|
WILSON'IN PATRONLARINA VERDİĞİ BİR BAŞKA
HEDİYE:
FEDERAL RESERVE KANUNU
"Bu kanun yeryüzünde dev bir
tröstün kurulmasına neden olacaktır...
Kanun sayesinde bu tröst istediği
şekilde ekonomiyi yönlendirebilecektir."
- Kongre üyesi Charles Lindberg'in, 22 Aralık
1913'de, Federal Reserve Kanunu
Kongre'de görüşülürken
yaptığı konuşmadan
Wilson'ın Yahudi önde gelenlerine verdiği hizmetleri konu edinmişken,
Amerikan ekonomik sisteminin en önemli unsurlarından olan Federal
Reserve sistemine değinmeden geçmek olmaz. Yahudi sermayedarların
ABD'deki kesin ekonomik egemenliğini sembolize eden Federal Reserve
Kanunu, 1913 yılında Kongre'den sağlanan politik destek sonucunda
yasallaştı. Bu tarihi kanunu hazırlayan (ve az önce "Siyonist" özelliklerinden
söz ettiğimiz) Paul Warburg, başta ABD Başkanı Woodrow Wilson olmak
üzere, Virginia'dan Carter Glass ve Oklahoma'dan Robert Owen gibi
güçlü politikacıları kullandı. Amerikalı yazar Eustace Mullins,
kanunun kabul edilişini şöyle anlatıyor:
Federal Reserve Kanunu'nun hukuksal olarak geçerli
kılmak için bankacılar 1912'de ABD Başkanı Woodrow Wilson'ı seçtiler...
Federal Reserve Kanunu, Glass-Owen Beyannamesi olarak Kongre'de
yasallaştı. Owen'a, Federal Reserve Kanunu'nu Kongre'den geçirmesini
emreden Paul Warburg, ise Bernard Baruch ve diğer finansörlerle
birlikte akşam yemeği yiyerek başarısını kutladı.47
Bu şekilde, Amerika'da politik olarak serbest merkez bankaları
sistemini savunan kitaplar yazan Warburg, Federal Reserve Kanunu'yla
Amerikan Merkez Bankasının özelleştirilmesini sağlamıştı. Böylece
federal fonların idaresi devletin denetiminden alınarak, bağımsız
'Federal Reserve Bankaları'nın kontrolüne bırakıldı. Kanun, ABD'yi
Federal Reserve Bank adı verilen birer merkez bankasına sahip 12
bölgeye ayırdı. Bu 12 Reserve bankası birbirinden bağımsızdı ve
o günden bu yana Washington'daki Federal Reserve Board adı verilen
federal örgüt tarafından yönetildi ve denetlendi. Meydan Larousse,
kanunun işlevini şöyle özetliyor: "Federal Reserve bankaları, federal
hazinede bırakılmış altın mevduatı belgelerine dayanarak veya federal
hazineye ait değerler karşılığında rehnedilmiş banknotlar çıkarır.
Başlıca görevleri banka kredileri hacmini kontrol yoluyla ekonominin
emrine verilen ödeme olanakları toplamını ayarlamaktır."
Bu kanunla birlikte Amerikan sermayesinin toplandığı
12 Federal Reserve bankasının yani ekonominin en önemli karar merkezinin
denetimi, Paul Warburg'un kurucusu olduğu Federal Reserve Board
örgütüne bırakılmış olundu. Kısa bir süre sonra bölgesel merkez
bankalarının kontrolünü eline geçiren Warburglar, federal merkez
bankalarının hisselerini bazı özel bankalar arasında paylaştırdı.
Bu şekilde Amerikan merkez bankalarının yani para basma işleminin
kontrolü Kongre'den alınarak özel bankaların, daha doğrusu Yahudi
finansörlerin eline bırakıldı. Eustace Mullins, The Secrets of the
Federal Reserve adlı kitabında, Federal Reserve sistemi sayesinde
Amerika'nın da gizli bir "kontrollü ekonomi" düzenine geçtiğini
ve böylece Albay House'un Yahudi patronlarından aldığı ekonomik
totaliterizm hayalinin gerçekleştiğini söylüyor.48
Federal Reserve Kanunu ile birlikte, bir grup ayrıcalıklı insan,
para basma yetkisini ustaca kullanarak inanılmaz karlar elde etti.
Federal Reserve patronları 1913'ten beri para veya kredi olarak
milyonlarca dolar oluşturdular ve bunu faizle hükümete ve halka
borç olarak verdiler. Böylelikle dünyanın en büyük ülkesi, aynı
zamanda dünyanın en borçlu ülkesi konumuna geldi. Amerika'nın düzen-karşıtı
yayın organı The Spotlight, Federal Reserve sisteminin etkilerini
şöyle anlatıyor:
Federal Hükümet, vergilerle halktan aldığından
daha fazlasını harcar ve bu yüzden para ihtiyacı doğar. Parası olmadığı
ve de Kongre para basma yetkisini devrettiği için hükümet özel bir
kuruluş olan Federal Reserve'e başvurur. Bankacılar ancak hükümetin
geri ödemesi koşuluyla para verir; ve tabi ki faizle! Böylece Kongre,
Hazine Bakanlığına belirtilen miktarda devlet tahvili bastırır ve
bunu daha sonra Federal Reserve Bankacılarına iletir. Federal Reserve
basım parasını öder ve değiş tokuşu hükümetle gerçekleştirir.Hükümet
böylece halkı borca sokar, faizi de onlar ödeyecektir. Bunun gibi
binlerce anlaşma yapılmıştır; böylece 1980'e kadar ABD Hükümeti,
Federal Reserve bankacılarına 1 trilyon dolardan fazla borçludur.
Halk ise yılda 100 milyar dolar faizini öder, anaparayı ödemek ise
zaten mümkün değildir.49
İşte Başkan Wilson'ın, kendisine akılhocalığı yapan Yahudi finansörlere
hediye ettiği sistem buydu. Amerikan ekonomisi, bu sayede Warburg,
Rockefeller, Schiff gibi Yahudi bankerlerin denetimine geçmişti.
Federal Reserve'ün ilk büyük icraatı ise, Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na
girmesini desteklemek ve finanse etmek oldu. Ve önce de değindiğimiz
gibi, Amerika'nın savaşa girmesi demek, Amerikan yayılmacılığının
da doğması demekti.
CFR'nin ve Amerikan Yayılmacılığını
Ardındaki Yahudi Etkisi
Federal Reserve'e böyle kısaca değindikten sonra, biz yine konumuza,
CFR'ye dönelim...
Az önce de belirttiğimiz gibi CFR Yahudi finansörlerce kurdurulmuştu.
CFR'nin kuruluşunda böylesine belirgin bir Yahudi etkisi olması,
kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Yahudi önde
gelenleri, Amerikan yayılmacılığına öncülük edecek ve kurulduğu
tarihten sonra da Amerikan dış politikasına büyük etki yapacak olan
böyle bir kuruluşun oluşumuna acaba neden öncülük etmişlerdir?
Bu noktada akla, "bu doğal bir şey, tarih boyunca sermaye sahipleri
politikayı etkilemişlerdir" gibi bir açıklama gelebilir. Olaya böyle
bakıldığında da Amerika'daki pek çok sosyalistin yaptığı gibi CFR
bir "burjuva örgütü" olarak tanımlanabilir, "yüksek sermayenin politika
üzerindeki denetim mekanizması" olarak yorumlanabilir.
Ama burada konuyu değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken
önemli bir nokta var. Çünkü CFR'yi kurduran finansörlerin "Yahudi
olma" gibi ortak bir özellikleri vardır. Daha da önemlisi, hepsi
"Yahudi oluşlarına" çok önem veren, bu nedenle Amerika'daki, hatta
dünyadaki sayısız Yahudi örgütüne destek olan kişilerdir. İsrail
Devleti'nin ilk aşaması olan Filistin'e Yahudi göçü projesinin en
önemli destekçileri de aynı kişilerdir. Evlenirken hep "ırk-arasında"
eş seçimi yapmaları bile, sözkonusu sermayedarların önemli bir "ırk
bilinci"ne (daha doğrusu saplantısına) sahip olduklarını gösteriyor.
Dolayısıyla, bu kişilerin Amerikan politikasını yalnızca kendi
kişisel ekonomik çıkarları için yönlendirmek istediklerini düşünmek
eksik bir değerlendirme olacaktır. Sahip oldukları güçlü "ırk bilinci",
mutlaka CFR'yi kurdurmalarında önemli rol oynamış olmalıdır. Amerikan
dış politikasını herhangi bir "Yahudi olmayan" Amerikalı sermayedardan
farklı olarak kendi kişisel çıkarlarının da ötesinde, Yahudi ırkının
çıkarları doğrultusunda yönlendirmek istemiş olmalıdırlar.
Olayı daha geniş bir açıdan incelediğimizde ise, sözkonusu açıklama
daha da kesinlik kazanmaktadır. Amerika'nın, başından beri Yahudi
önde gelenleri tarafından Mesih Planı için kullanışlı bir aygıt
olarak düşünüldüğünü, Kabalacı Kolomb'un kıtayı, "Yahudiler için
iyi bir yer" olması niyetiyle "keşfettiğini" hatırlarsak, ABD'nin
misyonunu daha iyi anlayabiliriz. Yahudi önde gelenlerinin, Mesih
Planı için kullanabilmek amacıyla, ülkeyi en başından beri kontrol
altına almaya çalıştıklarını, bu nedenle masonluğu kendi elleriyle
Yeni Dünya'ya getirdiklerini göz önünde bulundurduğumuzda, ya da
Püritenlerin ülkeye nasıl "judaizer" misyonunu yüklediğini hatırladığımızda,
Amerika için biçilen işlevi daha açık bir şekilde görebiliriz. (Bkz.
1. bölüm)
ABD, başından beri, Yahudi önde gelenlerinin
denetimi altında olacak dünya-hakimi bir güç şeklinde tasarlanmıştır.
Amerika'yı dış müdahaleye, yayılmacılığa zorlayanların da yoğun
olarak Yahudiler, ya da onlarla "ittifak" içindeki masonlardan oluşması
bunun önemli bir göstergesidir. Önceki sayfalarda Amerika'yı ilk
kez emperyal bir güç haline getiren İspanya savaşının Yahudi medyası
tarafından kışkırtıldığına değinmiştik. Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na
girişi de Wilson'ın akılhocaları, yani Yahudiler aracılığıyla olmuştur.
Amerikalı gazeteci Andrew I. Killgore da, Amerika'nın I. Dünya Savaşı'na
girmesindeki Yahudi etkisine dikkat çekiyor. Killgore'un yazdığına
göre, Dünya Siyonist Örgütü liderleri, İngiliz hükümetini Siyonizme
destek veren Balfour Deklarasyonu'nu yayınlaması için zorlarken,
deklarasyon yayınlandığında kendilerinin de Amerikalı soydaşları
aracılığıyla ABD'yi İngiltere'nin yanında savaşa sokacakları sözünü
vermiş ve gerçekten de İngiltere'yi bu konuda ikna etmişlerdi.50
Olayı bu çerçeve içinde değerlendirdiğimizde, CFR'deki belirgin
Yahudi etkisi çok daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü Mesih Planı,
Mesih gelmeden önce de, dünyada Yahudi-kontrollü bir sistemin belli
ölçüde kurulmasını öngörmektedir. Kabalacılar'ın kehanetleri yorumlayış
şekli, Mesih'in gelişinden önce, pek çok sonuca "insan eliyle" varılacağı
yönündedir. Dolayısıyla inanışa göre Yahudilerin Mesih gelmeden
de belirli bir egemenlik kurmaları gerekmektedir; Mesih'in bu hazır
düzenin kontrolünü ele alacağı ve "metafizik" katkılarla egemenliği
daha da sağlamlaştıracağı beklenmektedir. (Bkz.
"Giriş" bölümü)
Kabalacıların yorumu böyleyken, dünyadaki en büyük politik ve askeri
gücü olan ABD'nin "ırk bilinci" yüksek Yahudiler tarafından oluşturulan
kurumlar aracılığıyla yönetiliyor olmasını bir tesadüf olarak yorumlamak
akılcı gözükmemektedir. Görünen, Amerika'nın, Mesih Planı'ndaki
önemli misyonunu CFR gibi kurumlar sayesinde yerine getirdiğidir.
CFR'nin 'Rockefeller Bağlantısı'
Üstteki yorumların ardından açıklık getirilmesi gereken bir nokta
vardır: CFR, üstte değindiğimiz Yahudi finansörler tarafından oluşturulmuştur,
ancak, CFR'nin denetimi, ilerleyen yıllarda bir başka büyük sermayedarın,
Rockefeller ailesinin eline geçmiştir. Bunun nedenine az sonra değineceğiz,
önce kısa bir şekilde Rockefeller ve CFR ilişkisine göz atalım.
Dan Smoot, CFR'nin güç ve etkisinin kurulduğu yıldan sonra istikrarlı
bir biçimde arttığını bildiriyor. Örgütün tarihindeki dönem noktasını
ise, 1927 yılı olarak belirliyor. Çünkü 1927 yılında, CFR'yi finanse
eden sermayedarların arasına çok önemli bir isim daha katılıyor.
Sonradan CFR'nin en büyük finansörü ve dolayısıyla arkasındaki asıl
güç haline gelecek olan isim, ünlü "petrol kralı" Rockefeller ailesi.
1929 yılında CFR, Rockefeller'ın verdiği para ile, bugünkü adresine
taşınıyor: The Harold Pratt House, 58 East 68th Street, New York
City. 1930'lu yıllardan sonra Rockefellerlar, CFR'ye iyice hakim
oluyorlar. 1939 yılında, Konsey'in Dışişleri Bakanlığı için araştırma
ve tavsiyeler yapması için bir anlaşma yapılıyor. Rockefeller Vakfı,
bu çalışmaların giderlerini üstlenmeyi kararlaştırıyor. O tarihten
sonra da Rockefellerlar, CFR'nin en büyük maddi destekçisi oluyorlar.
1940-1945 yılları arasında Rockefellerlar'ın Konsey'e akıttığı para
300 bin doları aşıyor. (O yıllarda Konsey'in başkanlığına getirilen
Isaiah Bowman'ın Yahudi oluşu da dikkat çekici.)
1945 yılında San Francisco'da Konsey'in gücünü belgeleyen önemli
bir gelişme yaşanıyor. Birleşmiş Milletler toplantısına katılan
ABD delegasyonundaki 40'ın üzerindeki isim CFR üyeleri arasından
seçiliyor. CFR üyelerinin en etkini ise Nelson A. Rockefeller...
Siyasi gözlemciler, 1945'ten sonraki ABD politikasının kesin olarak
CFR egemenliğinde düzenlendiği konusunda birleşiyorlar. CFR'nin
egemenliğinin Rockefellerlar'ın elinde olduğu konusunda da. Rockefeller'ın
CFR üzerindeki denetimi, Amerika'da çokça yazılıp-çizilmiş bir konudur.
Öyle ki bugün bazı Amerikalı yazarlar, CFR'yi "Rockefeller ailesinin
politik kurumu" olarak tarif ederler. Örneğin, Collier Peter ve
David Horowitz adlı iki yazarın yayınladığı The Rockefellers: An
American Dynasty (Rockefellerlar: Bir Amerikan Hanedanı) adlı kitapta,
Rockefellerlar-CFR ilişkisi şöyle dile getiriliyor:
Rockefeller'lar anlıyorlar ki, finans gücü, politik güç kazanmaya
temel olabiliyor. Sonra da politik güç, finans gücünü besliyor.
Böylece CFR yani Dış İlişkiler Konseyi kuruluyor. David Rockefeller
ilerleyen yıllarda başkan oluyor... Konseyin, bin altı yüz üyesi
bulunuyor. Yüksek finans çevreleri, üniversiteler, politika, ticaret,
basın ve televizyon çevrelerinden... Çoğu ünlü kişiler. Az tanınanlar
bile, en güçlü kişilerden seçilmiş.
Konsey, kuruluşundan sonraki ilk elli yılda, gizli kalmayı istiyor
ve kalıyor. 1972 yılında bu sır perdesi, Profesör W. C. Skousen'in
'bestseller' (en çok satan) kitabıyla, biraz aralanıyor. Ayrıca,
New York Times ve New Yorker'da iki yazı yayınlanıyor. Buna göre
CFR, ABD'nin iç ve dış ilişkilerinde yıllardan beri ' devletüstü'
bir rol oynuyor. Dış yardımlardan NATO'ya kadar, her işe parmağını
sokuyor.
Rockefeller'ın CFR üzerindeki denetimi yalnızca Konsey'e akıttıkları
dev boyuttaki para ile sınırlı kalmıyor. Rockefellerlar, paranın
verdiği güçle, kurumun başına kendi "adam"larını atıyorlar. CFR'nin
uzun yıllar başkanlığını yapan John McCloy'un Rockefeller Vakfı'nın
yöneticisi ve Rockefeller ailesinin de özel avukatı olması bunun
bir örneği. Rockefeller Vakfı'nda hizmet eden John Foster Dulles,
Henry Kissinger, Cyrus Vance gibi isimlerin CFR'nin önde gelen üyeleri
ve de ABD Dışişleri Bakanları olmaları da, ailenin CFR ve ABD dış
politikası üzerindeki etkisinin bir göstergesi.
Rockefellarlar'ın Gerçek Kimliği
Bütün bu bilgilerin ardından, CFR'yi kurduran Yahudi bankerlerin,
nasıl olup da kuruluşu Rockefellerlar'ın denetimine bıraktıkları,
kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken bir soru olarak karşımıza
çıkıyor. Acaba bu Yahudi bankerler, CFR üzerindeki denetimlerini
kaybedip, Amerikan dış politikasını yönlendirmek için en uygun aygıt
olan kurumu, Rockefeller ailesine mi "kaptırmış"lardır? Yoksa CFR
üzerindeki Yahudi kontrolü hiç sona ermemiş, yalnızca bir şekil
değişikliği mi yaşanmıştır?
Bunu anlamak için Rockefeller ailesinin kimliğini incelemekte yarar
var.
Rockefeller ailesini incelediğimizde, resmen "Protestan" olduğunu
görüyoruz. Ama bu Protestanlığın "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı)
misyonunu bolca taşıyan bir tür olduğu da açık bir gerçek. Çünkü
Rockefellerlar, Yahudilerle hep son derece ilgi çekici bir ilişki
içinde olmuşlar.
1878'de ünlü "judaizer" Protestan William Eugene
Blackstone, "Kutsal Kitab'ın Yahudilerin 'Tanrı'nın seçilmiş halkı'
olduğu şeklindeki hükmünün hala geçerli olduğunu" savunan tezini
ortaya attığı zaman (bkz 1.
bölüm), en büyük desteği John D. Rockefeller'dan görmüştü...51
John D. Rockefeller, bunun yanısıra, İngiliz
mandası döneminde Kudüs'te "Filistin Arkeoloji Müzesi"ni kurdurmuştu.
Müze, tarih boyunca Yahudi ulusunun gelişimini konu ediniyor, Yahudi
kahramanlarının heykellerini içeriyordu. Rockefeller'ın kurulması
için iki milyon dolar verdiği müze, daha sonra Rockefeller Museum
adıyla anılageldi...52
Rockefeller ailesinin İsrail sempatisi Washington'da
da kendini gösteriyor. Batı Virginia'dan Demokrat Parti Senatörü
olan John D. IV (Jay) Rockefeller, Senato'da İsrail'in en sadık
dostlarından biri olarak tanınıyor. Yalnızca 1993 yılı içinde, İsrail'i
ilgilendiren altı oylamanın altısına da İsrail lehinde oy veren
Jay Rockefeller, "İsrail taraftarı olma yüzdesi" (% Pro-Israel)
sıralamasında "% 100 İsrail yanlısı" olarak başta geliyor...53
Fransız yazar Georges Virebeau, Mais Qui Gouverne
L'Amerique (Amerika'yı Kim Yönetiyor) adlı kitabında David Rockefeller'ın
Who's Who in the World'un yazdığına göre Chicago Üniversitesi'ndeyken
İbrani tanrı bilimi (teoloji) derslerini takip ettiğini not ediyor...54
Tüm bu bilgiler, ortaya ilginç bir tablo ve de önemli bir soru
çıkarmaktadır: Acaba Rockefeller ailesi, neden Yahudilere karşı
böyle ilginç bir sempatinin sahibidir? Bu yalnızca Amerikan Protestanlığındaki
klasik "Yahudi sempatizanlığı"nın bir devamı mıdır? Yoksa Rockefellerlar'ın,
daha da önemli bir bağlantısı mı vardır?
Evet, böyle bir bağlantı vardır. Rockefellerlar'ın Yahudilerle
olan bu ilginç ilişkilerinin kökeninde, kendilerinin de Yahudi asıllı
olmaları yatmaktadır:
Garry Allen The Rockefeller File adlı kitabının
19. sayfasına düştüğü dipnotta, Malcom Sten'in The Grandees:America's
Sephardic Elite kitabından yaptığı alıntıyla bir gerçeği ortaya
koymaktadır ki, Rockefellerlar Sefarad Yahudilerindendir. Aile Arap
topraklarında yüzlerce petrol şirketini kontrol altında tutmaktayken,
Nelson Rockefeller New York'taki organize Yahudilerin en samimi
dostudur. Zaten onların desteğini almamış olsaydı, (nüfusunun %
25'ini Yahudilerin oluşturduğu kentte) dört defa üstüste vali seçilemezdi.55
Kısacası, Rockefellerlar, Protestan bir görünüm altında gerçek
kimliklerini koruyan bir "Yahudi dönmesi" hanedandır. Dolayısıyla,
CFR'nin "yöneticisi" durumdaki Rockefellerlar, CFR'yi kurduran Yahudi
bankerlerle bu tür bir "ırk bağı" ile bağlıdır.
Bu tablodan karşımıza çıkan sonuç, CFR'nin aşamalı olarak Rockefeller
egemenliğine bırakılmasının, örgütün Yahudi-güdümlü olmaktan çıktığı
gibi bir anlam kesinlikle taşımadığıdır. Tam tersine, örgütün "açık
Yahudi" olan sermayedarlar yerine, "gizli Yahudi" olan bir başka
sermayedar tarafından yönetiliyor olması, planlı ve bilinçli bir
kamuflaj izlenimi vermektedir. Anlaşılan, CFR'nin, açıkça hepsi
Yahudi olan sermayedarlarca finanse edilmesinin dikkat ve tepki
çekeceği düşünülmüş ve örgüt, daha örtülü bir Yahudi güdümü altına
alınmıştır.
Rothschild'ın Desteğiyle Doğan Rockefeller
İmparatorluğu
Rockefeller'ın gerçek kimliğinin yanısıra, bu hanedanın nasıl ABD'nin
bir numaralı ekonomik gücü haline geldiğini incelediğimizde de ilginç
bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çünkü Rockefeller gücü, başta Yahudi
sermayedarlar arasındaki hiyerarşinin en üstünde oturan Rothschildlar
olmak üzere, büyük Yahudi sermayedarların olağanüstü desteği ile
oluşturulmuş durumda.
Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers
(Dünya Düzeni: Gizli Yöneticilerimiz) adlı kitabınında Rockefellerlar'ın
nasıl büyüdüğüne de değiniyor. Mullins, Rockefelerlar'ın, son iki
yüzyılda Rothschildlar'la çok yakın ilişkiler içinde olduklarını
ve Rockefeller servetinin oluşmasında Rothschildlar'ın büyük rolü
olduğunu şöyle anlatıyor:
19. yüzyılın başlarında, House of Rothschild
(Rothschild tröstü) ABD'de bazı yatırımlar yaptı ve kendisine bağlı
bankalar kurdu. Rothschildlar'ın ABD'de kurduğu bu bankaların ilki,
The City Bank adını taşıyordu. 1812'de New York'ta kurulan banka,
daha sonra National City Bank adını aldı ve elli yıl boyunca da
Moses Taylor tarafından yönetildi. Taylor 1882'de geride 70 milyon
dolar bırakarak öldü ve yerine oğlu Percy geçti. Ertesi yıl, John
D. Rockefeller'ın kardeşi William Rockefeller bankaya yüklü bir
para yatırarak ortak oldu. 1891'de ise Rockefellerlar, Percy'i ikna
ederek, onun yerine banka müdürlüğüne ortakları James Stillman'ın
geçmesini sağladılar. James Stillman'ın da bir 'Londra bağlantısı'
vardı; babası Don Carlos uzun yıllar Rothschildlar'a hizmet etmişti.56
Kısacası, Rotshchild'ın bankası, çok kolay bir biçimde Rockefellerlar'a
devredilmişti. Mullins, bu işlemin, "merkezin", yani Rothschild'ın
bilgisi ve izni dahilinde yapıldığını söylüyor. Yani Rothschild,
isteyerek ve bilerek ABD'deki bankasının Rockefeller egemenliğine
geçmesini sağlamıştı!...
Mullins, Rothschildlar'ın ve Warburg hanedanının sahip olduğu bir
diğer Yahudi şirketi olan Kuhn Loeb'in, Rockefellerlar'a verdiği
büyük desteği anlatmaya devam ediyor. Bu iki büyük finans devi,
petrol ticaretindeki rakiplerini ekarte ederek tröst haline gelmeye
çalışan gizli soydaşları Rockefeller'a büyük destek vermişlerdi:
|

Rockefeller İmparatorluğunu kuran John D. Rockefeller, 1882
yılında ülkedeki son rakip petrol şirketini de iflas ettirerek,
Amerika'nın tüm petrol ticaretini tekeline aldı. Sahip olduğu
Standart Oil Şirketi, Rockefeller'ı Amerika'nın Beyaz Saray
dışındaki en güçlü adamı" yaptı.
Ancak bu "yükseliş"in bir de perde arkası vardı. Gerçekte
Sefarad kökenli bir Yahudi olan Rockefeller, aslında Rothschild
ve Warburg gibi "soydaş"larının inanılmaz desteği ile bu güce
ulaşmıştı...
|
Sonraki yıllarda, Rothschild'ın sahip olduğu
The National City Bank of Cleveland da, Rockefellar'a büyük bir
destek verdi... John D. Rockefeller'ın başarısı, National City Bank
of Cleveland'ın desteğini arkasına alarak petrol işindeki rakiplerini
safdışı etmesiyle başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, ülkedeki
demiryolu ve deniz ulaşımının büyük bölümünü elinde bulunduran Kuhn
Loeb şirketi ise, John D. Rockefeller'ın petrol taşıma şirketine
inanılmaz bir indirim uygulayarak, onun diğer petrol şirketlerini
batırmasına destek oldu... Kısacası, bütün Rockefeller imparatorluğunun,
asıl olarak Rotschildlar tarafından finanse edilip-desteklendiği
söylenebilir.57
Yahudi "ırkdaş"larından aldığı bu büyük destek ve kayırmaların
sonucunda, John D. Rockefeller, 1887 yılında ABD'deki tüm petrol
ticaretini eline geçirerek, "tröst" haline geldi. Bunu engellemek
için çıkarılan "anti-tröst" kanunları da işe yaramadı ve Rockefeller
İmparatorluğu, 20. yüzyıla dünyanın petrol devi olarak girdi. Bugün
de aynı durum devam etmekte, dünya petrol ticaretinin yarısından
çoğu Rockefellerlar'ın sahip olduğu ve Standart Oil olarak bilinen
beş petrol şirketince Exxon, Texaco, Socal, Gulf ve Mobil kontrol
edilmektedir. (Diğer iki büyük petrol şirketinden Shell/Royal Dutch,
Hollandalı Yahudi finansör William Deterding'e aittir. BP'nin hisselerinde
de Yahudi finansörlerin büyük payı vardır.)
Sonuçta karşılaştığımız tablo, Rockefellerlar'ın, başta Rothschild
imparatorluğu olmak üzere, Yahudi sermayedarlar tarafından çok özenli
bir biçimde kayırılıp-desteklendiği ve ABD'nin ekonomik paylaşımında
tam bir "ırk dayanışması" yaşanmış olduğudur.
"Açık" ırkdaşları tarafından büyütülen "gizli" Yahudi Rockefeller
ailesinin CFR gibi bir kurumun denetimini üstlenmiş olması ise,
az önce belirttiğimiz gibi, gerekli kamuflajı sağlamak ve Yahudi
önde gelenlerinin ABD dış politikasındaki güdümünü daha az hissedilir
hale getirmek içindir. CFR'yi yöneten hanedan, onu ilk kuranlar
gibi sürekli sinagoglarda boy gösteren bir "açık" Yahudi olsaydı,
kuşkusuz toplayacağı dikkat de çok daha fazla olurdu.
CFR'nin Gücü
Eustace Mullins, The World Order adlı kitabının başlarında, "bu
kitapta adı geçen hemen her ünlü Amerikalı CFR üyesidir, bu yüzden
her seferinde bunu tekrarlamayı gereksiz görüyorum" diyor. Gerçekten
de CFR üyelerinin listesi, neredeyse Amerikan politikasının "Who's
Who" (Kim Kimdir)i gibidir. Henry Kissinger'dan John McCloy'a, Carter'ın
Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski'den Eisenhower'ın
Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'a, CIA başkanı ve mason Allen
Dulles'dan, Dean Acheson, George Kennan'a kadar pek çok ünlü isim,
CFR üyesidir. Öyle ki, The Rockefeller Syndrome adlı kitabında Ferdinand
Lundberg'in belirttiğine göre: "CFR ile bağlantısı olan insanlar
Amerika pazarlarında mülkiyete sahip olanların neredeyse tümüdür."
Dan Smoot, Invisible Government (Görünmez Hükümet) adlı kitabında,
kurumun ABD'nin dış politikalarının oluşumundaki büyük etkisini
detaylı olarak anlatıyor. Buna göre CFR, yalnızca üst kademedeki
yönetici elitleri bünyesine alıp yönlendirmekle kalmaz, dış politika
ile kurumların büyük bölümünü kontrol eder. Amerika'da dış politika
ile ilgili diğer pek çok dernek ve kurum da, CFR'nin denetimi altındadır.
Amerikan dış politikasındaki büyük etkileri ile bilinen "think-tank"ler
(politika üretme kurumları) ise gerçekte CFR'nin alt komisyonları
niteliğindedir. Eustace Mullins, CFR ve think-tank'ler arasındaki
ilişkiden şöyle söz ediyor:
John D. Rockefeller
|
Shoup'un Imperial Brain Trust adlı kitabına göre 1969'da CFR'de
Brookings Institution'dan 22 yönetici, RAND Corporation'dan 29,
Hudson'dan 14, Middle East (Orta Doğu) Institute'dan 33 üye vardır.
Ayrıca Rockefeller Foundation'ın 19 yöneticisinden 14'ü, Carnegie
Endowment'ın 17'sinden 10'u, Ford Foundation'da
16'dan 7, Rockefeller Brothers Found'ın 11'inden
6'sı CFR üyesidir. Buna göre CFR bu vakıfların tümünü yönetmektedir.
Akademik dünyada ise CFR Princeton Üniversitesi'nden 58, Chicago
Üniversitesi'nden 69, Harvard'dan 30 üyeye sahiptir.58
Mullins'in de vurguladığı gibi, üniversiteler CFR'nin denetiminde
olan kurumlar arasındadır. CFR, akademik çevrelerdeki üyeleri aracılığıyla
dış politika konularında "standart"ları belirler. CFR'nin "resmi
ideolojisi", üniversitelerde ders olarak okutulur. Kurum, yayınladığı
çok sayıda kitapla Amerikan entellektüellerini "eğitir". Örneğin
CFR'nin son yıllardaki yayınlarında sık sık sözünü ettiği "İslam
tehlikesi", Amerikan bilincine ustalıkla yerleştirilmektedir. Kurumun
yılda dört kez yayınladığı ve dünyanın en etkili yayın organı sayılan
Foreign Affairs (Dış Olaylar) adlı dergi ise hem siyasi gündemi
belirler hem de ABD politikasını. ABD dış politikasındaki köklü
değişimlerin çoğu Foreign Affairs'te yayınlanarak yürürlülüğe konur.
Örneğin, soğuk savaşın başında ABD'nin temel stratejisini belirleyen
"containment plan" (Sovyetler'in yayılmasını önleme anlamında; Çevreleme
Planı) CFR üyesi George Kennan tarafından Foreign Affairs'de yayınlandıktan
sonra uygulamaya konmuştu. Son olarak uzun süre gündemde kalan,
Samuel Huntington'ın "Medeniyetler Çatışması" adlı, gelecekte Batı
ve İslam arasında bir çatışma öngören yazısı da aynı dergide yayınlanmıştı.
CFR basın üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Kurum, basındaki üyeleri
sayesinde, büyük gazeteleri bir sosyal kontrol mekanizması olarak
kullanabilmektedir. Denetlediği kabul edilen basın organları arasında;
New York Times, Washington Post, Time, Newsweek, Life, New York
Post, New York Herald Tribune, gibi dev isimler sayılabilir.
Tüm bunların yanında CFR, aynı Chatham House gibi masonlukla da
çok içli-dışlıdır. Her iki örgütün de önde gelen üyeleri, aynı zamanda
ülkelerindeki mason localarına üyedirler. CFR'nin; Harry Truman,
George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry
Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerin
yanında daha pek çok üyesi bir taraftan da locaların müdavimidirler.
Kısacası CFR, ya da "Dış İlişkiler Konseyi", Yahudi önde gelenlerinin
"dünyaya egemen olma" hedefine ve bu hedefin sistematize edilmiş
hali olan Mesih Planı'na uygun bir aygıt konumundadır. CFR'nin aldığı
kararlar, Amerikan çıkarlarını, dolayısıyla da ülkedeki Yahudi sermayesini
korumak doğrultusundadır. Vietnam savaşından, Latin Amerika müdahalelerine
kadar pek çok dış politika kararı, CFR'nin Yahudi sermayesini koruma
misyonuyla yakından ilgilidir. Konsey'in Ortadoğu politikası ise,
elbette tümüyle İsrail çıkarlarının savunulmasına yöneliktir.
CFR hakkında ilginç bazı yorum ve bilgileri de, gazeteci-yazar
Fehmi Koru veriyor. Koru, aylık Dış Politika dergisinde kendisiyle
yapılan bir röportajda şunları söylüyor:
David Rockefeller, ABD'nin en güçlü
adamı, New York'un göbeğindeki "Rockefeller Center"ın önünde.
|
Amerika'da güç odağı farklıdır. Mesela bizim ülkemizde güç odağı
Çankaya ve Başbakanlık'tır. Halbuki Amerika'da güç kaynağı Beyaz
Saraydan'dan ve hatta başkandan çok daha başka şeylerdir. Ve onlar
sistemi ayakta tutan kurum ve kuruluşlardır. Nedir bunlar? Lobiler
bunların görünen uçlarıdır. Onların da arkasında odaklar vardır.
Bunlardan biri Amerika'da bulunan dünyanın en büyük ve en etkili
bankalarından bir kaçıdır. Yani bankalar bir güç odağıdır ve bunların
hemen hepsinin sahibi de Yahudi asıllı süper zenginlerdir. Bu bankalar
dünya alışverişini ve ticaret hacmini ellerinde tutarlar. Yüksek
faizli kredileri, istedikleri maddi şartlarda ülkelere bunlar sağlarlar...
... 'Think thank'lerin en önemlisi 'Council on Foreign Relations'
denilen bir kurumdur... 'Council on Foreign Relations', isminin
tüm masumiyetine rağmen, en büyük güç odağıdır. Bu derneğin başkanı
dünyaca ünlü Yahudi zengin David Rockefeller"dır. Yine meşhur CIA'nin
istasyon şeflerinden Paul Henze ve ünlü stratejist Prof. Dr. Albert
Wohlstetter bu derneğin onur üyeleridirler. Bu derneğin hem Cumhuriyetçi
ve hem de Demokrat Parti'den üyeleri vardır. Eğer seçimi Cumhuriyetçi
Parti kazanmışsa, yardımcıları da hep bu derneğin Cumhuriyetçi üyelerinden
seçilir. Yok eğer Demokratlar seçimi kazanmışsa, yine bu derneğin
demokrat üyeleri Beyaz Sarayda üst düzey görevlere getirilirler.
Dışişleri Bakanlığı, Hazine Bakanlığı hep bu derneğin üyelerinden
seçilirler. Yani ister Cumhuriyetçi olsun, ister Demokrat, ne olursa
olsun bu derneğin üyeleridir işi götürenler. Parti rozetleri sadece
sembolik birer ayırımdır. Zihniyet 'Council on Foreign Relations'
zihniyetidir...
... Mesela bizdeki Cumhurbaşkanlarının veya Cumhurbaşkanı adaylarının
mutlaka Amerika'ya giderek bu enstitülerin ve derneklerin birinde
görünmek mecburiyeti vardır. Bizdeki hemen her Cumhurbaşkanı veya
Başbakan, bir vesileyle Council on Foreign Relations'da ya bir konuşma
yapmakla veya en azından orada bir toplantıya katılmakla, kendilerini
onlara göstermek mecburiyetindedirler.
Kenan Evren bu Council on Foreign Relations'da bir konuşma yapmak
ihtiyacını hissetmiştir. Cumhurbaşkanının bütün programlarına biz
gazeteciler katılırken, hatta Yahudi lobisiyle Evren'in görüşmesini
izlerken, hiçbir gazeteci arkadaşımız Evren'in bu dış politika derneğindeki
konuşmasını izleyememiştir. İzleyemezdik, zira hepimize giriş yasaktı!...
Kısacası, CFR'nin gücü, yalnız ABD'nin değil, kimi zaman onun sistemine
entegre olan başka ülkelerin politikalarını da denetlemektedir.
CFR'nin Yönettiği Soğuk Savaş Oyunu:
Sahte Amerikan-Sovyet Çatışması
2. bölümde, "Düzen'in masonik tarihi"ni incelerken, Avrupa ve dünya
politikasındaki büyük gelişmelerin çoğunun masonlukla ilişkili olduğunu
gördük. Mason örgütlenmesi ve Yahudi önde gelenleri arasındaki İttifak'ın
sahip olduğu hedef ve çıkarların, pek çok politik ve sosyal gelişmedeki
perde arkası faktör olduğunu keşfettik. Dini otoritenin politik
ve sosyal hayattan dışlanması, monarşilerin yıkılması, ulus-devletlerin
kurulması, ideolojilerin doğması gibi pek çok gelişmenin ardında,
İttifak'ın planları yer alıyordu.
Burada, İttifak'ın dünya ölçeğinde gerçekleştirdiği bir başka
olaya bakacağız; 20. yüzyılın kuşkusuz en büyük politik gerçeğis
olan "Soğuk Savaş" oyununa. Soğuk Savaş, ABD ve Sovyetler Birliği
arasında, kimilerine göre Ekim Devrimi'nde, kimilerine göre ise
II. Dünya Savaşı'nın bitiminde başlayan ve 1980'lerin sonunda rafa
kaldırılan düşmanlık dönemiydi. Hiçbir zaman iki süper güç arasındaki
bir "topyekün savaş"a dönüşmedi ama Üçüncü Dünya coğrafyasındaki
sınırlı savaşlarda kendini gösterdi.
Yüzyılın tüm politik dengelerini belirleyen bu büyük süreçte, acaba
İttifak'ın rolü var mıydı? Varsa, ne boyuttaydı? İttifak, acaba
"iki kutup"tan hangisinin tarafındaydı? Tarafsız, ya da "çift-taraflı"
mıydı?...
Tüm bu soruların cevaplarını aramadan önce, Soğuk Savaş hakkındaki
"resmi" tarihin biraz dışına çıkıp, bu büyük süreç hakkında öne
sürülen farklı yorumları değerlendirmekte yarar var. Bu yorumların
en önemlilerinden birini, New York Üniversitesi'nde görevli "seçkin
sosyoloji profesörü" Immanuel Wallerstein yapıyor. Aydınlanma felsefesinin
ve "Newtoniyen-Baconiyen" geleneğe bağlı Batı biliminin açıklarını
yakalayan ve bu nedenle de Batı'nın az sayıdaki "farklı" düşünürlerinden
biri olan Wallerstein, Soğuk Savaş'ı genel görüşten farklı yorumluyor.
Wallerstein, söze, iki "kutup" arasındaki ideolojik paralelliği
vurgulayarak giriyor:
1917... yirminci yüzyılın iki büyük ideologunun
(Woodrow Wilson ve Lenin) dünya sahnesine çıktıkları uğraktı. Wilson
Amerikanizmin, yahut 'dünyayı demokrasi için emin hale getirme'
teklifinin propagandasını yapıyordu. Lenin ise Komünizmin, yahut
işçi sınıfını her yerde evrensel olarak iktidara getirme teklifinin
propagandasını yapıyordu. 1989'a kadar bu iki proje alternatif ve
çatışan ideolojiler olarak sunuldular. Ama bu projeler, kamplardan
her birinin kabule yanaştığından daha fazla ortak unsura sahiptiler.
Aydınlanmanın mirasını paylaşıyor, insanlığın akıl ve bilinç yoluyla
iyi toplumu inşa edebileceğine inanıyorlardı. Akılcı, bilinçli,
kollektif karar-verme odağı olarak devletin, bu inşanın aleti olduğu
inancını ve geleceğe ait seküler (dünyevi/din-dışı) bir vizyonu
paylaşıyorlardı...59
Wallerstein'ın yazdıklarını, önceki bilgilerimiz ışığında şöyle
okuyabiliriz: Her iki taraf da, İttifak'ın oluşturduğu Aydınlanmacı,
seküler (din-dışı) geleneği benimsiyor ve yine İttifak'ın oluşturduğu
ulus-devlet modelini kabulleniyordu. Her iki tarafın da ideolojisinin
doğuşunda İttifak'ın büyük rolü olduğunu, mason localarının hem
kapitalist hem de sosyalist kanadın içinde yer aldığını ve bu iki
ideolojinin de İbrani dünya anlayışından ve Mesihi düşünceden etkilendiğini
incelemiştik.
Wallerstein, üstteki analizinin ardından, "abartmaya ihtiyacımız
yok şüphesiz. Amerikancılık ve Komünizm arasında... Pratikte olduğu
kadar teoride de farklar vardı..." dedikten sonra, şu çarpıcı soruyu
soruyor: "... Ancak, kampların kahramanları birbirlerinin düşmanı
mıydılar?"
"Kampların kahramanları" arasındaki ilişkiye az sonra daha ayrıntılı
inceleyeceğiz. Ama önce, Wallerstein'ın vurguladığı birkaç noktaya
ve onun sözleriyle, "bu soğuk savaş çıkmazının askeri bileşenleri
üzerinde odaklaştırılan muazzam kamu dikkati" sayesinde gizlenen
"1945-1989 dengesinin altında yatan önemli siyasi-iktisadi anlaşma"ya
değinelim. Wallerstein, "evrenselleştirici liberalizmin Wilsoniyen
ve Leninci versiyonlarının mahrem ortaklığı" olarak ifade ettiği
"ABD-SSCB danışıklı dövüşü"nün dayanaklarını şöyle açıklıyor:
ABD'nin SSCB'ye sunduğu, onun da kabulden mutluluk
duyduğu şey, Doğu Avrupa'da bir Sovyet arka bahçesinin meydana getirilmesiydi:
O sınırlar dahilinde kalmak şartıyla SSCB'nin siyasi, iktisadi ve
kültürel kuralları koyabildiği bir 'chasse gardee'. Bu anlaşmanın
her iki taraf için de avantajları çok büyüktü; aksi halde hiçbir
zaman sürdürülemezdi. SSCB için üç temel kazanç vardı. Birincisi,
SSCB'ye bu bölgeyi iktisaden sömürme, oradan ağır 'savaş tazminatları'
alma imkanı veriyordu. İkincisi, ayağa kalkan bir Almanya'ya karşı
SSCB'ye askeri bir kalkan sunuyordu. Üçüncü ve uzun vadede muhtemelen
en önemlisi olarak, SSCB'ye Doğu Avrupa'da, Batı Avrupa'da ve dünyanın
diğer bütün bölgelerinde devrimci sosyalist eğilimleri zapt-ü rapt
altında tutma (hatta bastırma) imkanı veriyordu. Bu son çaba Avrupa'da,
başka her yerden daha başarılı oldu. Stalin'in inşa ettiği haliyle
Sovyet sistemi için, SSCB'nin Komünist söylemin tekelini elinde
tutması ve Üçüncü Dünya'daki hiçbir 'maceracı' devrimin ABD ile
özenle kurulan dengeyi bozmaması önemli görünüyordu.
Bu durum ABD'nin sözkonusu düzenlemedeki alaka ve çıkarını vuzuha
kavuşturmaktadır. Hakikatte SSCB, Doğu Avrupa için ABD'nin bir altemperyal
gücüydü ve bu hususta oldukça da randımanlıydı. 1948 tasfiyeleri,
hala çevrede varlığını sürdüren tüm bağımsız, 'solcu' unsurları
temizledi. ABD'nin avantajları bununla bitmiyordu. Dünya-ekonomisinin
o anki iktisadi genişlemesi için Sovyet blokuna ihtiyaç yoktu. ABD,
Batı Avrupa ile Japonya'nın iktisaden 'yeniden inşası' için elinden
geleni yapıyordu. Bu bakımdan, o an için Sovyet blokunun büyük harcamalar
gerektiren yükümlülüklerinden azade olmakla gayet mutluydu ve biliyordu
ki daha sonra bu bölgeyi dünya-ekonominin meta zincirlerine geri
çekmek sorun olmayacaktı.
ABD'nin son avantajı SSCB için son avantajının kopyasıydı. Her
bir ideolojik söylem diğerini besliyor ve hiçbiri diğeri olmadan
makuliyet kazanmıyordu. Soğuk Savaş, Amerikanizm ve Leninizm adına,
her bir tarafa kendi kampında sıkı bir düzen sağlama, evi uygun
gördükleri tarzda temizleme ve gelecek nesillerin zihniyetlerini
yönlendirme imkanını veriyordu.60
Wallerstein, tüm bu argümanının ardından, SSCB
ve ABD'yi "sembiyotik" (ortak yaşar) olarak tanımlıyor. Gerçekten
de bugün, Soğuk Savaş döneminin beyin-yıkayıcı propagandasından
uzak bir değerlendirme ile, ABD ve SSCB arasındaki karşıtlığın gerçekte
iki tarafın da çıkarına olduğu açıkça görülebilir. Her iki tarafın
da, ilişkiler görünüşte ne kadar gerginleşirse gerginleşsin, neden
ekonomik çıkarları ifade eden detant sürecinden ödün vermediği ve
asla güç dengesini bozmadığı böylece daha iyi anlaşılmaktadır. İki
taraf arasındaki gizli ekonomik işbirliğinin en çarpıcı örnekleri,
Kanadalı siyaset bilimci Charles Levinson'ın yazdığı ünlü Votka-Cola
adlı kitapta da ayrıntılı olarak anlatılır. Adenauer'ın bir açıklaması
da bu konuda aydınlatıcıdır. Şöyle demiştir Batı Alman lideri: "ABD
ve Sovyetler Birliği arasında bizim bilmediğimiz bazı anlaşmalar
olduğu kanısındayım. Bu anlaşmalar Sovyetler Birliği'ne Amerika
üzerinde ve bizim Amerika'yla olan ilişkilerimiz hakkında baskı
yapma olanağı sağlıyor." 61 1955 Aralığında ise
Mendès France, Paris'teki bir konferansta şunları söylemişti: "Dünyadaki
iki büyük güç olan ABD ve Sovyetler Birliği arasında, bana inan
ki, bizim sandığımızdan çok daha fazla görüşme oluyor; bizim çağrılmadığımız,
hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, haberdar bile olmadığımız görüşmeler.
Ama o görüşmelerde bizi ilgilendiren çok önemli kararlar alınıyor."
Stalin'in Statükoyu Koruma Çabası:
'Tek Ülkede Sosyalizm'
Wallerstein'in argümanı, Sovyetler Birliği ile ABD arasında bir
tür gizli anlaşma olduğunu ve her iki tarafın da Soğuk Savaş görüntüsü
altında bu gizli anlaşmayı sürdürerek dünyayı paylaştıklarını öne
sürmektedir. Sovyetler'in dış politikasını incelediğimizde, bu argümanın
son derece doğru olduğuna dair güçlü işaretler bulabiliyoruz.
Eğer Amerikalılar ve Ruslar arasında bir tür "gizli anlaşma" yapılmışsa,
bu anlaşma mutlaka iki süper güce de belirli bir yayılma alanı bırakmalıydı.
Her iki taraf da, hangi ülkelerin kendi bloklarına dahil olacağına
karar vermeli, bir sömürge paylaşımı yapmış olmalıydılar. Buna göre,
ne ABD Sovyetler'e bırakılan yerlere elini uzatacaktı, ne de Sovyetler
ABD'nin arka bahçesine göz dikecekti.
1924'de iktidara oturan ve kısa sürede tüm rakiplerini ortadan
kaldırarak tarihin en güçlü diktatörlüklerinden birini kuran Stalin,
bu anlaşmaya sadık kalmaya büyük özen gösterdi. Stalin'in ilk yaptığı
şey, "nomenklatura"ya (Sovyet yönetici eliti) "tek ülkede sosyalizm"
doktrinini kabul ettirmek olmuştu. Bu doktrin, Sovyetler Birliği'nin
dünyanın tek sosyalist ülkesi olduğunu ilan ediyor ve başka bir
sosyalist ülke de istemiyordu. Kısacası, Stalin, "devrim ihracı"
yapmaya karşıydı. Bu, kuşkusuz, tüm dünyanın sosyalist olmasını
öngören Marksist-Leninist ideolojiye aykırıydı. Bu nedenle ideolojiye
daha bağlı olan Stalin muhalifleri, "sürekli devrim" teorisini savundular;
buna göre Sovyetler hemen devrim ihracına başlamalı ve birbirini
izleyen devrimlerle kısa sürede tüm dünyayı sosyalist yapmalıydı.
Bu teorinin savunucuları, en başta Troçki olmak üzere, Stalin tarafından
safdışı edildi.

Stalin, ABD ile Sovyetler arasındaki örtülü anlaşmayı bozmamaya
ve dünyanın tek "sosyalist" ülkesi olarak kalmaya çabalıyordu.
Bu nedenle başka ülkelerde sosyalistlerin iktidara gelmesini
hiç istemedi. Çin'de Mao'yu değil, faşist Chiang Kai-Shek'i
(sağda) desteklemesi de bu yüzdendi.
|
Stalin, "tek ülkede sosyalizm" istiyordu, "sürekli devrim" değil...
Çünkü tek ülkede sosyalizm, ABD'yle gizli işbirliği üzerine kurulmuş
olan statükoyu değiştirmemek anlamına geliyordu. Bu yüzden Stalin,
komünizmin başka ülkelere yayılmasını hiç istemedi. Hatta bu yüzden,
Çin'de Mao'nun komünistlerine karşı savaşan ABD destekli faşist
Chiang Kai-Shek ile 1945 yılında dostluk anlaşması bile imzalamıştı.
Ancak Mao'nun "kır gerillaları" Chiang Kai-Shek'i devirdiklerinde,
Stalin istemeye istemeye Kızıl Çin'e yakınlık göstermek zorunda
kalmıştı.
Daha sonraki dönemde de hem Stalin, hem de Kruşçev, devrim ihracı
yapmaktan kaçındılar. Bunun en açık örneği, Üçüncü Dünya'daki Ulusal
Kurtuluş Mücadelelerine karşı takınılan tutumdu. Çoğunlukla Afrika'da
yürütülen bu hareketler, Üçüncü Dünya halklarının sömürgeci yönetimlere
karşı ayaklanmasıyla doğmuştu. Bu hareketler çoğu kez olumlu sonuç
verdi ve bu sayede eski sömürgecilik devri kapandı; İngiltere, Fransa,
Portekiz, Hollanda, Belçika gibi sömürgeciler birer birer Üçüncü
Dünya'dan çekildiler. II. Dünya Savaşı sonunda Afrika'da yalnızca
üç tane bağımsız devlet varken, 1960'lardan itibaren hızla yeni
devletler kuruldu.
Ancak ilginç olan Sovyetler Birliği'nin sözkonusu Ulusal Kurtuluş
Mücadelelerine karşı olan tutumuydu. SSCB, Lenin'in "emperyalizm"
teorisi gereğince, bu hareketleri desteklemek durumundaydılar; böylece
koloniler özgürlüğe kavuşacak ve koloniler sayesinde yaşayan kapitalizm
çökecekti. "Emperyalizm"e karşı savaştıklarını düşünen Üçüncü Dünya
halklarının büyük bir bölümü de, doğal olarak Sovyetler'den yardım
beklediler. Gelgelelim, Stalin ve Kruşçev'in izlediği politikalar
hiç de bu yönde olmadı. Sovyetler Birliği, Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine
yalnızca sözlü (yani göstermelik) destek verdi; politik ve askeri
destek vermekten özenle kaçındı.
Sovyetler'in bu garip tavrı, sosyalizme gerçekten inanan başka
sosyalistleri çileden çıkarmıştı. Özellikle Çinliler, "gerçekten
anti-Amerikan" oldukları 1970 öncesi dönemde, Sovyetler Birliği'nin
tutumundaki anormalliği farketmişlerdi. Öyle ki Çin, ABD'ye karşı
yumuşak tutumu nedeniyle SSCB'yi "tavizcilik"le suçlamış ve tüm
"anti-emperyalist" edebiyatına rağmen, Üçüncü Dünyanın anti-emperyalist
Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine destek vermeyen SSCB'nin tavrını
"ikiyüzlü" bulmuştu. Sarı ırkın sosyalistleri, yayılmacı karakteri
nedeniyle, SSCB'yi, "sosyalist emperyalizm" uygulamakla suçlamışlardı.
Çinliler, ayrıca Kruşçev'in "kapitalistlerle barış içinde birarada
yaşayabiliriz" şeklindeki açıklamalarına ve Eisenhower'la görüşmeler
yapmasına da çok kızmış, onu "düşmanla işbirliği" yapmakla suçlamışlardı.
Sovyetler Birliği, Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine gerçek bir destek
vermediği halde, yine de bu mücadeleleri kazanıp bağımsız olan yeni
devletlere yanaşmayı ihmal etmiyordu. Bağımsızlık engellenemediğine
göre, bu devletler en azından "bağımsız sol" haline gelmemeli, ABD-Sovyet
gizli anlaşmasının kurduğu dünya sisteminde uygun bir yana dahil
edilmeliydiler. Bu yeni bağımsız devletlerin Sovyet tarafına geçmesi
ABD'yi de rahatsız etmiyordu. Hatta ABD kimi zaman bu işe yardımcı
da oluyordu. Örneğin, Küba'daki Amerikan yanlısı Batista rejimini
yıkan Castro, ilk başta Sovyet-yanlısı bir komünist değildi. Ancak
"bağımsız sol"u temsil eden Castro'nun başa geçer geçmez ülke endüstrisini
millileştirmeye başlaması ve Amerikan çıkarlarını çiğnemesi ABD'yi
çok rahatsız etti. Bunun üzerine ABD Küba'ya ambargo koydu; Castro'nun
yardımına koşan tek ülke ise Sovyetler Birliği'ydi. Castro'nun Sovyetler'in
koruyucu kanatları altına girmekten başka çaresi kalmamıştı. Bu
sayede, Küba, tehlikeli görülen "bağımsız sol" kategorisinden çıkartılarak,
Sovyet kampına dahil edildi. Artık, dünya kamuoyunu gerçek bir Soğuk
Savaş'ın yaşandığına inandırmak için gereken "şov"lar, Küba üzerinden
yapılabilirdi, ünlü "füze krizi"nde olduğu gibi.
Sovyetler Birliği'nde kurulmuş olan rejim de sosyalist teoriye
hiç uymuyordu. "Dürüst sosyalistler", Sovyet rejiminin, hiç de sosyalist
ütopyada vaad edildiği gibi "işçilerin", "emekçilerin", "proleter"lerin
kontrol ettiği özgür bir rejim olmadığını, tam tersine, klasik bir
"burjuva diktatörlüğü" olduğunu söylüyorlardı. Buna Türkiye'de de
işaret edenler vardı; Türk solunun önemli isimlerinden M. Ali Aybar,
Leninist Parti Burjuva Modelinde Bir Örgüttür adlı kitabında, Sovyet
rejiminin patronlarının aslında "kapitalist"lerden hiçbir ideolojik
fark taşımadığını ayrıntılı olarak anlatmıştı.
Aynı samimiyetsizlik kuşkusuz ABD için de geçerliydi. Sözde "hür
dünya"yı komünizm tehlikesine karşı koruduğunu iddia edip, demokrasi
ve insan hakları havarisi kesilen ABD'nin yalnızca ve yalnızca kendi
çıkarlarını düşündüğünü, ideolojik sloganlarının içi boş bir aldatmaca
olduğunu, "istikrar" sağlamak için onyıllarca Üçüncü Dünya faşistlerini
desteklediğini bugün artık bilmeyen yok.
Peki gerçekte her ikisi de "emperyalist" olan ve aralarındaki ideolojik
farklılık sayesinde dünyanın rantını yıllar boyu paylaşan kendi
ülkelerinden binlerce kilometre ötedeki bölgelerde çıkardıkları
savaşlarla silah endüstrilerini sürekli besleyen ve "blok"larına
dahil ettikleri ülkeleri ekonomik yönden sömüren bu iki süper gücün
arasındaki "danışıklı dövüş" nasıl işliyordu? Bu iki can düşmanının
arasındaki örtülü ilişkinin mekanizması neydi?
Konuya girerken, başlık olarak, "CFR'nin yönettiği Soğuk Savaş
oyunu" demiştik. Şimdi, sözkonusu oyunun CFR (ya da daha yerinde
bir ifadeyle, Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında kurulmuş
olan İttifak) tarafından nasıl yönetildiğini inceleyebiliriz. Karşımıza
çıkan ilk önemli aşama, 1917 Bolşevik, ya da öteki adıyla Ekim Devrimi'dir.
Ekim Devrimi ve Yahudiler
Önceki sayfalarda, CFR'nin kuruluşunu incelerken, bu kurumu oluşturanların,
Schiff, Warburg, Kahn gibi Yahudi sermayedarlar olduğuna değinmiştik.
Rothschild ve "adamı" Milner'ın ise Atlantik'in öteki yakasında
Chatham House'u kurduğunu görmüştük. Bu Yahudi sermayedarlar, Batı
emperyalizminin beyni haline gelecek kurumları var etmişlerdi.
Ne ilginç!... Aynı kişiler, Ekim Devrimi'ni ve
onun efsanevi lideri Lenin'i de büyük bir finansal yardımla desteklediler.
Wall Street'ten Bolşevikler'e milyonlara dolar aktı. Yalnızca Jacob
Schiff'in Bolşevik Devrimi'nin gerçekleşmesi için 20 milyon dolar
harcadığı hesaplanıyor. Yahudi sermayedarlar, politik yardımlarda
da bulunmuşlar, Troçki'nin Kanada hapishanelerinden kurtulmasını
sağlamışlardı. Eustace Mullins, "kimse bu büyük bankerlerin, komünistlerin
gerçekleştirdiği anti-kapitalist devrimi destekleyeceklerine inanmazdı;
ama olan tam da buydu" diyor.62
Kısacası, kapitalist blok ile SSCB'nin işbirliği, daha devrim öncesinde
başlamıştı. Peki bu ilginç işbirliğinin mantığı neydi? Neden en
büyük kapitalistler, anti-kapitalist bir devrimi desteklesinlerdi?...
Devrimi destekleyen bankerlerin "ırk bilinci" yüksek birer Yahudi
olduklarını göz önünde bulundurarak Bolşevikleri incelediğimizde,
bu sorunun cevabını bulabiliyoruz sanırız. Bolşevik Devrimi Çar'a
karşı yapılıyordu, antisemit, yani Yahudi düşmanı politikalarıyla
tanınan Çar'a karşı. Üstüne üstlük, Çarlık rejimi bir monarşiydi.
Ancak monarşilerin yıkılması ile egemenliği ele alacağını düşünen
İttifak'ın geleneksel düşmanıydı.
Peki acaba, Devrim, İttifak'ın bu amaçlarına
uygun bir sonuç yarattı mı?... Kuşkusuz evet, bunu ilk olarak Lenin'in
politikalarında görebiliyoruz. Lenin, başa geçer geçmez, kendisini
finanse eden bankerlerin yeterince "ileri görüşlü" olduklarını ispatladı;
Çar döneminde ülkedeki Yahudiler üzerine konmuş tüm yasak ve kısıtlamaları
kaldırdı. Judaica'nın bildirdiğine göre, partide Yahudi sorunlarıyla
ilgilenen özel bir bölüm açtırdı, İbranice öğrenimini destekledi,
siyasi suçlu statüsündeki bir çok hahamı ve Siyonist militanı affetti
ve serbest bıraktı. Siyonist hareketi de destekledi. Antisemitizm,
Bolşeviklerce "karşı-devrimci" bir ideoloji olarak nitelendi.63
Belki Lenin'i Yahudiler konusunda böylesine olağandışı
bir tutum izlemeye iten etken, Yahudi bankerlere olan minnet borcunun
yanısıra, kendisinin de Yahudi asıllı olmasıydı. Bolşevik Devrim'in
lideri baba tarafından Yahudiydi. Bolşeviklerin arasındaki Yahudilerin
sayısı da oldukça dikkat çekiciydi.64
Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber, bir
makalesinde Bolşevik Devrimi'ndeki Yahudi etkisini akademik olarak
incelemişti. Yahudilerin Rusya'daki nüfuslarının hiçbir zaman %
5'i aşmamış olmasına karşın Bolşevik Devrimi'nde rol oynayanların
çok önemli bir çoğunluğunun Yahudi olmasının Sovyet ve Batı tarihçilerinin
çoğunlukla görmezlikten geldikleri bir gerçek olduğunu söyleyen
Weber, bu gerçeğin analiz edilmesi gerektiğini yazıyordu. Devrimin
liderlerinin neredeyse tümü Yahudiydi. Kızılordu'yu yöneten "ikinci
adam" Leon Troçki (Lev Bronstein); Bolşevik Partisi sekreteri ve
Merkezi Yönetim Komitesi başkanı Yakov Sverdlov (Solomon); Komünist
Enternasyonal (Komintern) başkanı Grigori Zinoviev (Radomyslsky);
basın komiseri Karl Radek (Sobelsohn); dışişleri komiseri Maxim
Litvinov (Wallach); Lev Kamanev (Rosenfeld) ve Moisei Uritsky, sözkonusu
Yahudilerin en ünlüleriydiler. Mark Weber Lenin'de ilginç bir ifadesine
de dikkat çekiyor. "Zeki bir Rus," demişti Lenin, "her zaman için
ya bir Yahudidir ya da bir şekilde damarlarında Yahudi kanı dolaşmaktadır."
65

Lenin ve Bolşevik dostları, "resmi tarih"te bilinenden farklı
olarak, Batı'nın en büyük bankerlerinden olağanüstü yardımlar
görmüşlerdi. "Anti-kapitalist" görünümlü devrimi finanse eden
dev Yahudi bankerlerle, Bolşevikler'i bağlayan nokta ise anti-semit
Çar'a karşı girişilen mücadelenin İttifak'ın geleneksel çıkarları
ile uyuşmasıydı. Kendisi de Yahudi asıllı olan Lenin'in gerçekleştirdiği
devrim, Yahudi önde gelenleri açısından kuşkusuz çok olumlu
bir gelişmeydi.
Yanda, Yahudi sosyalist partisi Hashomer Ha-Zair'in yayınladığı
bir poster: İbranice "Çok yaşa Ekim Devrimi!"...
|
Weber'in aktardığına göre, İsrailli tarihçi Louis Rapoport, Yahudilerin
Bolşevik Devrimi'ndeki olağanüstü rolünü vurgularken şöyle demişti:
Lenin'in ilk politbürosu Yahudi kökenli kişilerle
doluydu. Lenin iktidarı boyunca, Yahudiler devrimin her aşamasında
büyük rol oynadılar. Buna devrimin en kirli yönü (muhaliflerin yok
edilmesi) de dahildi. Çok yüksek oranlarda Yahudi, Karşı-Devrim'le
Savaş İçin Olağanüstü Komite'ye (Çeka) katıldı. Çeka tarafından
infazları gerçekleştirilen 'karşı-devrimciler'in çoğu, Yahudi ajanlarca
vurulmuştu.66
Çeka'nın içinde Yahudilerin oranı gerçekten de
gözardı edilemeyecek kadar yüksekti. Örneğin Ukrayna'daki Çeka görevlilerinin
% 80'i Yahudilerden oluşuyordu. Rusya doğumlu Yahudi yazar Sonya
Margolina'nın bildirdiğine göre, Sovyet rejiminin ilk yıllarında
milyonlarca kişiye mezar olan "Gulag" toplama kamplarında görevli
olan yöneticilerin büyük bölümü Yahudiydi. Yine Margolina'nın yazdığına
göre, ülkedeki kilise ve benzeri dini merkezlere karşı girişilen
toplu yıkım işlemleri de büyük ölçüde Yahudi komünistlerce yürütülmüştü.67
Devrimcilerin uyguladığı bir başka şiddet örneği, Çar ailesinin
topluca öldürülmesiydi. 1918'in 16 Temmuzunu 17'e bağlayan gece,
bir grup Bolşevik, Rusya'nın son imparatoru Çar II. Nikola'yı ve
karısı Çariçe Alexandra, dört kızı ve 14 yaşındaki küçük oğlu Çareviç
Alexis'ten oluşan ailesini, uzun süredir tutuklu olarak bulundukları
Ekaterinburg'taki küçük bir evde kurşuna dizdiler. Can çekişen iki
kızın işi süngülerle bitirildi. Daha sonra açık araziye götürülerek
bilinmeyen bir yere gömüldüler. Sovyet tarihçileri, onyıllarca bu
olayın Lenin'in haberi olmadan yerel komünistlerce gerçekleştirildiğini,
dolayısıyla Sovyet liderinin bu olay için suçlanamayacağını savundular.
Ancak 1990 yılında Moskovalı tarihçi Edvard Radzinsky, Çar ailesinin
Lenin'in emri ile kurşuna dizildiğini gösteren belgeleri gün ışığına
çıkardı. Troçki ise anılarında Çar ailesinin katlinin, Lenin ve
Sovyet hükümeti lideri Yakov Sverdlov tarafından verilen ortak bir
karar olduğunu önceden yazmıştı.
Ve bu olayın son derece ilginç bir yanı vardı.
Rus Çarı'nı öldürenlerin hiç biri Rus değil; Yahudiydi. İngiliz
gazeteci Robert Wilton 1920 yılında yayınladığı bir kitabında Çar
ailesinin öldürülmesi emrini Lenin'le birlikte veren Sverdlov'un
Yahudi oluşuna dikkat çekmiş ve ayrıca Çar'ı kurşuna dizen Bolşeviklerin
de Yahudi olduklarını yazmıştı. Evet, Çar ailesini kurşuna dizen
Goloshchekin, Syromolotov, Safarov, Voikov ve Yurovsky adlı Bolşeviklerin
ortak özelliği, istisnasız hepsinin Yahudi oluşlarıydı. Bu nedenle
İngiliz gazeteci Robert Wilton, o sıralarda "Rus Çarı'nın Rus halkı
tarafından değil, yabancı bir ulus tarafından ortadan kaldırıldığını"
yazmıştı.68
Tüm bunlar bizlere, Bolşevik Devrimi'nin ardında Yahudi önde gelenlerinin
büyük bir rolü olduğunu gösterir. Bu gerçek de, neden Batılı kapitalistlerin
komünist devrimini desteklediklerini açıklamaktadır. Çünkü devrim,
Yahudiliğin genel çıkarları adına, "antisemit" Çar'a karşı yapılmıştır
ve bu devrimin uygulanışında hem sosyalist hem de kapitalist cepheden
Yahudileri bir ulusal dayanışma içinde bulmak şaşırtıcı değildir.
Olayı biraz daha geniş bir açıdan yorumladığımızda ise, Ekim Devrimi'nin
dünya egemenliği için sistemli bir Plan izleyen Yahudi önde gelenleri-masonluk
İttifakı'nın bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

Kapitalist ya da Bolşevik olsun, ırk bilinci yerinde olan
tüm Yahudileri Ekim Devrimi'nde birleştiren hedef Çar monarşisinin
yıkılmasıydı. Yahudiler üzerinde kısıtlayıcı yasalar koyan
Çar II. Nicholas, ortadan kaldırılması gereken bir süre önce
Çar ailesi. Çar II. Nicholas'ın yanında Çariçe Alexandra;
Çar'ın kızları (soldan sağa) Marie, Tatiana, Olga, Anastasia;
küçük Çareviç Alexis.
|
Stalin'in izlediği politika da bunu doğrulamaktadır.
Stalin'in 30'lu yıllarda uygulamaya başladığı antisemit politikaların
ise Yahudi önde gelenlerince uygulamaya konulan zorla Filistin'e
göç ettirme programının bir parçası olduğunu ve antisemit görünümlü
Stalin'in İsrail Devleti'nin kuruluşuna büyük destek verdiğini,
Birinci Arap-İsrail Savaşı'nda, İsrailliler'e Çekoslovakya üzerinden
silah yolladığını da daha önce incelemiştik.69
Stalin'in bu politikalarının yanısıra, ekonomik
bazı kararlarında da İttifak'ın izlerini bulmak mümkündür. 1935'te
Rusya'daki yabancı yatırımların hemen hepsini kamulaştıran Sovyet
diktatörünün, Rockefeller imparatorluğuna bağlı petrol devi Standart
Oil'e dokunmamış olması bunun bir örneğidir. Aynı şekilde, Sovyetler'de
1928-1932, 1933-1937, 1938-1942 yılları arasında uygulanan beşer
yıllık ekonomik planların yine yoğun olarak Yahudi sermayeli New
York bankalarınca finanse edilmiş olması, o yıllarda ülkede iş yapan
Vacuum Oil, International Harvester, Guaranty Trust ve New York
Life gibi şirketlerin Rockefeller ve ortaklarına ait olması da kuşkusuz
bir rastlantı değildi. Tüm bu bilgileri aktaran Amerikalı tarihçi
Eustace Mullins, hızlı "anti-komünist" görünümlü Amerikalılar'la,
Sovyetler Birliği arasındaki örtülü ekonomik ilişkilerle ilgili
çok daha uzun ve ayrıntılı dokümanlar da sunuyor.70
Soyvetler Birliği ile ABD arasındaki ekonomik işbirliği, Rockefeller
ve benzeri Yahudi finans devlerinin şirketleri ile yürütülürken,
politik işbirliği ise yine Rockefeller gölgesi altında, CFR tarafından
planlanıyordu.
Franklin Delano Roosevelt'in Hikayesi
ABD'nin I. Dünya Savaşı'na girişi ve yayılmacı politikayı kesin
olarak benimseyişi nasıl CFR ve onun arkasındaki Yahudi önde gelenleri
tarafından sağlanmışsa, II. Dünya Savaşı'na girişi ve bu şekilde
dünyanın en büyük gücü haline gelişi de yine CFR ve onun arkasındaki
Yahudi önde gelenleri tarafından sağlandı. II. Dünya Savaşı öncesi
CFR'nin ve Yahudilerin Washington'daki
en önemli dostu ise Başkan Franklin D. Roosevelt idi. Yahudi sermayedarların
vazgeçilmez "taşeron"u ve CFR'nin önde gelen ismi Albay Mendell
House, Roosevelt'in de politikalarını "danıştığı" isimdi. Eustace
Mullins anlatıyor:
Albay House, Roosevelt'in 'New Deal' adlı programının arkasındaki
en önemli isimlerin başında geliyordu. Roosevelt, House'ın etkisi
altında kalan iki başkandan biriydi, diğeri Wilson. Roosevelt de
zaten Wilson'ın House tarafından düzenlenen politikalarını sürdürdü,
personel değişikliği dahi yapmadı. Ve Amerika'yı aynı Wilson gibi
bir Dünya Savaşı'na soktu.
House'ın New York adlı apartmandaki dairesi,
Roosevelt'in 65. cadde üzerindeki evinden yalnızca iki blok ötedeydi
ve Albay, hemen hergün Başkan'ın evinde görülüyordu.71
Yalnızca bu ilişki bile, CFR'nin Roosevelt üzerindeki etkisini
göstermek için yeterli olabilir. Mullins ayrıca Rockefeller-Roosevelt
ilişkilerinden de söz ediyor ki, bunlar Başkan'ın bağlantıları hakkında
yeterli fikir veriyor.
Roosevelt'in, Yahudi-güdümlü CFR'nin yanısıra,
o dönemde Yahudi cemaati ve Siyonist hareket ile de çok içli-dışlı
olması dikkat çekiciydi. Başkan, bu politikaları sayesinde Amerikalı
Yahudilerden büyük destek almış ve büyük başarı ile kazandığı 1936
seçimlerinde, Yahudi oylarının % 90'ını toplamıştı. Roosevelt'in
en yakın arkadaşlarından birisi ise Amerikalı Siyonist lider Haham
Stephen Wise idi. Bunun yanısıra, Roosevelt, Beyaz Saray kadrolarına
da çok sayıda Yahudi atamıştı. Hazine Bakanlığı'nın başına, CFR'yi
kurduran Yahudi bankerlerden biri olan Henry Morgenthau'nun oğlu
Henry Morgenthau Jr.'yi getirmişti. Yine ekonomik danışmanları arasında
Felix Frankurter ve Benjamin V. Cohen gibi iki isim vardı. Bu nedenlerle
1929 ekonomik çöküntüsünün ardından başlattığı yeni ekonomik program
"New Deal", siyasi rakiplerince "Jew Deal" olarak yorumlanmıştı.
Şalom Roosevelt'ten söz ederken, "(daha önce) hiçbir başkan hükümet
dairelerine o kadar Yahudi atamamıştı. Hiçbir başkanın çevresinde
bu kadar Yahudi danışman yer almamıştı" diyor.72
Amerikalı yazar Peter Grose da, Israel in The
Mind of America adlı kitabında, Roosevelt ile Siyonist hareket arasındaki
yakın ilişkiye değiniyor. Grose, Roosevelt'i anlatırken, "Amerika'nın
32. Başkanı, Filistin'in Yahudilere verilmesi konusunda o denli
hırslıydı ki, o dönemde Siyonist liderlerin açıklamalarından çok
daha sert ve kesin konuşuyordu" diyor.73 Grose'un
bildirdiğine göre, diğer pek çok Amerikan Başkanında olduğu gibi
Roosevelt'te de, Amerikan Protestanlığının temel felsefesinden ve
özellikle de Püriten geleneğinden (bkz. 1.
bölüm) kaynaklanan bir "Yahudi sempatizanlığı" vardı. Bu nedenle
Başkan Filistin'i Yahudilerin Vaadedilmiş Topraklar'ı olarak değerlendiriyordu:
Roosevelt'in konu hakkındaki vizyonu, çocukluk
yıllarında aldığı Hıristiyan eğitimine dayanır. Okuduğu okuldaki
(Groton's Endicott) öğretmeni Püriten kökenliydi ve Kutsal Kitap'taki
kehanetlerin gerçekleşeceği düşüncesini öğrencilerine de özenle
aktarıyordu. Bu kuşkusuz Başkan'ın konuya yaklaşımını etkilemiştir.74
Püritenlikten gelen bir "judaizer" (Yahudici/Yahudi sempatizanı)
ruhuna sahip ve aynı zamanda Yahudilerle çok yakın ekonomik ve politik
ilişkileri olan Başkan'ın, Filistin'e bakış açısı ise Siyonist önderlerden
ve hahamlardan farklı değildi: Bölgeyi Yahudilere ait Vaadedilmiş
Toprak olarak görüyor ve üstündeki Müslüman Arapların da her ne
şekilde olursa olsun sürülmesi gerektiğini düşünüyordu. Savaş yıllarında
kabinesindeki Yahudi Bakan Morgenthau'ya şöyle demişti:
Yapmayı düşündüğüm şey şu: İlk önce Filistin'i
kutsal bir ülke ilan edeceğim... Sonra Filistin'in etrafını dikenli
tellerle çevirecek ve Arapları da dışarı atacağım... Her Arabı çıkardığımızda,
onun yerine bir Yahudi yerleştireceğiz... Ama ekonomik yönden zayıf
kalacak kadar Yahudinin gelmesine de gerek yok... Sonuçta doğal
olarak ülkenin % 90'dan fazlası Yahudilerden oluşacak ve hükümeti
de onlar yönetecek.75

33. Dereceden üstad bir mason, hatta Tapınakçı geleneğin açıkça
devamı olan "Order of de Molay" adlı üst-locanın üyesi olan
Roosevelt, aynı zamanda Siyonist liderlerden daha ateşli bir
Siyonist'ti. "Filistin'i dikenli telle çevirip, içindeki Arapları
dışarı atacağım, yerlerine de Yahudileri yeleştireceğim" diyordu.
Başkan'ın bir başka özelliği ise ABD dış politikasını, CFR'nin
ve Yahudi dostlarının isteklerine göre düzenlemesiydi.
|
Roosevelt, CFR üyesi ve Dışişleri
Bakan Yardımcısı olan Edward Stettinius'a ise, "Filistin Yahudilerin
olacak ve içinde tek bir Arap bile kalmayacak" güvencesini vermişti.76
Başkan, konumunu en iyi Polonyalı Yahudilerin temsilcisi olan Jan
Karski'yi kabul ettiğindeki sözleriyle açıklamıştı: "Liderlerinize
(Avrupalı Siyonist liderlere) söyleyin, Beyaz Saray'da bir dostları
var." 77
Kısacası Roosevelt, Püriten misyonunu sürdüren bir "judaizer",
Filistin'in Vaadedilmiş Toprak olduğuna inanan ve buradan Müslümanları
atıp İsrail'i kurdurmak için yanıp-tutuşan bir "Siyonist" ve Yahudi
önde gelenleri için Beyaz Saray'daki "iyi bir dost"tu.
Franklin D. Roosevelt'in tüm bu özelliklerini
tamamlayan bir kimliği daha vardı; ABD'nin otuzikinci Başkanı, üst
dereceli bir masondu. 1911'de New York'taki Holland Locası'da tekris
edilen Roosevelt, 32. dereceye 28 Şubat 1929'da Albany Locası'nda
ulaşmıştı. "Üstad" oluşundan dört yıl sonra, 1933'de Başkan olan
Roosevelt, 1934'de bir başka önemli dereceye daha atlamış ve Tapınakçılar'ın
Büyük Üstadı Jacques de Molay (bkz. 2.
bölüm) adına kurulan "Order of de Molay" adlı üst-locaya kabul
edilmişti.78 FDR, arkasındaki bu önemli gücün
de desteğiyle, Amerikan tarihinde kimsenin ulaşamadığı bir rekor
kırarak dört kez üstüste Başkan seçilmiştir.
Ancak İsrail'i kurdurmak, Roosevelt'e değil, Truman'a "nasip" oldu;
yine de Roosevelt, "dost"larının kendinden beklediği bir başka önemli
hizmeti yerine getirmişti. Yahudi önde gelenlerinin ve de dolayısıyla
CFR'nin Beyaz Saray'daki "adam"ları olan Başkan, onların hedefine
uygun olarak ABD'yi II. Dünya Savaşı'na savaşa sokmuştu.
ABD'nin CFR Denetiminde II. Dünya Savaşı'na
Girişi
1940 yılında, Franklin D. Roosevelt, seçim kampanyasında ana tema
olarak "ABD'yi savaşa sokmama" sloganını kullandı. Çünkü Amerikan
halkının büyük bir bölümü hala "izolasyoncu" idi, yani ülkelerinin
dış müdahalelerden kaçınmasını istiyorlardı. Ama, aynı seçim kampanyasında
ülkeyi I. Dünya Savaşı'na sokmayacağı sözü veren Wilson gibi Roosevelt
de ülkeyi II. Dünya Savaşı'na soktu.
Ya da "birileri" bu işi Başkan'ı kullanarak başardı... Amerikalı
yazar Dan Smoot, Roosevelt'in ABD'yi savaşa sokmasının ardında,
CFR'nin yönlendirmesinin yattığını anlatıyor. Ve kamuoyunu savaşa
ikna edebilmek için, CFR'nin Başkan'ı kullanarak bazı manevralar
yaptığını bildiriyor:
Roosevelt'in, halkın farkedemeyeceği ama ülkeyi savaşa girmeye
mecbur bırakacak bazı adımlar atması gerekiyordu. Öyle ki, bu adımlardan
sonra, ülkenin klasik politikası olan 'dış krizlerden uzak durma'yı
savunanlar, 'Nazi taraftarı', olmakla 'vatan hainliği' ile suçlanabilsin.Bu
adımların atılmasından ise büyük ölçüde CFR sorumluydu.
"Savaşa doğru atılan bir büyük adım, Roosevelt'in
Grönland'ı Amerikan etki alanında ilan etmesi oldu. CFR belgeleri,
bu kararın doğrudan Konsey (CFR) tarafından alındığını gösteriyor...
Bu arada yeni bir gelişme oldu; Almanya Danimarka'yı işgal etti.
İşgalin ardından, ABD ile Grönland'ı elinde bulunduran Danimarka
arasında, dev adanın korunması için bir işbirliği anlaşması imzalandı.
Bu, Almanya'yı ABD'ye savaş açmaya zorlamak demekti. Ve Grönland
anlaşmasından sekiz ay sonra Almanlar ABD'ye savaş açtılar.79
CFR'nin ABD'yi savaşa sokmak istemesi demek,
Yahudi liderlerin Amerika'yı savaşa sokmak istemesi anlamına geliyordu.
Nitekim Amerika'yı "yayılmaya" zorlayan gücün ardında büyük bir
Yahudi faktörü olduğuna, savaş öncesi dönemdeki bazı Amerikan liderleri
de dikkat çekiyorlardı. O dönemde "ulusal kahraman" olarak ünlenen
ve "izolasyoncu" politikanın başta gelen savunucularından Charles
A. Lindbergh, "Yahudilerin Amerika'yı savaşa girmeye zorlayan çok
tehlikeli bir grup olduğunu' söylüyordu. Aynı konuyu, yine "izolasyoncu"
politikanın savunucuları arasında yer alan iki senatör, Burton K.
Wheeler ve Gerald Nye da gündeme getiriyor, Yahudi liderlerin Amerika'yı
"yayılmacı" politika izlemeye zorladıklarını vurguluyorlardı.80
ABD'nin savaşa dahil olmasındaki en büyük etken ise bilindiği gibi
Japonların Amerikan donanmasını ani bir baskınla vurduğu ünlü Pearl
Harbor olayı oldu. İşin ilginç yanı, Pearl Harbor'ın CFR denetimindeki
bir "tezgah" olmasıydı. Sonradan ortaya çıktığına göre, Amerikan
yönetimi Japonlar'ın Pearl Harbor'a bir baskın yapacaklarını önceden
öğrenmişti. Ancak bu eylemin ülkenin savaşa girmesi için aranan
mazereti oluşturacağı düşüncesiyle hiçbir tedbir almamışlardı. Konuyu
yıllar sonra ele alan Fransız Le Figaro dergisi şöyle yazıyordu:
Olay bir düzmece idi ancak bu uzun zaman bir
sır olarak kaldı. Kim istedi, kim karar verdi anlaşılamadı, yüzyılın
kalanına devasa etkiler yapacak o saldırıya... 50 sene sonra gerçek
ortaya çıktı: Roosevelt biliyordu. Amerika Başkanı savaşa girmelerini
kesinleştirmek için bile bile Japonların Hawai üssüne saldırmalarına
göz yumdu... Pearl Harbor baskınına izin verilecekti. Çünkü böylece
Amerika beklediği fırsatı yakalayacak, savaşa girebilecekti... Seçim
yapılmıştı. Geniş risklere rağmen Amerika Silahlı Kuvvetleri'nin
savaşa girmesi gerekiyordu. Böylece 6 Aralık'ı 7'sine bağlayan gecede
Washington'da en üst mevkiden, baskını kimseye haber vermeden serbest
bırakma kararı alınmıştı ve bu savaşı değiştirdi ve çok sonra zaferi
getirdi. O gece Beyaz Saray'ın Başkan odasında olayın yönetmenleri,
Japon baskınıyla ilgili ilk haberlerin gelmesini beklediler...81
Kuşkusuz Başkan'ı bu konuda yönlendiren ve Figaro'nun ifadesiyle
"Beyaz Saray'ın Başkan odasında oturup, Japon baskını ile ilgili
haberlerin gelmesini bekleyenler" CFR üyeleriydi. Başkan üzerinde
büyük etkisi olan CFR, yani "Dış İlişkiler Konseyi", zaten öteden
beri ABD'yi savaşa sokmak için uğraşan en büyük güçtü.
Amerika'yı Amerikan kamuoyuna rağmen savaşa sokabilmek
için düzenlenen provokasyonlar Pearl Harbor'dan ibaret değildi.
Amerikan gizli servisleri, Almanlar'ı ABD'ye savaş açmaya zorlayan
provokasyonlar da gerçekleştirmişlerdi. William Stephenson'ın yönetimindeki
SIS-Special Intelligence Section (Özel İstihbarat bölümü) ve William
Donovan'ın yönetimindeki OSS-Office of Strategic Services (Stratejik
Servis Ofisi) adlı Amerikan istihbarat örgütleri, Alman gemilerine
karşı sabotajlar düzenliyor ve böylece Hitler'i Amerika'ya savaş
ilan etmeye zorluyorlardı.82
CFR'nin, Amerika'yı savaşa sokma planına
uygun olarak "tezgahladığı" ünlü Pearl Harbor baskını.
|
Olayın daha da ilginç yanı ise Stephenson ve
Donovan'ın bağlantılarıydı. Stephenson, Rockefellerlar'a çok yakındı,
hatta SIS'in çalıştığı Rockefeller Center'daki merkez, bu istihbarat
uzmanına özel olarak Rockefellerlar'ın isteği ile tahsis edilmişti.
(Stephenson, o yıllarda İsrail istihbaratı ve Dünya Siyonist Örgütü
lideri Chaim Weizmann ile de çok yakın ilişki içindeydi). Daha sonra
CIA'ya dönüşecek olan OSS'yi yöneten Donovan ise Rothschildlar'ın
pek çok özel işine bakmış, hatta onları temsilen Berlin'e Hitler'le
görüşmeye gitmişti. Rockefeller hanedanı ile olan ilişkileri ise
daha da gerilere dayanıyordu: 1915'te Rockefeller Vakfı tarafından
Savaş Yardım Komisyonu'na seçilmişti. Ve her zaman "sadık bir Rockefeller
hizmetlisi" olarak kalmıştı.83
Elbette Rockefeller demek CFR demekti; Donovan
ve Stephenson gibi istihbarat uzmanlarının ülkeyi savaşa sokmak
için yaptıkları provokasyonlar da CFR'nin planından başka bir şey
değildi. CFR'nin, Amerika'nın savaşa girmesinde büyük etkisinin
olduğu, Amerikalı pek çok yazar tarafından da vurgulanır.84
II. Dünya Savaşı'nın kuşkusuz en trajik olaylarından
biri olan atom bombasının atılması da CFR'nin eliyle gerçekleştirilmişti.
Atom bombasının Hiroşima ve Nagazaki'ye atılmasına karar veren Başkanlık
komitesine CFR üyeleri hakimdi ve bu ölüm silahının kullanılması
yönünde baskı yapanlar da onlar olmuşlardı.85
Amerika'nın savaşa girmesi, aynı zamanda Amerikan yayılmacılığının
da doğması demekti. Uygulamaya konan plan, "CFR'nin Dünya Egemenliği
Planı"ydı. Amerika'da, yıllardır süren "yayılmacı-izolasyoncu" çatışması
sona ermiş ve Yeni Dünya'nın temsilcisi "yayılmaya" kesin olarak
karar vermişti. Ama CFR, bu "dünya egemenliği" hedefine doğru yürürken
bir yandan da ilginç bir şey yapıyor, Ekim Devrimi ile başlayan
işbirliğini ısrarla sürdürüyordu.

47 Eustace Mullins, The World Order:
A Study in the Hegemony of Parasitism, 1.b., Staunton: Ezra Pound
Institute of Civilation, 1985, s. 71.
48 Amerikan ekonomik sistemi normalde en liberal,
en kontrolsüz ekonomi olarak bilinir. Oysa, Eustace Mullins, The
Secrets of the Federal Reserve adlı çok ses getiren hatta bir baskısı
toplattırılıp yaktırılan kitabında, Federal Reserve sisteminin Amerika'ya
sosyalist düzenlere benzer bir "planlı ekonomi" getirdiğini tutarlı
delil ve göstergelerle anlatır. Çünkü Federal Reserve sistemi, merkez
bankasının, yani ekonominin beyninin, halkın temsilcileri olan Kongre'nin
denetiminden çıkarmakta ve yüksek sermayenin denetimindeki özerk
bir kurula bırakmaktadır. 
49 Spotlight Reprint, 3 Şubat 1986.
50 Andrew I. Killgore, Washington Report on Middle
East Affairs, Nisan/Mayıs 1992.
51 Peter Grose, Israel in the Mind of America:
The Untold Story of America's 150-Year Fascination with the Idea
of a Jewish State, and of the Complex Role Played by This Country
and Its Leaders in the Creation of Modern Israel, 1.b., New York:
Alfred A. Knopf Inc., 1983, s. 35.
52 Encyclopaedia Judaica, vol. 14, s. 212.
53 Washington Report on Middle East Affairs Şubat-Mart
94.
54 Georges Virebeau, Mais Qui Gouverne L'Amerique?,
s. 54.
55 David Musa Pidcock, Satanic Voices Ancient &
Modern: A Surfeit of Blasphemy Including the Rushdie Report. From
Edifice Complex to Occult Theocracy, Oldbrook: Musaqim, 1992, s.
74.
56 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, ss. 104-105.
57 Ibid., s. 108.
58 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, s. 52. 
59 Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve Jeokültür:
Değişmekte Olan Dünya-Sistem Üzerine Denemeler, Çev. Mustafa Özel,
İstanbul: İz Yayıncılık, 1993, ss. 15-16.
60 Ibid., ss. 17-18.
61 Le Figaro, 4 Ocak 1966. 
62 1917 devriminin finansmanı ile ayrıntılı bilgi
için, bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın Oğulları ve Masonlar:
Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları. 1.b. İstanbul: Araştırma
Yayıncılık, Eylül 1993.
63 Encyclopaedia Judaica, vol. 11, ss. 13-14.
64 Lenin'in yarı yahudi oluşu, 3 Mayıs 1992 tarihli
Şalom'un "Lenin'de Yahudi Kanı" başlıklı haberinde bildirilmişti.
Lenin hakkında daha ayrıntılı bilgi için, bkz. Bilim Araştırma Grubu,
Yehova'nın Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları.
1.b. İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993.
65 Mark Weber, "Behind the Bolshevik Revolution
and Russia's Early Soviet Regime", The Journal of Historical Review,
Ocak/Şubat 1994.
66 Ibid.
67 Ibid.
68 Ibid.
69 Stalin için bkz. Bilim Araştırma Grubu, Yehova'nın
Oğulları ve Masonlar: Yeni Dünya Düzeninin Gerçek Mimarları. 1.b.
İstanbul: Araştırma Yayıncılık, Eylül 1993.
70 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, ss. 64-90.
71 Ibid., s. 90.
72 Şalom, 20 Nisan 1994.
73 Peter Grose, Israel in The Mind of America,
s. 134.
74 Ibid., s. 134.
75 Ibid., s. 140.
76 Ibid., s. 147.
77 Ibid., s. 132.
78 William R. Denslow, 10.000 Famous Freemasons
Vol. 4, s. 66.
79 Dan Smoot, The Invisible Government, ss. 24-25.
80 Encyclopaedia Judaica, vol. 15, s. 1655.
81 Le Figaro, 30 Kasım 1991.
82 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, s. 139.
83 Ibid., ss. 133-150.
84 Amerikalı yazar Laurence H. Shoup, The Council
on Foreign Relations and American Foreign Policy, CFR ve Amerikan
Dış Politikası adlı kitabının Yeni Bir Dünya Düzeni'ni Şekillendirmek:
CFR'nin Dünya Egemenliği Planı adlı bölümünde, ülkesinin II. Dünya
Savaşı'na doğrudan CFR'nin yönetiminde girdiğini detaylı olarak
anlatır. 
85 David Wallechinsky & Irving Wallace, The
People's Almanac # 3, 1.b., New York: William Morrow and Company,
1981 s. 86.
|