermeyi
kabul ettiği Avrupa'yı bu kez kendine daha sıkı bağlarla bağlamak
istiyordu. Kuşkusuz, Amerika'yı bu yönde harekete geçiren güç, onu
"yayılmacı" yapan güçle aynıydı: CFR, yani Yahudi önde gelenlerinin
politik kurumu. Amerika'yı Mesih Planı için kullanışlı bir aygıt
olarak tasarlayan, sonra da onu Plan gereği "dışarıya" yönelterek
Amerikan emperyalizmini doğuran güç, bu kez Avrupa'yı da Amerikan
denetimi altına sokmak için hazırlanıyordu. Aslında Avrupa zaten
kontrol dışında değildi; 2. bölümde incelediğimiz gibi localar ve
Yahudi önde gelenleri çoktandır orada bir düzen yıkıp yerine yeni
bir düzen kurmuşlardı. Ama Avrupa'nın, Plan'ın asıl taşıyıcı gücü
olan Amerika ile koordineli hale getirilmesi, Amerika ile ilişkilendirilmesi
gerekiyordu.
CFR, II. Dünya Savaşı'nın ardından gücünü Amerika dışına taşımak
için zaten yeni örgütler kurmuştu: Birleşmiş Milletler ve özellikle
IMF ve Dünya Bankası'nın kuruluşunda CFR'nin büyük rolü olduğu bilinir.
NATO ise CFR'nin geliştirdiği "Avrupa'yı Amerika'ya bağlama" hedefinin
en etkili araçlarından biri oldu. Bu hedefin görünmez ancak en az
NATO kadar etkili bir aracı, Bilderbergliler tarafından geliştirilecek
olan "Avrupa Hareketi"ydi. Bu Bilderbergliler'in başında ise örgütün
"babası" sayılabilecek bir isim, Joseph Retinger geliyordu.
Bilderberg'in Doğuşu
Evet, Bilderberg, CFR'nin Avrupa'ya açılma stratejisinin bir sonucuydu.
Ancak bu örgütün, doğal olarak, bir Avrupalı tarafından kurulması
gerekiyordu. CFR'nin bu projesini üzerine alan kişi Joseph Retinger
oldu.
Alden Hatch, Bilderberg'in ilk başkanı olan
Prens Bernhard'ın hayatını anlattığı H. R. H. Prince Bernhard of
the Netherlands adlı biyografisinde, Retinger'den şöyle söz ediyor:
"Bilderberg, varlığını Dr. Joseph Retinger'in parlak zekasına borçludur...
Retinger, çok sıradışı bir karakterdir. Öyle ki, tüm Avrupa'yı dolaşarak
Başbakanlarla, işçi liderleriyle, sanayicilerle, devrimciler ve
entellektüellerle görüşmüş ve onları Grup'un doğuşu fikrine hazırlamıştır."
112
Retinger'in böylesine büyük bir eforla CFR'nin projesine destek
vermesi, elbette sahip olduğu bazı önemli bağlantılardan kaynaklanıyordu.
Bir Polonya Yahudisi olan Retinger, aynı zamanda 33. dereceye ulaşmış
bir masondu ve konuyla ilgili pek çok kaynakta bildirildiği üzere,
İsveç'teki Masters of Wisdom locasına bağlıydı. Retinger'in bir
başka dikkat çekici özelliği ise çok önemli bir isimle olan yakın
ilişkisiydi: Edward Mendell House. House, önceki sayfalardan hatırlarsak,
Schiff, Warburg, Lehman, Kahn gibi "Siyonist" finansörlerin Beyaz
Saray'daki adamıydı ve CFR'nin kurulmasında da büyük rol oynamıştı.
Wilson ve F. D. Roosevelt gibi Amerikan Başkanları'nın da akıl hocasıydı;
onları "yayılmacı" politikalara ikna ediyor, Siyonizmi destekleme
yönünde onlara telkinlerde bulunuyordu.
Retinger'in yıldızı, localardaki hızlı yükselişi ve House gibi
kilit isimlerle kurduğu dostluklar sayesinde kısa sürede parladı.
II. Dünya Savaşı'nın bitiminden kısa bir süre sonra, çok önemli
bir masonik platformda, Chatham House'da yaptığı bir konuşma ile,
Avrupa ülkelerinin "egemenliklerinin bir kısmından taviz vererek"
onları daha büyük bir güç haline getirecek olan bir birlik kurmaları
gerektiğini öne sürdü. Chatham House'daki bu etkileyici ve "vizyon
sahibi" konuşmasının ardından, Avrupa'yı birleştirme düşüncesine
destek bulmak üzere Amerikalılar'la görüştü. Retinger'in görüştüğü
ve büyük destek aldığı Amerikalılar, tanıdık isimlerdi; CFR üyeleri
ve CFR'nin "patronu" olan Sefarad kökenli Rockefeller hanedanı.
Retinger, daha sonra anılarında "Amerika'da
finansörler, işadamları ve politikacılar arasında düşüncelerimize
büyük destek veren kişilerle karşılaştım" diyecekti. Retinger'e
"büyük destek veren" kişiler, kendisinin saydığına göre, şunlardı:
Nelson ve David Rockefeller, Yahudi Kuhn Loeb şirketinin ortağı
William Wiseman, 1953-1971 yılları arasında CFR'nin direktörlüğünü
yapan ve Rockefellerlar'ın sadık adamı olarak bilinen George Franklin,
Rockefeller hanedanının sahip olduğu Chase Manhattan Bank'ın 1953-1960
yılları arasında genel müdürlüğünü yapan ve CFR'nin ve mason localarının
etkin üyeleri arasında yer alan John McCloy, CIA'nın mason şefi
Allen Dulles'ın kardeşi olan CFR üyesi John Foster Dulles.113
Retinger'e, Atlantik'in öteki yakasından Bilderberg'i
kurma yolunda destek veren güç CFR'ydi. Yani Yahudi önde gelenlerinin
politik kurumu. Bilderberg'e destek verme yolunda, CFR, etkili bir
aygıtı olan CIA'yı da kullanmıştı. Bu nedenle, İspanyol Gizli Servisi
eski üst düzey yöneticisi olan Gonzales Mata, sonradan toplatılan
Les Vrais Maitres du Monde (Dünyanın Gerçek Hakimleri) adlı kitabında,
"Avrupa Hareketi CIA yardımıyla yaratılmıştır. Elimizdeki kaynaklara
göre bu hareket ABD'den 38 milyon dolarlık bir yardım almıştır"
diyor.114 Mata, CIA'nın Avrupa Hareketi'ne yaptığı
katkının ardındaki en önemli isminin ise CIA şefi Allen Dulles olduğunu
söylüyor. CFR'nin önemli beyinlerinden ve bir üstad mason olan Dulles.
Mata, Avrupa Hareketi'nin Bilderberg'i nasıl doğurduğunu ise şöyle
açıklıyor:
Ama ABD 50'li yılların başında bu tip bir varlığın
Avrupa'da rahatsızlık yarattığını farkedip, daha güzel bir yolla
Avrupa'ya hükmetmeye karar verir. Bu da gizli örgütlerle olacaktır.
1952'de Avrupa Hareketinin genel sekreteri Retinger, Avrupa'ya dönüşünde
bir uluslararası örgüt kurmanın gerekliğini açıklar. Bilderberg
böyle doğar.115
Retinger, CFR'den aldığı destekle Avrupa'ya dönerek ekibini kurmaya
başlar. İlk bağlantı kurduğu kişiler, eski Belçika Başbakanı Paul
van Zeeland ve dev Unilever şirketinin genel müdürü Paul Rykens'tır.
Rykens, Avrupa'yı birleştirip Amerika'ya bağlayacak bir örgütle
Prens Bernhard'ın da ilgileneceğini söyler. Gerçekten de böyle olur,
Hollanda Prensi Bernhard, Retinger'e katılır ve sonradan da Bilderberg'in
ilk başkanı olur. Bernhard da kuşkusuz böyle önemli bir misyonu
üstlenecek özelliklere sahiptir: Hollanda Prensi, Rockefeller hanedanı
ile ortaktır: Prens'in Rockefellerlar'ın petrol tröstü Standard
Oil of New Jersey (Exxon) şirketinde 12 milyon dolarlık hissesi
vardır. Prens Bernhard'ın Royal Dutch Petroleum isimli bir diğer
dev petrol şirketinde de önemli hissesi vardır. Royal Dutch'ın sahibi
ise Yahudi Rothschild ve Samuel aileleridir.
Kısacası Prens Bernhard, hem Rockefeller, hem de Rothschild hanedanları
ile yakın ilişki içindedir. Bu önemli "meziyet"ler, Bilderberg'e
başkan olmak için yeterlidir elbette...
Bernhard'ın da ekibe katılmasıyla birlikte, Bilderberg'i kurmanın
zamanı gelmiştir artık. Retinger, Bernhard ve Rykens, her NATO ülkesinden
iki temsilci belirlerler. Bu iki temsilci, ülkedeki liberal ve muhafazakar
kanatları temsil edebilecek özelliktedir. Böylece 1954 yılının Mayıs
ayının son üç gününde, Bilderberg Oteli'nde ilk toplantı yapılır.
Katılanlar arasında ilk dikkat çeken isimler şöyledir: Değişmez
patron David Rockefeller; Kennedy ve Johnson dönemlerinde ABD Dışişleri
Bakanı ve Rockefeller Vakfı başkanı Dean Rusk; Carnegie Endowment'ın
başkanı Joseph E. Johnson; İngiliz Savunma Bakanı Denis Healey;
Winston Churchill'in mesai arkadaşı Lord Bootby...
1954'deki bu ilk toplantının ardından, Bilderberg zirveleri etkisi
ve katılım sayısı gittikçe artarak devam eder. Retinger, 1960 yılındaki
ölümüne dek Grup'un daimi sekreteri olur. Prens Bernhard ise adı
1976 yılında patlak veren ünlü Lockheed rüşvet skandalına karışıncaya
dek Grup'un başkanlığını yürütür, ancak Lockheed'le birlikte istifa
etmek zorunda kalır.
Bilderberg toplantıları, örgütün kuruluşundan sonra her yıl daha
da güçlenerek devam etti. Batı'nın ünlü politikacıları, sanayicileri,
işadamları, diplomatları örgütün "gizli" toplantılarına katıldılar.
Basının önemli isimleri de Bilderberg toplantılarında boy gösterdiler.
Bilderbergli gazeteciler arasında, Washington Post ve Newsweek'in
sahibi Katherine Graham, Alman Die Zeit'ın yönetmeni Theo Sommer,
Fransız Le Point dergisinin yönetmeni Claude Imbert, Danimarka'da
yayınlanan Berlingske Tidende'nin yönetmeni Aage Deleuran, Kanada'da
çıkan The Daily Telegraph'ın sahibi Conrad Black. Finlandiya'da
çıkan Helsingin Sanomat'ın sahibi Aatos Erkko sayılabilir.
Bilderberg'in İşlevi ve Dünya Devleti'ne
Giden Yol
"Bilderberg üyelerinin büyük bölümü
aynı
zamanda masondur. Bir ikinci ortak
özellikleri, kurulu düzenin hep üst kademesinde
yer alıyor olmalarıdır." (Bientot un
Gouvernement Mondial, Pierre
Virion, s. 86)
Kitabın ikinci bölümünde incelediğimiz bilgiler, Batı dünyasının,
Yahudi önde gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasında
kurulmuş olan İttifak'ın elinde büyük bir değişim yaşadığını gösterdi.
Buna göre, İttifak, elbirliği ile dini otoriteyi ortadan kaldırmış
ve dini otoritenin gücünün ardında yatan zihniyeti de değiştirmişti.
Önce Protestanlık, sonra da Aydınlanma ile gerçekleşen bu büyük
dönüşüm, önceden dini otorite tarafından dışlanmış olan İttifak'a
iktidar yollarını açtı. İttifak, Batı insanını ilahi değerlerden
koparmakla, kendine siyasi fırsatlar yaratmış oluyordu. Çünkü insanların
kimliklerinin değişmesi, siyasi sistemlerinin de değişmesi sonucunu
doğuruyordu. Yaşanan dönüşüm sonucunda, eskiden kendilerini Hıristiyan
olarak tanımlayan ve siyasi otorite olarak da Kilise'yi ve ona bağlanmış
olan monarşileri tanıyan toplum, kendini bir ulus olarak tanımlamaya
başladı. Ulusun yönetiminde dini otoritenin bir rolü olamazdı. Kurulan
ulus-devletler bu nedenle İttifak'ın birer ürünüydü. İttifak, hem
ulus-devletlerin, hem de ideolojilerin yardımıyla, Batı dünyasında
kurulu olan düzeni yıktı ve kendi düzenini kurdu.
Ancak bunlar, İttifak'ın tüm amaçlarına ulaştığı anlamına gelmiyordu.
İttifak, Yahudi geleneğindeki Mesih inancı nedeniyle (ya da Kabalacıların
uygulamaya koydukları Mesih Planı gereğince), dünya üzerinde kesin
bir kontrol kurmak istiyordu. Kesin bir kontrol, ancak merkezi bir
kontrolle elde edilebilirdi. Bu nedenle de İttifak, ulus-devlet
modelini de aşarak, bir "Dünya Devleti" modeli arayışına girdi.
Bunun için, öncelikle dünyanın ekonomik entegrasyonu gerekliydi.
Daha sonra da tüm siyasi otoritelerin tek bir merkezde toplanması
gündeme gelecekti. Böylece oluşması hedeflenen Dünya Devleti, ulaşılması
umulan dünya egemenliğini de beraberinde getirecekti. Bu, Mesih'in
gelişinden az önce gerçekleşmesi beklenen dünya egemenliğiydi; "insan
eliyle" ulaşılabilecek olan en büyük egemenlik. Mesih, bir de birtakım
doğaüstü güçleri ekleyerek genişletecekti bu egemenliği.
Kısacası, ulus-devletlerin kuruluşunun ardından, Mesih Planı'nda
sıra, bu ulus-devletleri birleştirip önce bazı devlet grupları,
sonra da tek bir Dünya Devleti kurmaya gelmişti. Yahudi önde gelenleri
Plan'ın bu aşaması üzerinde yoğunlaşacaklardı. 20. yüzyılın hemen
başında İttifak'ın önderliğinde kurulmaya çalışılan uluslararası
örgütler bu düşüncenin bir göstergesiydi. CFR gibi son derece önemli
bir örgütün başlıca mimarları arasında yer alan Paul Warburg'un
ki örgütün diğer mimarları da yine onun gibi "ırk bilinci" yüksek
Yahudilerdi ünlü sözü de, Dünya Devleti hedefinin Yahudi önde gelenleri
açısından ne denli vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyordu. "Bir dünya
hükümeti ister istemez kurulacak" demişti Warburg, "... tek sorun
bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mı ulaşılacağıdır."

Temeli Bilderberg toplantılarında
atılan ve Avrupa Birliği fikrinin öncülüğünü yapan Roman Anlaşması.
|
Bilderberg, İttifak tarafından Dünya Devleti'ne
giden yolda verimli bir aygıt olarak kuruldu. Önceki sayfalarda
Bilderberg'in masonlukla ve Yahudi finansörlerle son derece yakından
ilişkili bir örgüt olduğunu inceledik. Bilderberg'in masonlukla
çok paralel bir örgüt olduğu, Grup toplantılarına çağrılanların
büyük bölümünün aynı zamanda kendi ülkelerindeki locaların etkin
isimleri oldukları, konuyla ilgilenen pek çok yazar tarafından da
vurgulanan bir gerçektir. Bu durumda Bilderberg, Yahudi önde gelenleri
ve masonlar arasında kurulu olan İttifak'ın yeni bir örgütlenmesi
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da konuyla ilgilenen yazarların
çoğu tarafından vurgulanır. Bilderberg'in "Yahudi bağlantısını"
farkeden İrlanda dergisi New Nation bile, "bir Dünya Devleti kurmak
için Bilderberg, B'nai B'rith örgütü ve diğer Yahudi örgütleri işbirliği
yapmaktadır" demişti.116
Bilderberg'in içinde Rothschild hanedanının
önemli bir rol oynuyor oluşu da, örgütün "Yahudi bağlantısı" ile
ilgili bir göstergedir. Amerikan Spotlight dergisi, Bilderberg'in
Amerikan kanadının en güçlü isminin kuşkusuz Rockefeller olduğunu
vurguladıktan sonra, Grup'un Avrupalı daimi üyeleri arasında en
güçlüsünün de Rothschild olduğuna dikkat çekiyor. Rothschildlar'ın
Grup içindeki etkisi, 1974'deki toplantının Edmond de Rothschild'ın
sahibi bulunduğu Mont d'Arbos Hotel'de düzenlenmesinde bile kendini
belli etmektedir.117
Kısacası, Bilderberg İttifak'ın bir aygıtı olarak oluşturuldu.
Ve doğal olarak Mesih Planı ve de Plan'ın önemli bir aşaması olan
Dünya Devleti hedefi için kullanılacaktı. Bu hedefi gerçekleştirmek
için, Bilderberg önce bir Avrupa Birliği oluşturmaya yöneldi. ABD'nin
eski Almanya Büyükelçisi George McGhee'nin de vurguladığı gibi bir
Ortak Pazar (Avrupa Ekonomik Topluluğu) kurma fikri, ilk kez Bilderberg
toplantılarında ortaya atıldı. Daha sonra Avrupa'nın birleşmesi
fikrini savunan ve uygulamaya geçirenler de hep Bilderbergliler
oldu. Bilderberg'in güçlü isimlerinden Giovanni Agnelli'nin bu konudaki
kararlılığı, "Avrupa'nın bütünleşmesi bizim amacımızdır ve siyasilerin
başarısız kaldıkları noktada biz sanayiciler sonuca ulaşmayı umud
ediyoruz" şeklindeki sözlerinden okunmaktadır.
Bilderberg, yalnızca Avrupa'yı değil, dünyayı
bütünleştirme çabalarının da başına çekti. Globalleşme dediğimiz
sürecin mimarı en başta Bilderberg Grup oldu. Gonzales Mata, örgütün
Dünya Devleti'ne giden yoldaki çalışmalarını vurgularken şöyle diyor:
"Bilderberglilerin programının başında uluslararası problemler yatıyordu;
gümrük sınırlarının kaldırılması, uluslararası polis teşkilatının
kurulması, uluslararası parlamentonun kurulması gibi." 118
Bilderberg'in Dünya Devleti yolundaki çalışmaları, son dönemde de
Maastricht anlaşması ile kurulan Avrupa Birliği, GATT, EFTA, NAFTA
gibi globalleşme ve ulus-devletler arası bütünleşme projeleri ile
sürmektedir.
Ancak İttifak globalleşme politikası ile dev bir Dünya Devleti
hedefine yürürken, yine de, emperyalizmin doğasına uygun olarak,
dünyayı kutuplara ayırmayı tercih etmiştir. Bu ayrımı incelerken
de, İttifak'ın en yeni aygıtına, Trilateral Komisyonu'nu bakmakta
yarar var.
Üçüncü Dünya'nın Düzen'e Başkaldırışı
ve Soğuk Savaş Oyununun Sonu
"Borçlarımızı ödemek için çocuklarımızı
açlıktan
öldürmemiz mi gerekiyor? Şimdi bu sorunun
cevabı pratikte verilmiş durumdadır. Ve cevap
'evet'tir. Geçen üç yılda dünyanın yüzbinlerce
çocuğu ülkelerin borçlarını ödeyebilmek için
canlarını verdiler ve halen milyonlarcası da yetersiz
beslenme sonucunda çelimsiz vücutları ve zayıf
zihinleri ile faiz ödemeye devam ediyor."
- Tanzanya eski devlet başkanı Julius Nyerere
Önceki sayfalarda CFR'nin politikalarını incelerken, "CFR'nin yönettiği
Soğuk Savaş oyunu" başlığını kullanmıştık. Soğuk Savaş gerçekte
bir oyundu; çünkü ideolojik kutuplaşma görüntüsü altında iki emperyalist
gücün dünyayı paylaşımından ibaretti. Bu nedenle CFR hem Sovyetler'e
bazı bilinçli taviz ve destekler verdi, hem de anti-komünizm edebiyatından
güç alarak Amerikan yayılmacılığını güçlendirdi. İdeoloji, gerçekte
ne Sovyetlerin, ne de Amerikalıların inanmadıkları ancak "yayılmak"
için ihtiyaç duydukları bir araçtı yalnızca.
Bir başka vurgulanması gereken nokta da, "iki süper güç" edebiyatının
gerçekleri yansıtmadığıdır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra tek bir
süper güç vardı; ABD. Sovyetler Birliği, ABD kendisine bir "karşı
düşman" olarak ihtiyaç duyduğu oranda güçlenebildi. Gerçekte her
zaman ipler asıl olarak Amerika'nın elindeydi ve Soğuk Savaş oyununun
temposunu da o ayarladı. Dilerse Sovyetler Birliği'ni aç bile bırakabilirdi,
ancak varlığına ihtiyaç duyduğu düşmanını tahılla beslemekten geri
kalmadı.
İşte Soğuk Savaş bu dengeler üzerine kuruluydu. Sistem, Birinci
Dünya (kapitalist Batı) ve İkinci Dünya'nın (Sovyetler ve Avrupalı
müttefikleri), Üçüncü Dünya'yı sömürgeleştirmesi üzerine kuruluydu.
Uzakdoğu, Latin Amerika ve Afrika başta olmak üzere, Üçüncü Dünya
Soğuk Savaş'ın gerçek kurbanıydı. Üçüncü Dünya ülkeleri, Amerikan
ve Sovyet stratejistlerinin hesaplarına göre paylaşılıyor ve sömürülüyorlardı.
Bu, yeni-kolonicilik dönemiydi ve sömürü düzeyi açısından eski kolonicilikten
daha da acımasızdı.
Kısacası, Soğuk Savaş sırasındaki Dünya Düzeni, Birinci ve İkinci
Dünya'nın, Üçüncü Dünya üzerinde egemenlik kurmasına dayanıyordu.
Sistemden rahatsız olabilecek tek güç, Noam Chomsky'nin de sık sık
vurguladığı gibi Üçüncü Dünya'ydı. Bu nedenle, Soğuk Savaş senaryosu
üzerine kurulu olan Düzen'in sürüp sürmeyeceğini belirleyecek etkenlerin
başında, Üçüncü Dünya'nın tavrı geliyordu. Üçüncü Dünya, Düzen'i
reddetmeye başladığı anda yeni tedbirler gerekecekti.
Üçüncü Dünya'nın Düzen'e karşı çıkmaya başlaması, eski kolonicilik
dönemini bitiren Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri ile oldu. Önceki sayfalarda
da değindiğimiz gibi bu mücadeleler ile birlikte özellikle Asya
ve Afrika'da çok sayıda yeni devlet oluştu. Bu devletler, doğal
olarak Batı yayılmacılığına tepki duyuyorlardı. Ayrıca eski sömürgeciliğin
bitimiyle başlayan yeni-sömürgeciliğe (neo-kolonyalizm) de karşı
çıkıyorlardı (bu yeni-sömürgecilik dalgasında Üçüncü Dünya ülkeleri
sözde politik yönden bağımsız oluyorlar, ancak gerçekte özellikle
ekonomik yönden Batılı patronlarının sömürüsüne maruz kalmaya devam
ediyorlardı). Bu ortam içinde, Düzen'in sahte muhalifi onlara yanaştı:
Sovyetler Birliği, önce de vurguladığımız gibi, Üçüncü Dünya'daki
Ulusal Kurtuluş Mücadelelerini sözle de olsa destekleyerek onları
kendi safına çekmeye çalışıyordu. Ancak bu yanaşma, gerçekte bu
yeni devletleri Düzen'e uydurmaktan başka bir anlam taşımıyordu.
Nitekim Üçüncü Dünya'nın yeni ülkeleri de, "emperyalizm"in hem
Batı hem de Sovyetler Birliği tarafından uygulandığını farketmekte
gecikmediler. Bu Üçüncü Dünya ülkeleri, öncelikle uluslararası ekonominin
kendilerinin zararına olduğunu farkettiklerinde tepki gösterdiler;
BM çatısı altında UNCTAD-United Nations Conference on Trade and
Development (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Gelişme Konferansı)
adlı bir organizasyon oluşturdular. Bu organizasyon bir süre sonra
NIEO-New International Economic Order (Yeni Enternasyonal Ekonomik
Düzen) adlı bir ekonomik model önerdi. Bu modelle birlikte gelişmiş
ülkelerden bazı istekleri vardı: Gelişmiş ülkelere olan borçlarının
ertelenmesini ya da silinmesi (çünkü bunları ödemeleri imkansızdı),
gelişmiş ülkelerin kendilerine teknoloji yardımı yapması, gelişmiş
ülkelerin kendilerinden yalnızca hammadde değil aynı zamanda sanayi
malları da satın alması, gelişmiş ülkelerinin GSMH'lerinin % 0.7'sini
her yıl Üçüncü Dünya Ülkelerine hibe etmesi.
Bu istekler aslında makul isteklerdi, eğer gelişmiş ülkeler gerçekten
Üçüncü Dünya'nın kalkınmasını istiyor olsalardı. Ama gelişmiş ülkeler,
kurulu Düzen'den son derece memnundular ve değil Üçüncü Dünya'nın
kalkınmasını istemek, bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlardı.
Bu nedenle ne Birinci Dünya (kapitalist Batı), ne de İkinci Dünya
(Sovyetler Birliği ve Avrupalı müttefikleri), Üçüncü Dünya'nın bu
isteklerinin birini bile kabul etmediler. Kabul edenler, yalnızca,
ne Amerikan ne de Sovyet kampına dahil olmayan İskandinav ülkeleriydi.
Kapitalist Batı'nın bu isteklere yüz çevirmesi Üçüncü Dünya için
pek şaşırtıcı olmadı; Üçüncü Dünya bu ülkeleri zaten "emperyalist"
olarak görüyordu. Ama asıl şaşırtıcı olan Sovyetler Birliği'nin
Üçüncü Dünya'nın bu isteklerini kabul etmemesiydi. Çünkü sosyalist
dünyanın büyük patronu, o ana dek hep bu ülkelere, onları "kurtarmak"
istediği gerekçesiyle yanaşmıştı. Onlara, "emperyalist Batı'dan
kurtulmak istiyorsanız bizim kucağımıza gelin" mesajını vermişti.
Ancak NIEO'yu reddederek, gerçekte kurulu Dünya Düzeni'nden son
derece memnun olduğunu, Üçüncü Dünya'nın kalkınmasını istemediğini
ve kendisinin de aynı gizli ortağı olan ABD gibi "emperyalist" olduğunu
açıkça göstermişti. Bunun üzerine Üçüncü Dünya ülkeleri tarihi bir
adım atarak 1976 yılında Manila Deklarasyonu'nu yayınladılar. Deklarasyon,
Sovyetler Birliği'nin de kapitalist Batı'dan hiçbir farkı olmadığını,
Sovyetler Birliği'nin de "emperyalist" olduğunu, Üçüncü Dünya ülkelerini
"hammadde deposu" olarak gördüğünü duyurdu. Bunun üzerine Kremlin
Üçüncü Dünya'ya yaptığı göstermelik yardımı biraz artırarak durumu
kurtarmaya çalıştı ama artık çok geçti. Düzen'in dev sömürgesi olan
Üçüncü Dünya'da tehlike çanları çalmaya başlamıştı.
Manila Deklarasyonu'ndan bir yıl önce de yine ilginç bir şey olmuş,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, çoğunluğu Üçüncü Dünya ülkelerinden
oluşan 72 üye ülkenin oyuyla, "Siyonizmin ırkçılık olduğunu" kabul
etmişti. Düzen'in patronları açısından, bu da oldukça anlamlı bir
işaretti.
Bu arada 1968 hareketleri de ABD-Sovyet gizli ittifakına duyulan
tepkiyi dışa vurdu; sokaklara dökülen "bağımsız sol", Sovyetlerin
de aynı ABD gibi "emperyalist" olduğunu duyurdu. 1970'li yıllarda
da "bağımsız sol" çeşitli ülkelerde iktidara geldi. En önemlilerinden
biri, Nikaragua'daki Amerikan yanlısı Somoza diktatörlüğünü yıkarak
başa geçen Sandinista hükümetiydi. Sandinistalar "anti-Amerikan"dılar,
ancak "Sovyet yanlısı" da değildiler; yalnızca ülkelerinin yeni-sömürgecilik
dalgasından kurtulmasını istiyorlardı. Düzen'in her iki kanadıyla
barışık olmadıkları için, Düzen'in hışmına uğradılar: Amerika Sandinistalar'ı
devirmek için, İsrail'in büyük yardımlarıyla, "kontra" denilen profesyonel
katilleri oluşturdu. Bir yandan da Sandinistaları "bağımsız sol"
olarak kalmaktan vazgeçirmeye, Nikaragua'yı Sovyetler'e yakınlaşmaya
zorluyordu. Tüm bunların yanında bir de 1979'da İran'da yaşananlar
vardı ki, Üçüncü Dünya'daki "tehlike çanları"nın sesini iyice yükseltmişti.
En büyük Amerikan müttefiklerinden biri olan Şah'ın devrilmesi hem
de, aynı anda hem anti-Amerikan, hem anti-Sovyet olan bir güç tarafından
devrilmesi büyük bir uyarıydı.
Tüm bunlar, Üçüncü Dünya'da, Düzen'in her iki "süper"ine de boyun
eğmeyen yeni güçlerin varlığını ortaya koyuyordu. Ne Amerika'yı,
ne de Sovyetler'i patron olarak tanımayan bu yeni akım, kuşkusuz
Soğuk Savaş senaryosu altında dünyayı paylaşma temeline dayanan
Düzen adına büyük bir tehditti. En önemlisi de, bu yeni Düzen-karşıtı
akımın içinde, gittikçe yükselen bir İslami potansiyel bulunuyor
olmasıydı. 1979 yılında Şah'ın devrilmesi, hem Amerika'yı hem de
Sovyetler'i oldukça tedirgin etmişti. Bu nedenle Amerika, gizli
dostu Saddam'ı bu yeni güce saldırtmıştı. Buna karşılık, kendi güney
sınırlarını (Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan) bir "İslami domino
teorisi" ile kaybetmekten korkmaya başlayan Sovyetler de, bu yeni
gücün etki alanını daraltmak için Afganistan'ı işgal etmişti.
Şah'ın devrilmesiyle birlikte, dünyada Wilson-Lenin döneminden
bu yana süren ikili sisteme karşı yeni ve güçlü bir alternatif çıkmıştı.
1979'daki olayın İslam'ı iyi ve doğru temsil edip etmediği ayrı
bir konuydu ama ne olursa olsun, Düzen'i reddeden yeni bir güç doğmuştu.
Üstelik bu güç, köksüz ve geçici bir güç değildi; Düzen'in her iki
kanadının da (kapitalist ve sosyalist blok) kabul ettiği değerlerin
tümünü baştan sorguluyor ve çoğunu reddediyordu. Düzen'in temel
özelliği seküler (din-dışı) olmasıydı: ABD Büyük mührü'nde yazan
Novus Ordo Seclorum (Yeni Seküler Düzen) ibaresi bunu ifade ediyordu.
Oysa Üçüncü Dünya'da doğan bu yeni güç, Düzen'in her iki kanadının
da paylaştığı bu seküler (din-dışı), maddeci, dünya-merkezli temeli
reddediyordu. Düzen'in üzerine kurulduğu Aydınlanma, Fransız Devrimi
gibi dayanakların tümünü rafa kaldırıyor, yerine tamamen farklı
dayanaklar yerleştiriyordu. Kısacası, İslam yükselmeye başlamıştı
ve Düzen'in stratejistleri bu yükselişin daha da artarak kendileri
açısından çok daha tehlikeli boyutlara varacağını çoktan farketmişlerdi
bile. (Bugün bu gerçeğin daha da farkındalar; bu nedenle CFR'li
Huntington, dünyanın İslam ve Batı medeniyeti arasında geçecek olan
bir "çatışma"ya doğru gittiğini söylüyor.)
İşte bu ortamda Düzen'in stratejistleri yeni bir yapılanma arayışına
girdiler. Yapılması gereken, gittikçe daha tehlikeli hale gelmeye
başlayan Üçüncü Dünya'ya karşı, Birinci ve İkinci Dünyalar arasında
bir ittifak oluşturmaktı. Batı ve Doğu'nun zenginleri arasındaki
ideolojik ayrıma artık gerek kalmamıştı. Batı ve Doğu'nun zenginleri,
Güney'deki Üçüncü Dünya'ya karşı birleşmeliydi. ABD-Sovyet yakınlaşmasını
simgeleyen detant süreci, tam da bu noktada, 1970'li yılların başında
CFR'nin parlak beyni Henry Kissinger'ın denetiminde uygulamaya kondu.
Aynı dönemde kurulan Trilateral Komisyonu ise Batı-Doğu yakınlaşmasının
başlıca uygulayıcısı oldu.
Trilateral Komisyonu'nun Kuruluşu
Trilateral Commission (Üçyüzeyli Komisyon) 1973 yılında kuruldu.
Komisyon, CFR tarafından, daha doğrusu CFR'nin patronu olan Rockefeller
hanedanı tarafından oluşturulmuştu. Rockefeller, CFR'nin daha önce
Bilderberg kanalıyla Avrupa'ya uzanmış olan kolunu, bu kez tüm gelişmiş
ülkelere yaymak istiyordu. Bu nedenle Komisyon, üç ayrı gelişmiş
bölgenin sanayici ve işadamlarının bir araya gelmesiyle oluştu:
Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya. Komisyonun başkanlığına ise Rockefeller'ın
çok yakın adamlarından birisi getirilmişti. Hanedanın adeta "sağ
kolu" olan bu kişi, aynı zamanda Rockefellerlar'ın soydaşıydı da;
Zbigniew Brzezinski. Polonya Yahudisi Brzezinski, Komisyon'un başkan
koltuğuna oturduktan sonra hızla yükseldi ve Rockefeller'ın desteğiyle,
Carter yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışmanı gibi kilit bir göreve
getirildi.
Brzezinski, aslında gelişmiş ülkeleri bir araya getirecek bir ittifaktan
Komisyon kurulmadan daha önce söz etmişti. Yazdığı Between Two Ages
(İki Çağ Arasında) adlı kitabında Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve
Japonya arasında birlik önermişti. Brzezinski'nin bu kitapta ortaya
koyduğu düşünceler dizisi, Komisyonun temel stratejilerinin belirlenmesinde
önemli rol oynadı.

Trilateral komisyonu, CFR'nin Bilderberg'den sonraki ikinci
büyük ürünü oldu. Bilderberg yalnızca Amerikalı ve Avrupalı
üyeleri biraraya getirirken, Trilateral, masonik paktı "üçyüzeyli"
hale getirerek Japonları da kabul etmişti. "Örtülü Yahudi"
Rockefeller hanedanı, CFR'nin olduğu gibi Trilateral'in de
gerçek yöneticisiydi. Örgütün ilk başkanı ve en önemli beyinlerinden
biri ise yine ünlü bir isimdi: Polonya Yahudisi Zbigniew Brzezinski.
(yanda)
|
Ancak Brzezinski, kuşkusuz "sahibin sesi"ydi ve asıl olarak Rockefeller
hanedanının politikalarını temsil ediyordu. Rockefeller ise Yahudi
önde gelenlerinin en güçlülerinden biriydi. Bu, doğal olarak, Komisyon'da
bir Yahudi etkisi ve masonik boyut çağrıştırıyordu. Nitekim Fransız
dergisi Lectures Francises, Komisyonun kuruluşunu şöyle özetliyor:
Bu Komisyon David Rockefeller'ın fikridir. 1972
yılındaki bir Bilderberg toplantısından sonra, Rockefeller komisyona
üye olarak uluslararası mason finansörleri, üst düzey politikacıları
ve ünlü Yahudileri biraraya getirmeye başladı. Komisyonun kurulmasında
kendine en büyük desteği de Brzezinski vermiştir.119
Solcu yazar Memduh Eren de, Komisyon'un masonik boyutunu sol literatüre
uygun olarak şöyle vurguluyor:
Yüzyıllar boyu dünyayı kasıp kavuran ve artık
geçerliliği pek kalmayan masonik örgütlerin atrofisinden sora dünyadaki
egemen güçler, 'yeniden yapılanma' gereksinimini duydular. Emperyalizmin
bu alandaki 'yeni' stratejisi; 1973 yılında kurulan Trilateral Commission
'Üç Yanlı Komisyon' tarafından oluşturulmuştur. Bu stratejinin mimarı
ise Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski'dir.
Bu komisyon, dünyanın en büyük bankası Chase Manhattan Bank'ın Başkanı
David Rockefeller öncülüğünde 'Üç Emperyalist Yan'da (ABD, AET ve
Japonya) önde gelen sanayicilerin, maliyecilerin siyaset adamları
ve öğretim üyelerinin kurdukları (resmi olmayan), bir çeşit karşı-devrimci
ve 'Halk Düşmanları Enternasyonali'dir.
Yani canavar büyüyecektir. 1950'li yıllar yeni mandaterizmin düşünceden
örgütlenmeye daha akıllıca yaygınlaşmaya başladığı dönemdir. Bu
gizli örgütün tepe noktasında ABD (Wall Street), taban noktalarında
ise Japonya ve Avrupa'da bulunan mason üçgeni, bir başka deyişle,
Tokyo Borsası ve Londra Kenti bulunur.120
Masonik sistemin yeni bir uyarlaması olan Komisyon, ilk olarak
Carter hükümetinde büyük güce ulaştı. Hükümette, Carter'ın kendisi
de dahil 20 önemli kişi Komisyon'a üye idi. Komisyonun diğer üyeleri
önde gelen finansörler, sanayiciler ve akademi uzmanlarıydı. Carter'ı
izleyen hükümetlerde de Trilateral'ın etkisi sürdü; Bush ve Clinton
birer Trilateral üyesiydiler.
Trilateral Komisyonu ve ABD'deki "Orwellyen
Demokrasi'
"Demokrasi teriminin iki anlamı vardır.
Bunlardan birincisi sözlük anlamıdır, diğeri
ise yapılanlara gerekçe uydurmak
amacıyla demokrasi terimine giydirilmiş olan
bir anlamdır... Bu ikinci anlamda ABD'de
demokrasi olması demek, iş dünyasının
kontrolü altında bulunan siyasi ve ideolojik
bir sistemin var olması demektir."
Noam Chomsky
Trilateral Komisyonu'nun işlevlerinden biri de "demokratik totaliter
toplum" yaratma yolundaki çalışmalarıdır. Önceki sayfalarda, CFR'nin
kurulduğu yılları incelerken, CFR'nin Amerikan kamuoyununun düşüncesini
denetim altına alma yönündeki hedeflerine ve Walter Lippmann ile
Albay House gibi CFR beyinlerinin bu konudaki düşüncelerine değinmiştik.
Çünkü halkın düşüncesini yönlendirmeden dış politikayı yönlendirmek
mümkün değildi. Amerika "demokratik" bir ülke olduğuna göre, bu
iş, ilkel totaliter devletlerde olduğu gibi kaba kuvvet kullanarak
değil, toplu beyin yıkama yöntemleri ile gerçekleştirilecekti.
Noam Chomsky'nin bu konu hakkındaki görüşlerine
ve CFR'nin oluşturduğu Creel Komisyonu ile Walter Lippmann hakkındaki
yorumlarına önceki sayfalarda değindik. Chomsky'nin bu konuda verdiği
bir başka ilginç bilgi ise halkın düşüncesini yönlendirme ("rıza
oluşturma") konusunda yoğunlaşmış kurumların başında Trilateral
Komisyonu'nun geldiğidir. Ünlü yazar "David Rockefeller'ın girişimiyle
Birleşik Devletler'den, Avrupa'dan ve Japonya'dan bazı liberal seçkinlerin
katılımıyla oluşturulan Komisyon"un, Vietnam Savaşı sırasında halktan
gelen tepkilerle oluşan "demokrasi krizi"ne çözüm bulmak için özel
bir çalışma yaptığını bildirir.121 "Demokrasi
krizi" kavramı ise Chomsky tarafından şöyle açıklanmaktadır:
Vietnam savaşı Amerikan halkının politize olmasına
neden olmuştu. İşin aslının farkında olmayanlar bunu demokrasi olarak
isimlendirebilirler. Oysa Batı'lı düşünürler hastalığın farkındaydılar
ve mevcut rahatsızlığı 'demokrasi krizi' olarak teşhis etmekteydiler.
Tedavisini de halk kitlelerinin eski klasik konumlarına çekilmesinde,
tekrar pasifize edilmesinde görmekteydiler. Demokrasinin Orwellyen
manada yoluna devam edebilmesi, yani sermaye çevresi tarafından
belirlenmiş kuralların kritik bile edilmeden kabul gördüğü, her
türlü kararı seçkinlerin verip, iş olsun diye halka da onaylatıldığı,
devletin politikasının oluşmasında halkın kesinlikle rol almadığı
bir düzenin var olmaya devam edebilmesi için bu zaruri idi. Halkı
olup bitenlere karşı ilgisiz, yönetime karşı itaatkar kılmak, gençlerin
yoğurulduğu eğitim kurumlarında disiplini restore etmek, kitle iletişim
araçlarında yer göstermeğe başlayan muhaliflerin sesini kesmek,
seçkinlerin tayin ettiği yönetime karşı takınılabilecek tavırları
daha kaynağında kurutmak kaçınılmaz olmaktaydı.122
Vietnam savaşıyla kendini gösteren sözkonusu "demokrasi krizi",
halkın kendini ilgilendirmemesi gereken bir konuya, devlet yönetimine
burnunu sokmak istemesinden doğmuştu. Çözüm halkın yeniden pasifize
edilmesi, medya yoluyla "itaatli" hale getirilmesiydi. Trilateral
Komisyonu, bu proje üzerine yoğunlaşmıştı. Komisyon, 1975 yılında,
"demokrasinin yönetilebilirliği" üzerine bir rapor hazırlatmış ve
halktan gelen taleplerin sistemin işlemesine etki etmekten nasıl
uzak tutulabileceği konusunda kapsamlı bir araştırma yaptırmıştı.
Komisyon adına araştırmayı yapan akademisyenlerin başında ise "Medeniyetler
Çatışması" teziyle son yıllarda iyice ünlenen bir isim, Samuel Huntington
geliyordu. Böylece Trilateral Komisyonu, Chomsky'nin deyimiyle,
ABD'deki "Orwellyen demokrasi"yi korumak için kolları sıvamıştı.
Noam Chomsky, bu "Orwellyen demokrasi" deyimini Amerikan toplumunda
kurulu olan gizli totaliterizmi ifade etmek için sık sık kullanır.
"Orwellyen" deyimi, George Orwell'in ünlü 1984 adlı romanına göndermedir.
Bilindiği gibi Orwell, 1949'da yazdığı bu kurgu-romanda, 1984 yılında
tüm dünyada tam totaliter bir düzenin kurulacağını ve insan hayatının
her alanının "Parti" adı verilen bir örgüt tarafından denetim altında
tutulacağını kehanet etmişti. Chomsky'nin, ABD'yi, Orwell'in kitabındaki
totaliter devlete neden benzettiğini anlamak için 1984'de anlatılanları
hatırlamakta yarar var.
Romanda anlatılan olaylar 1984 yılında İngiliz Sosyalizmi, kısaca
"Insos" denilen düzende geçer. Düzeni yürüten Parti'dir. Parti,
halka "Büyük Birader" adı verilen bir sima ile görünür. Büyük Birader'in
yüzü hep tele-ekranlardan halkı izler, sevgi, korku ve saygı salar
yüreklere. Partinin dışında kalanlara "proleterler", kısaca "proller"
denir. Bunlar nüfusun % 85'ini oluşturmaktadırlar. İlginç olan,
Parti'nin kitleleri denetim altında tutmak için kullandığı yöntemlerdir:
Üç önemli yöntem vardır: Geçmişi denetim altında tutma, yeni dil
ve ikili düşünce. Geçmişi denetim altında tutabilmek için geçmişle
ilgili tüm belgeler, Parti'nin gereksinimlerine göre yeniden yazılır.
Böylece tüm tarih yok edilmiş olur. Bu aynı zamanda Parti'nin, kendi
yönetiminin ezeli ve ebedi olduğu şeklindeki iddiasına da dayanak
sağlar. Yeni dilin amacı, düşüncenin alanının daraltılması ve yine
tarihin unutturulmasıdır. Herkes bu dili konuşmaya mecbur bırakılmıştır.
İkili düşünce ise iki çelişkili düşünceyi aynı anda benimsemektir.
Bazı devlet dairelerinin adları ikili düşünceye örnek oluştururlar.
Barış Bakanlığı savaşı yürütür. Sevgi Bakanlığı soruşturma ve işkence
işleri ile uğraşır. Bu yöntemlerle Parti, gerçeklik algısını, dolayısıyla
gerçeği istediği gibi saptamaktadır.

Alman ressam Magnus Zeller, Der Hitlerstaat adlı yandaki ünlü
tablosunda, Nazi devletinin totaliter yapısını tasvir etmişti.
Oysa Naziler ve benzeri kaba totaliterizm rejimlerinin yanında
bir de görülmeyen, hissedilemeyen totaliter düzenler vardır.
Toplumu kaba kuvvet yoluyla ezerek değil, beynini yıkayarak
kontrol edenler. İşte CFR-Trilateral-masonluk kompleksinin
hedeflediği totaliterizm, bu ikinci türe girer.
|
Chomsky, ABD'deki sözde demokrasiyi işte bu
sisteme benzetmekte, demokrasi görüntüsünün ardında "Orwellyen"
bir totaliterizmin hakim olduğunu bildirmektedir. Orwell'in kurguladığı
totaliter toplumda kullanılan yöntemler, ABD'de (ve aslında daha
pek çok modern devlette) uygulanmaktadır. Geçmişi denetim altında
tutma, tarihi değiştirme, gerçekleri gizleme, medya ve "resmi tarih"
yoluyla en çok yapılan şeydir. Chomsky, bu konuda yapılan uygulamaların
ki buna "tarih mühendisliği" diyor mantığını şöyle özetliyor: "Gerçekler
ABD'nin ideolojisine beklenilen hizmeti verebilecek durumda değildir.
Yeniden kağıt üstünde inşa edilmelidirler... Tarih, gerçekler bir
yana bırakılarak, ABD'nin amaçlarına hizmet edecek tarzda yeniden
yazılmalıdır." 123
Chomsky, Orwell'in romanındaki "ikili düşünce"
tekniğinin de ülkesi tarafından kullanıldığına değinir. Ünlü yazar,
Amerika'nın terörizm aleyhtarı edebiyatına rağmen terörizmin kaynağı
olduğunu, uyuşturucuya "savaş açmasına" rağmen boğazına kadar uyuşturucu
ticaretinin içinde bulunduğunu anlatır. Dışişleri Bakanlığı'nın
yalanlarından ve haksız saldırılarından söz ettikten sonra da George
Orwell'in resmi yalanlar üretmekle görevli olan Doğruculuk Bakanlığı'na
gönderme yapar.124
ABD sisteminin Orwell totaliterizminden tek farkı, "demokratiklik"
boyasına batırılmış olmasıdır. Bu nedenle sistemin totaliter olduğu
bilinçli zihinlerden başka hiç kimse tarafından farkedilememektedir.
Bu nedenle sistemin adı "Orwellyen demokrasi"dir.
Kısacası, ABD gizli totaliter bir denetim altındadır. Kuşkusuz
bu noktada gündeme gelen anlamlı bir soru, bu sistemin kim tarafından
denetlendiğidir. Önceki sayfalarda bu sistemin ilk örneklerinin
CFR tarafından oluşturulduğunu incelemiştik. Chomsky, CFR'nin bir
uzantısı olan Trilateral Komisyonu'nun da bu "Orwellyen demokrasi"nin
kontrolünü üstlendiğini bildiriyor. Yani totaliter sistemin denetleyicileri,
CFR-Trilateral çizgisidir.
Ancak CFR ve Trilateral de sonuçta birer aygıttırlar. Bu iki örgüt
de, önceki sayfalarda incelediğimiz gibi Yahudi önde gelenleri ve
masonlar arasındaki İttifak'ın oluşturduğu kurumlardır. Dolayısıyla
gizli totaliterizmin, diğer adıyla "Orwellyen demokrasi"nin denetimi,
İttifak'ın elindedir.
CFR-Bilderberg-Trilateral Kompleksi ve Masonluk
Bu bölümün başından bu yana, önce CFR'nin sonra da Bilderberg ve
Trilateral Komisyonu'nun Yahudi önde gelenlerince kurulan ve finanse
edilen örgütler olduğunu, Yahudi önde gelenleri-masonluk İttifakının
bu ve benzeri örgütler yoluyla dünya politikasına yön vermeye çalıştıklarını
ve bunun önemli ölçüde başardıklarını inceliyoruz. Dolayısıyla bu
örgütler, Ortaçağ'da kurulan Tapınak Şövalyeleri, ya da Gül-Haçlar
gibi örgütlerin modern bir türevlerinden başka bir şey olamazlar.
Nitekim öyledirler de. İngiliz tarihçi Michael Howard, The Occult
Conspiracy: The Secret History of Templars, Masons and Occult Societies
(Okült Komplosu: Tapınakçılar, Masonlar ve Okült Derneklerin Gizli
Tarihi) adlı kitabında, bu konuya değinir. Howard'ın kitabın "Okültizm
ve Modern Siyaset" başlıklı bölümünde yazdığına göre, pek çok okültizm
(gizli bilim) uzmanı, Tapınakçılar ve masonlar gibi örgütlerin 20.
yüzyıldaki siyasi kanadının CFR, Bildergbeg ve Trilateral gibi örgütler
olduğu görüşündedir.
Bunun farklı göstergeleri vardır. Bunların biri,
CFR-Bilderberg-Trilateral kompleksinin ideolojik esnekliğidir. Howard'ın
vurguladığı ve bizim de önceki sayfalarda incelediğimiz gibi, bu
örgütler duruma göre kimi zaman siyasi yelpazenin sağ kimi zaman
da sol kanadında gibi gözükebilmektedirler. Aynı şekilde bu örgütlerin
üyeleri arasında hem sağcılar, hem de solcular bulunabilmektedir.
Önceki sayfalarda incelediğimiz gibi CFR, hem anti-Komünist hem
de Sovyet işbirlikçisi olabilmektedir. Bu durum, CFR-Bilderberg-Trilateral
kompleksinin gerçekte ne kapitalist ne de sosyalist olduğunu, Howard'ın
ifadesiyle "politiko-spritüel bir amaca ulaşmak için bu materyalistik
sistemleri kullanarak kitleleri kontrol etme" hedefini taşıdığını
gösterir.125 Bu özellik, Tapınakçı-Gül-Haç-mason
geleneğinin de temel özelliğidir. 2. bölümde buna değinmiş ve masonluğun
tüm seküler ideolojilerin doğuşunda lider rolü oynadığını belirtmiştik.
Bunun amacını ise Gül-Haç kaynaklarında yapılan bir yorum açıklıyordu:
Hükümetler karşı koyacaklarından, yeryüzündeki yazgıları açıkça
yönetemeyeceği için, bu gizemsel birlik ancak gizli dernekler aracılığıyla
etkinlik gösterebilir.
Gereksinim doğdukça, yavaş yavaş oluşturulan
bu gizli dernekler, birbirinden değişik, görünürde birbirine karşıt
gruplara ayrılmışlardır. Bunlar zaman zaman, din, politika, ekonomi,
yazın alanlarında yönetimle ilgili çok zıt düşünceler savunurlar
ama tümü de, bilinmeyen ortak bir merkeze bağlı olup onun tarafından
yönlendirilir; bu merkez, yeryüzündeki bütün egemenlikleri görünmez
bir biçimde yönetmeye çalışan bir itici gücü saklar içinde.126
İşte CFR-Bilderberg-Trilateral kompleksi, "yeryüzündeki
bütün egemenlikleri görünmez bir biçimde yönetmeye çalışan" bu "merkez"in
bir ürünüdür. Bu kompleksin gerçekte şekil değiştirmiş bir loca
olduğunu gösteren ilginç bilgiler var. Örneğin, Amerikan Büyük Mührü'nün
Başkan Roosevelt döneminden itibaren dolar banknotlarının üzerine
basılması, CFR'nin etkisi ile olmuştur.127 Bu
önemlidir, çünkü önceden incelediğimiz gibi Amerikan Büyük Mührü,
en başta "üçgen içinde göz" gibi semboller ve Novus Ordo Seclorum
gibi ibareler olmak üzere, açık masonik mesajlar taşımaktadır.
Benzer masonik bağlar Bilderberg için de sözkonusudur.
Robert Eringer, The Global Manipulators (Küresel Yönlendiriciler)
adlı kitabında, Bilderberg'in uluslararası masonluğun bir aygıtı
olduğunu anlatır. Eringer'in belirttiği bizim de önceki sayfalarda
vurguladığımız gibi örgütün kurucusu olan Joseph Retinger yüksek
dereceli bir masondur ve Bilderberg'i kurma işine localardan aldığı
direktifle girişmiştir. Bilderberg'in yönetim kurulu sayısı 39 kişi
gibi ilginç bir sayıdır. Çoğu okült uzmanı bu sayının 13'ün üç katı
oluşuna dikkat çeker; 13, okült gelenek içersindeki en önemli sayıdır.128
Michael Howard'a göre, Bilderberg ve Trilateral,
"masonluğun politik formu"ndan başka bir şey değildir.129
Yazar, bu örgütlerin, 14. yüzyıl Tapınakçıları'nın da hedefi olan
"Birleşmiş bir Avrupa" ve son aşamada da "Birleşmiş bir Dünya" hedefi
için çalıştıklarını söyler. Bir diğer hedef ise "dünya dinlerinin
birleştirilmesi"dir. Tüm bunlarla neyin amaçlandığını keşfetmek
içinse kahin olmak gerekmemektedir. Amaç, Yahudi önde gelenleri
ile masonluk arasındaki İttifak'ın dünya egemenliğidir.
Ancak bu dünya egemenliğinin belirli aşamaları vardır. Öncelikle
muhaliflerin ezilmesi ve hatta belki yok edilmesi gerekmektedir.
Son bir-kaç onyılda oluşan dünyada oluşan Kuzey-Güney kutuplaşması,
bu yolda önemli bir aşamadır.
Trilateralizm ve Kuzey-Güney Kutuplaşması
"Yakın bir gelecekte savaş ve barış
sorunları... Doğu ve Batı arasındaki askeri
güvenlik sorunlarından çok, Kuzey ve
Güney arasındaki ekonomik ve sosyal sorunlardan
kaynaklanacaktır" - Zbigniew Brzezinski,
Trilateral Komisyonu kurucusu
Trilateral ile ilgili olarak şimdiye dek değindiklerimiz, Komisyon'un
gücü, masonik bağlantıları ve bazı işlevleri ile ilgili bilgiler.
Ancak Komisyon'un en büyük fonksiyonu, konuya girerken vurguladığımız
gibi asıl olarak dünyadaki Doğu-Batı kutuplaşmasını, Kuzey-Güney
eksenine çevirmek için uğraşmasıydı. Trilateral Komisyonu, üyelerinin
de açıkça ifade ettiği gibi, gelişmiş Kuzey ülkeleri arasında kurulması
hedeflenen bir ittifakın çekirdeğiydi. Japonya'nın Komisyon'a dahil
edilmesi bunun bir işaretiydi. Ancak Komisyon'un kuruluşunun ardından
üyelerinin söylediği bazı sözler, daha da anlamlı mesajlar vermeye
başladı. Çünkü bu sözler, Komisyon'un kurmak istediği ittifakın
içine, İkinci Dünya'yı (yani Sovyetler Birliği ve Avrupalı müttefiklerini)
de katmak istediğini gösteriyordu.
En ilginç açıklamalardan birini Komisyon'un
başkanı olan Brzezinski yaptı. Brzezinski yıllardır Amerikalı stratejistlerin
koruduğu anti-Marksist söylemi tamamen bir yana bırakarak Marksizmi
öven ifadeler kullanmaya başladı. Bir tanesinde, "Marksizm aklın
iman üzerinde bir zaferi, insanın evrenselci vizyonunun olgunlaşmasında
hayati ve yaratıcı bir aşamadır" diyordu. Komisyon'un Amerika'daki
sözcülerinden C. Smith, Brzezinski'nin sözlerine şunu da ekliyordu:
"Her durumda Trilateral hiçbir şekilde anti-komünist olmamalıdır."
130
Acaba neden Trilateral "hiçbir şekilde anti-komünist olmamalı"ydı?
Brzezinski neden Marksizm'i övüyor, daha da önemlisi, "aklın iman
üzerine bir zaferi" (!) olduğunu ilan ediyordu? Yoksa artık Soğuk
Savaş senaryosunun sona ermesi ve kapitalist ve sosyalist blokların
kucaklaşması mı isteniyordu?
Düşman artık, Brzezinski'nin ifadesiyle, "iman" mı olmuştu?
Brzezinski'nin, Carter'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı
olduğu dönemde yaptığı bir başka yorum, Trilateral Komisyonu'nun
ve Komisyon tarafından temsil edilen Düzen'in geleceğe nasıl baktığını
çok iyi göstermişti. Şöyle demişti Brzezinski: "Olasıdır ki, yakın
bir gelecekte savaş ve barış sorunları, II. Dünya savaşından beri
uluslararası ilişkilere egemen olmuş Doğu ve Batı arasındaki askeri
güvenlik sorunlarından çok Kuzey ve Güney arasındaki ekonomik ve
sosyal sorunlardan kaynaklanacaktır." 131
Tüm bunlar, Trilateral Komisyonu ile yeni bir örgütlenme kurmuş
olan geleneksel mason-Yahudi önde gelenleri İttifakı'nın, Soğuk
Savaş senaryosundan vazgeçtiğini ve bir "Kuzey bütünleşmesi" istediğini
gösteriyordu. Bu bütünleşmenin içinde İkinci Dünya, yani Sovyetler
Birliği ve onun Doğu Avrupa'daki müttefikleri de yer alacaktı. Bu
nedenle Trilateral kesinlikle "anti-komünist olmamalı"ydı; çünkü
ancak bu şekilde komünizmle özdeşleşmiş olan İkinci Dünya'yla kucaklaşabilirdi.
Hedeflenen bu sözkonusu "Kuzey bütünleşmesi" sayesinde, Düzen'e
karşı gittikçe daha büyük bir tehlike oluşturmaya başlayan Güney'e
karşı bir cephe oluşturulacaktı. "Güney" başlığı altında toplanan
Düzen-karşıtı hareketlerin başında, kuşkusuz İslam geliyordu.
Trilateral'in belirlediği bu strateji, hemen uygulamaya kondu.
Amerikalılar, Sovyetler'i Kuzey bütünleşmesine ikna edebilmek için
fırsat kollamaya başladılar. Andropov ve Chernenko gibi iki pasif
ve muhafazakar liderin kısa iktidarlarından sonra, 1985 yılında
Gorbaçov Sovyet lideri olduğunda, beklenen fırsat yakalanmıştı.
Sovyet ekonomisinin hantal, bürokratik ve verimsiz sistem nedeniyle
iflasın eşiğinde olduğunu gören Gorbaçov, Batı'ya yakınlaşma çabası
içine girdi. Sovyet liderinin Batı'ya yakınlaşma arayışına ilk cevap
verenler ise Yahudi finans çevreleri ve de Trilateral Komisyonu'nun
beyinleriydi:
Ocak 1989'da aniden B'nai B'rith Moskova'da
bir loca açtı. B'nai B'rith, Gorbaçov ve arkadaşlarıyla samimi bir
ilişkiye girerek de ikinci büyük başarısını kazandı. Acaba aynı
anda Trilateral'in de devreye girmesi bir tesadüf müydü? 20 Ocak
1989 sayılı Humanité dergisi, Moskova'da Trilateral Komisyonu'yla,
Sovyet liderlerinin karşılaşmasını yazar. Bu görüşmeye katılanlar
Trilateral'den Rockefeller, Berthoin, Okowara, Giscard d'Estaing,
Kissinger, Hyloand, Nakasone; Sovyetler Birliği'nden Gorbaçov, Yakovlev,
Medvedev, Faline, Akhromeiev, Dobrynine, Tchernalev, Arbatov, Primakov.132
Buna göre, Gorbaçov, uluslararası Yahudi örgütü B'nai B'rith'le
olan ilişkilerinden aldığı referansla Trilateral Komisyonu'nun desteğini
almıştı. Sovyet-Amerikan çatışmasının sona erişinde, Trilateral
Komisyonu'nun Rockefeller ve Brzezinski gibi önemli isimlerinin
rolü de dikkat çekiciydi:
Dünyayı izleyenler Sovyet Diktatörü Mihail Gorbaçov'un
Perestroyka ve Glasnost gibi barış yanlısı hareketlerine ya da Doğu
Avrupa'da olan gelişmelere şaşmamışlardır. Bütün bunlar başta Lawrence
ve David Rockefeller ile bunların Trilateral Komisyonu'ndaki bağlantıları
sayesinde gerçekleşmiştir... Trilateral'in amacı Sovyetler Birliği'ni
ve komünist Doğu Bloku ülkelerini 'dünya ekonomisinin ortakları'
yapmaktır.. Bu amaçla Rockefeller 1989 Ocak'ta Moskova'ya bir Trilateral
delegasyonuyla beraber gitti ve Gorbaçov'la uzun bir toplantı yaptı.
Burada Sovyet hükümetine 'dünya ekonomisine ortak' olmak için ısrar
etti ve Dünya Bankası ile IMF'ye üyelik önerdi. Şubat'ta Rockefeller,
CFR'den bir delegasyonla Varşova'ya gitti ve aynı teklifleri Polonya'ya
yaptı. 17 Nisan 1980 tarihli Christian Science Monitor dergisinde
Jeremiah Novak: 'Sovyetler Birliği'yle sürekli gelişen ilişkiler
sayesinde Trilateral, ilerki bir tarihte Sovyetler'le birleşmeyi
umut ediyor' diyordu. Aynı günlerde Brzezinski ise, 'kalkınmış ülkelerden
oluşan ve Atlantik devletlerini, Avrupa'nın komünist ülkelerini
ve Japonya'yı kapsayacak yeni oluşumlar yaratılmalıdır' önerisini
getirdi.133
Trilateral'in Sovyet bağlantıları kısa sürede sonuç verdi ve hepimizin
bildiği gibi onyıllardır süren Soğuk Savaş bir kaç yıl içinde son
buldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte, Rusya ve Doğu
Avrupalı eski komünist ülkeler, birer birer Batıyla bütünleşmeye
başladılar. Sözkonusu bütünleşme, Trilateral'in yaratmayı hedeflediği
"Kuzey bütünleşmesi"ni çok kısa süre içinde gerçeğe dönüştürdü.
Noam Chomsky, ABD'nin Üçüncü Dünya'yı gerçekte her zaman "asıl
tehdit" olarak kabul ettiğini, Soğuk Savaş'ın bitiminin bunu yalnızca
görünür kıldığını şöyle anlatıyor:
Üçüncü Dünya'nın nükleer kapasitesine son yıllarda,
tam da artık Sovyet tehdidinin ve ona bağlı olarak dış müdahale
yapma gerekçesinin kalmamış olduğu bir anda dikkat çekilmesi ilginçtir.
Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından silahlanma ihtiyacımızın
daha da arttığı söylenmiştir. Kongre'de 20 Mart 1990 günü Bush yönetiminin
milli güvenlik stratejisi ile ilgili olarak sunulan rapor, Üçüncü
Dünya'nın potansiyel çatışma alanı ve ABD çıkarları için en büyük
tehlike olduğunu ilan etmiştir... Kısacası, görülmektedir ki Ruslar
gitmişlerdir, yanlarında Amerikan halkını korkutmak ve harekete
geçirmek için kullanılan bir numaralı gerekçeyi de götürerek. Ama
yine de Üçüncü Dünya'yı hedefleyen dev askeri güçlere ihtiyacımız
vardır. Ve soğuk savaşın son olaylarının ortaya çıkardığı gerçek
şudur: Gerçek düşman zaten her zaman Üçüncü Dünya olmuştur.134
Kuzey, gerçekte her zaman asıl düşman olan Üçüncü Dünya'ya karşı
birleşmiştir. Özellikle de İslam'a karşı...
Doğu-Batı Bütünleşmesinin Aktörleri
ve Locaların Önlenemeyen Yükselişi
Kuzey |