|
MUSSOLİNİ'NİN SİYONİSTLERLE İLİŞKİLERİ
Siyonizm yalnızca Alman antisemitleri, yani Naziler ile ittifak
yapmakla kalmadı. Hareket, Avrupa'nın, hatta dünyanın dört bir yanındaki
Yahudileri Filistin'e götürmek istiyordu. Bu nedenle 1930'lu ve
1940'lı yıllarda Almanya dışında daha pek çok ülkede Siyonistler
ile aşırı sağcı/faşist güçler arasında gizli ilişkiler kurulmuştur.
Bunun en ilginç örneklerinden biri de, Hitler'in en önemli müttefiki
olan Mussolini'dir.
1920'lerin başında İtalya'nın başına geçerek "Faşizm" adını verdiği
aşırı sağcı totaliter bir sistem uygulamaya başlayan Mussolini,
Akdeniz'le ve dolayısıyla Ortadoğu'yla yakından ilgileniyordu. Habeşistan'ı
işgal etmesinin nedenlerinden biri, eski Roma İmparatorluğu'nun
toprakları üzerinde yeni bir İtalyan etkinliği oluşturmaktı. Bu
noktada Mussolini'nin Filistin sorununu görmezlikten gelmesi mümkün
değildi. Öyle de oldu. Faşist diktatör, Filistin'le de ilgilendi
ve Siyonistlerin safından yer tuttu. Siyonizmin önemli bir güç olduğunun
farkındaydı ve bunun hamiliğini İngiltere'den devralmayı hesaplıyordu.
Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators'da, Mussolini ile
Siyonizmin her iki kanadı arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak
anlatır. Buna göre, ilginç noktaların başında, Mussolini'nin partisindeki
Yahudiler vardır. Faşist hareketin kurucuları arasında 5 İtalyan
Yahudisi yer almaktadır. Mussolini ilerleyen yıllarda İtalyan Ticaret
Bankası Banca Commerciale Italiana'nın başına da bir Yahudiyi getirmiştir.
Mussolini'nin Dışişleri Bakanlığı'nı yapmış olan iki isim, Sindey
Sonnino ve Carlo Schanzar da Yahudi asıllıdırlar.
1920'li yılların ikinci yarısında Dünya Siyonist Örgütü (WZO) temsilcileri
ile Mussolini arasında bazı görüşmeler yapılmıştır. Ancak bu görüşmelerle
ilgili açık tutanaklar yoktur. Mussolini ile görüşmeler yapan Weizmann
da bu konuyu ört-bas etmeye çalışmıştır. Lenni Brenner, Weizmann'ın
anılarında Mussolini ile ilgili bilgilerin "kasıtlı olarak örtülü
ve hatta yanlış yönlendirici" olduğunu söyler. Ancak Mussolini ile
Weizmann'ın oldukça iyi anlaştıklarına kuşku yoktur. 17 Eylül 1926
günü Weizmann Roma'ya "Duce" ile görüşmeye çağrılmış, Mussolini
görüşmede Siyonistlere Filistin'de ekonomik yardım sözü vermiş,
hemen ardından da İtalyan basınında Siyonizmi öven yazılar yayınlanmıştır.
Bir ay sonra bu kez WZO'nun ikinci adamı Nahum Sokolow İtalyan diktatör
ile görüşmüş ve Mussolini'nin Siyonizme olan desteğini bir kez daha
vurgulamıştır.
Mussolini, bir kaç yıl sonra bir başka Siyonist heyetle görüşmesi
sırasında, Weizmann'la yaptığı görüşmelerin verimini ve Siyonizme
olan desteğini şöyle ifade eder:
Bir Yahudi Devleti kurmalısınız. Ben kendim bir
Siyonistim ve bunu Dr. Weizmann'a da söyledim. Gerçek bir devletiniz
olmalı. İngilizlerin size lütfettiği milli bir ev değil. Bir Yahudi
Devleti kurmanızda size yardım edeceğim.77
Mussolini'nin Revizyonistlerle olan ilişkileri ise daha da kapsamlı
ve verimliydi. Brenner, hem Zionism in the Age of Dictators hem
de The Iron Wall: Zionist Revisionism from Jabotinsky to Shamir
adlı kitaplarında bu ilginç ilişkileri anlatır. Buna göre, Revizyonistler,
WZO'dan ayrıldıklarında İngiltere yerine kendilerine yeni bir müttefik
aramışlardı. İtalya bu iş için en uygun adresti. Jabotinsky, İtalya
ile ittifak içinde yeni bir Akdeniz düzeni hayal ediyordu. 1935'te
verdiği bir demeçte, "Biz bir Yahudi İmparatorluğu istiyoruz, Akdeniz'de
bir İtalyan İmparatorluğu olduğu gibi doğuda da bir Yahudi İmparatorluğu
olmalıdır" demişti... Bu "Yahudi İmparatorluğu" Filistin ile beraber
Ürdün'ü de içerecek, Mısır'ı ve Irak'ın da kısmen kapsayacak sınırlara
sahip olacaktı. Kendisini Mazzini ya da Garibaldi'nin yahudi versiyonu
olarak görüyordu.
 |
Mussolini, Hitler'in en büyük müttefikiydi.
Aynı aşırı sağ ideolojiyi savunuyorlardı. İki faşistin Siyonizm
konusundaki politikaları da birbirinin aynı oldu. Mussolini
de, aynı Hitler gibi Siyonizm'i destekledi. Öyle ki Siyonist
Betar örgütünün militanları, "Duce"nin Karagömlekliler denen
faşist birlikleri ile birlikte askeri eğitim yapmışlardı.
Sağda, Mussolini kurmayları ile birlikte ünlü "kazayağı" yürüyüşünü
yapıyor. Solda ise, Hitler ve Mussolini, İtalya'daki görüşmeleri
sırasında.
|
 |
Mussolini de Revizyonistlere büyük sempati duyuyordu. Onları "Siyon'un
faşistleri" olarak tanımlamıştı. Kasım 1934'te, Mussolini'nin emriyle,
Faşist partisinin milis gücü olan Karagömlekliler'in Civitavecchia'daki
askeri eğitim merkezinde, Revizyonistlerin milis gücü olan Betar'a
özel bir bölüm ayrıldı. Betar militanları bu askeri merkezde Karagömlekliler'le
birlikte uzun süre eğitim gördüler ve daha sonra Irgun saflarında
savaşmak için Filistin'e gönderildiler.
Revizyonistler Faşizm'e iyice ısınmışlardı. Hareketin
önde gelen isimlerinden Abba Achimeir ve Wolfgang von Weisl, Jabotinsky'nin
kendi "Duce"leri olduğunu söylüyorlardı. Jabotinsky, ilk Revizyonist
Siyonist Kongre'nin Faşist İtalya'nın Trieste kentinde yapılmasını
istemişti; bunun Batı kamuoyundan fazla tepki toplayacağı düşünüldüğü
için vazgeçildi. Mussolini, 1935'te sonradan Roma başhahamı olacak
olan David Prato'yla konuşurken şunları söylemişti: "Siyonizmin
başarıya ulaşması için bir Yahudi devletine, Yahudi bayrağına ve
Yahudi diline ihtiyacınız var. Bunu en iyi anlayan kişi ise sizin
faşistiniz, Jabotinsky." 78
Bu arada Revizyonistlerin Hitler'e ve Naziler'e
büyük hayranlık duyduklarını da not etmek gerek. Abba Achimeir bir
konuşmasında şöyle demişti: "Evet, biz Revizyonistler Hitler'e karşı
büyük hayranlık besliyoruz. Hitler Almanya'yı kurtarmıştır. O olmasa,
en geç dört yıl içinde ülke yıkılırdı." 79
|

Hitler ve Mussolini'nin desteğiyle İspanya iç savaşını kazanan
Franco, Avrupa'daki faşist cephenin yeni bir üyesi olmuştu.
Bu durumda doğal olarak Siyonistler de Franco'dan yana tavır
aldılar. Bu tavırda, belki de, diktatörün gerçekte bir İspanyol
Yahudisi (sefarad) olmasının da bir payı vardı. Üstte, Franco
(ortada) iç savaş günlerinde falanjistlere komuta ederken.
|
Revizyonistlerin Nazi sempatisi dış görünüşlerine
de yansıyordu. Betar üyeleri kendilerine üniforma olarak Hitler'in
SA'larının giydiği kahverengi üniformanın aynısını yaptırmışlardı.
1931 yılında Amerika'daki Revizyonist yayın organı Betar Monthly
şöyle yazıyordu: "Bize, Revizyonistlere ve Betar üyelerine 'Hitlerciler'
dendiğinde hiç rahatsız olmuyoruz... Eğer Herzl bir faşistse ve
Hitlerciyse, eğer Ürdün'ün her iki yakasında da bir Yahudi çoğunluğu
istemek Hitlercilikse, öyleyse hepimiz Hitlerciyiz." 80
Siyonizmin kötü polisleri olan Revizyonistler, bu şekilde açık
açık Hitlercilik oynuyorlardı. İyi polis WZO ise, önceki sayfalarda
incelediğimiz gibi Naziler'le olan bağlantılarını son derece gizli
ve örtülü bir biçimde sürdürdü. Aynı şey Mussolini için de geçerliydi.
Bu arada Siyonistlerin Hitler ve Mussolini ile
eşzamanlı olarak kurdukları ilişkiler, bir üçüncü bağlantı daha
doğurmuştu: Francisco Franco. Solcu cumhuriyetçilerle yaptığı iç
savaş sonucunda 1936'da İspanya'da iktidarı ele geçiren ve Falanjizm
olarak bilinen kendi Faşizm versiyonunu uygulamaya koyan Franco,
Hitler-Mussolini ikilisinden büyük destek görmüştü. Bu durumda doğal
olarak Siyonistler de Franco'nun yanında saf tuttular. Franco'ya
karşı savaşan cumhuriyetçiler arasında çok sayıda Yahudi olduğu
bilinir; ama bunların hepsi asimilasyonist Yahudilerdi. Oysa, Lenni
Brenner'ın vurguladığı gibi Siyonistler hiçbir zaman Franco'ya karşı
savaşan Yahudileri desteklememiş, aksine bu Yahudilere şiddetle
karşı çıkmışlardır. Bunun bir nedeni de Franco'nun kimliği olabilir:
Türk Yahudilerinin gazetesi Şalom, 29 Nisan 1992 tarihli sayısında
Franco'nun gerçekte Yahudi asıllı olduğunu, bir "converso" (İspanya'daki
Yahudi dönmelerine verilen ad) ailesinden geldiğini yazıyor. Amerikalı
tarihçi Eustace Mullins de The World Order adlı kitabında Franco'nun
yanısıra onun en büyük finansörü olan Juan March'ın da bir converso
olduğunu yazmaktadır.81
Tüm bunlar, Hitler-Mussolini-Franco triosu ile Siyonistler arasındaki
gerçek ilişkinin resmidir. Ancak Avrupa'daki aşırı sağcılar Hitler
ya da Mussolini'den ibaret değildi. İspanya'dan Avusturya'ya, Polonya'dan
Romanya'ya pek çok Avrupa ülkesinde kendilerine Hitler'i ya da Mussolini'yi
örnek alan ve giderek de güçlenen faşist güçler vardı. Bu, Siyonizm
için yeni müttefikler anlamına geliyordu.
Avusturya, Romanya ve Japon Antisemitleriyle
İttifaklar
Avusturya'da Yahudilerin nüfus içindeki oranları
ancak % 2.8'di. Ancak yine de bu ülkede I. Dünya Savaşı sonrasında
güçlü bir antisemitizm gelişti. Yahudilerin çoğunluğu Sosyal Demokratlara
oy veriyorlardı. Buna karşın Avusturya sağında, özellikle Hitler'in
de etkisiyle, güçlü bir antisemit eğilim hızla gelişti. Hıristiyan
Sosyaller adlı sağcı partinin lideri ve de Başbakan olan Engelbert
Dollfuss ve onun 1934'teki ölümünden sonra yerini alan Kurt von
Schuschnigg, Naziler'e paralel Yahudi aleyhtarı kanunlar çıkardılar.
Asimilasyonistler bu uygulamalardan fazlasıyla rahatsız olmuşlardı.
Siyonistler ise tahmin edilebileceği gibi Avusturya'da antisemitizmin
güçlenmesinden çok memnundular. WZO lideri Nahum Sokolow, antisemit
Başbakan Dollfuss için "Siyonizmin Yahudi-olmayan dostlarından biri"
ifadesini kullanmıştı.82
"Siyonizm dostu" Dollfus, 1930'ların ortalarından itibaren antisemit
kanunlar çıkarmaya başlamıştı. Yahudilerin hükümet kademelerinde
ve üst düzey resmi görevlerde bulunmaları yasaklandı. 1935 yılında
hükümet bundan böyle okullarda Yahudi çocukların hıristiyanlarla
birlikte eğitim göremeyeceklerini açıkladı. Asimilasyonist Yahudiler
doğal olarak bu gettolaştırma kararına tepki gösterdiler. Avusturya
parlamentosuna seçilebilmiş tek Yahudi ve Siyonist hareketin de
liderlerinden biri olan Robert Stricker ise karardan dolayı Siyonistlerin
ne denli sevindiklerini hükümete bildirmişti. Tüm bu olaylar üzerine
asimilasyonistler Batı kamuoyunun dikkatini çekebilmek için ülkede
tehlikeli bir antisemitizm geliştiğini duyurdular. Ancak kısa bir
süre sonra Avusturya Siyonist Federasyonu'nun yayın organı Der Stimme
"Avusturya'da Yahudilere baskı yapıldığı iddialarını kesinlikle
yalanlıyoruz" diyerek antisemit hükümete arka çıktı. Brenner'ın
yazdığına göre, Avusturya hükümeti, Yahudiler üzerine yeni hukuki
kısıtlamalar getirdiği günlerde, Siyonistlerin desteği sayesinde
ihtiyaç duyduğu bazı ekonomik yardımlara kavuşabilmişti.
Benzer şeyler Romanya'da da yaşanmıştı. Yahudiler nüfusun % 5.4'ünü
oluşturuyorlardı. Ülkede oldukça eskilere dayanan bir antisemitizm
geleneği vardı ve II. Dünya Savaşı öncesi atmosferde bu Yahudi düşmanlığı
iyice kabardı. 1920'lerde antisemitler Yahudilere fiili saldırılar
düzenleyecek kadar ileri gitmeye başlamışlardı. 1933'te Hitler'in
iktidara gelişiyle birlikte ise antisemitler tümüyle saldırgan bir
eğilim içine girdiler.
Romanya'daki antisemitizm,
liderliğini Corneliu Codrenau'nun yaptığı Archangel Michael Lejyonu
adlı faşist parti tarafından körükleniyordu. Partinin Demir Muhafızlar
adı verilen bir milis gücü vardı. Demir Muhafızlar 1929 ve 1932
yıllarında Yahudilere karşı çeşitli sokak saldırıları düzenlemişlerdi.
Hitler'in iktidarının etkisiyle de güçleri giderek arttı. Bu noktada
Yahudi liderlere düşen şey, antisemitizm aleyhinde ciddi bir kampanya
başlatmak ve anti-faşist güçlerle siyasi ittifak yapmaktı. Oysa
hiç de öyle olmadı. Yahudi liderlerin çoğu Siyonistti. Ve Brenner'ın
yazdığına göre, "Romanya'daki Siyonist hareketin hiçbir kanadı,
antisemitizme karşı hiçbir mücadele vermedi." 83
Aksine, WZO liderleri antisemitizmin ülkede iktidara gelmesinin
faydalı olacağını, bu sayede Ha'avara'nın bir benzerini de Romanya'da
uygulayabileceklerini düşünüyorlardı. Antisemitler "Jidanii in Palestina!"
(Yahudiler Filistin'e!) sloganını dillerine dolamışlardı. Aynı sıralarda
ise WZO liderleri, "Romanya'ya, sınırları içindeki çok fazla sayıdaki
Yahudiden kurtulması için yardımcı olmak"tan söz ediyorlardı.84
1941 yılında Demir Muhafızlar Bükreş'te Yahudilere karşı kanlı bir
saldırı düzenlediler. 2 bin Yahudi öldürüldü. Bunların 2 yüz tanesinin
boğazı kesilmişti. Ama Siyonistlerden yine de hiçbir tepki gelmedi.
Avusturya, Romanya gibi örneklerin yanısıra, Siyonizm-antisemitizm
ittifakı Uzakdoğu'ya kadar uzandı. Uzakdoğu'nun en önemli faşist
gücü, I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından yayılmacı politikalar izlemeye
başlayan ve bir süre sonra da Hitler-Mussolini paktına katılan Japonya'ydı.
Japon rejimi ile Naziler'in arası o kadar iyiydi ki, Hitler bu Uzakdoğulu
ırka "fahri Aryan'"lık ünvanı bile vermişti. Hitler'in Avrupa'da
kurmayı hayal ettiği Yeni Düzen'in Uzakdoğu versiyonunu da Japonya
kurma iddiasındaydı.
Siyonistlerin Japonya ile ittifak aramalarına neden olan şey ise
Japonya'nın 1931'de Çin'in Mançurya bölgesini işgal etmesiydi. Mançurya'da
büyük bir Yahudi cemaati yaşıyordu ve Siyonistler, Hitler ile yaptıkları
ittifakın bir benzerini Mançurya Yahudilerini göç ettirebilmek için
Japonlarla yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Öyle de oldu, Japonya'nın
işgal altındaki Mançurya'da kurduğu "Mançukuo" rejimi, Siyonizmin
Uzakdoğu'daki işbirlikçisine dönüştü.
Lenni Brenner, Japon yönetiminde, özellikle orduda
yaygın bir antisemitizm olduğuna dikkat çekiyor.85
Japon generalleri, tüm dünyayı saran bir "Yahudi komplosu" olduğuna
inanıyor ve yerel Yahudileri de bu komplonun ajanları olarak algılıyorlardı.
Bu nedenle Mançurya'daki Yahudilerden bir an önce kurtulmak istiyorlardı.
Çözüm olarak da Hitler'le aynı yolu izlemeyi, yani Siyonizme destek
olmayı düşündüler.
 |
Avusturya'nın antisemit diktatörü Engelbert
Dollfuss, Dünya Siyonist Örgütü lideri Nahum Sokolow tarafından
"Siyonizmin Yahudi-olmayan dostlarından biri" olarak tanımlanmıştı.
Solda, Dollfuss'un cenaze töreni.
Mançurya'da kurulan Japon kuklası Mançuko hükümeti, Siyonistlerin
ilginç antisemit müttefiklerinden biriydi. Sağda, Mançukuo'nun
"İmparatoru" Pu Yi.
|
 |
1937 yılının Aralığında Mançurya'nın Harbin kentinde
Uzakdoğu Yahudi Konseyi tarafından bir konferans toplandı. Konferans,
asıl olarak Harbin'deki Siyonistlerin lideri olan Abraham Kaufman
tarafından organize edilmişti. Duvarlarda Japon, Mançukuo ve Siyonist
bayrakları yanyana asılıydı. Jabotinsky'nin kurduğu Siyonist Betar
örgütüne bağlı bazı yöneticiler de "şeref misafiri" olarak toplantıya
katılmışlardı. Şeref misafirleri arasında Japon İstihbarat Servisi'nden
General Higuchi, antisemit Beyaz Muhafızlar örgütünden General Vrashevsky
ve Mançukuo'daki Japon kuklası yönetimin üst düzey yetkilileri de
vardı. Konferans sonucunda önemli bir karar alındı ve dünyanın dört
bir yanındaki büyük Yahudi örgütlerine duyuruldu. Kararda Mançurya
Siyonistlerinin "Asya'da Yeni Düzen'in kurulması için Japonya ve
Mançukuo yönetimleri ile işbirliği" yapacakları yazılıydı. Japonya
buna karşılık Siyonizmi ulusal Yahudi hareketi olarak tanıyacak
ve destekleyecekti. Nitekim kısa bir süre sonra Mançukuo yönetimi
ile Betar arasındaki ilişkiler iyice gelişti Betar üyeleri, antisemit
rejimin hemen her davetinde ve kutlamasında boy gösteriyorlardı.86
Asya'daki Yeni Düzen de, diğer "Yeni Düzen"ler gibi Yahudi önde
gelenleri ile işbirliği içinde gelişiyordu.
Mançurya'daki bu ilginç ittifakın sonucunda çok büyük bir şey elde
edilemedi. Ancak çok az sayıda Mançurya Yahudisi Filistin'e transfer
edilebildi. II. Dünya Savaşı'nın sonlarında Kızılordu Mançurya'ya
girdiğinde diğer Japon işbirlikçileri ile birlikte Kaufman'ı ve
diğer bazı Siyonistleri tutuklayarak Sibirya'ya sürdüler.
Polonya Antisemitleri ve Siyonistler
1920'li yıllarda Polonya'da 2.8 milyon Yahudi yaşıyordu. Avrupa'nın
en büyük Yahudi cemaatini barındıran ülkede, Siyonizm de oldukça
etkin ve güçlüydü. Ancak ülke nüfusunun % 10'unu oluşturan Yahudilere
karşı bir de oldukça yaygın ve fanatik bir antisemitizm vardı ve
o yılların atmosferinden güç bularak gittikçe yükseliyordu. Güçlü
bir Siyonizm ve güçlü bir antisemitizm... Bu ikili, artık bir kural
olduğu üzere, birbirleriyle işbirliği yapma durumundaydılar.
Lenni Brenner Polonya antisemitleri ile Siyonistler
arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak anlatıyor. Buna göre, ilk
temas, 1925 yılında antisemit Başbakan Wladyslaw Grabski ile ülkedeki
Siyonist hareketin iki önemli ismi Leon Reich ve Osias Thon arasında
gerçekleşmişti. Temaslar sonucunda Ugoda adı verilen bir pakt anlaşması
imzalandı. Paktı imzalayan kişi, yani Siyonistlerin yeni müttefiki,
antisemit Başbakan Wladyslaw Grabski idi. Grabski Amerika'dan ekonomik
destek bulma ümidindeydi ve Siyonistlerle yaptığı anlaşmanın bu
konuda kendisine yardımcı olacağını düşünmüştü. Siyonistler ise
kendilerince önemli kazançlar elde etmişlerdi. Ordudaki Yahudiler
için özel koşer mutfaklar kurulacak ve okullarda Yahudi öğrenciler
cumartesi günleri yazı yazmak zorunda bırakılmayacaklardı. (Yahudi
dininde cumartesi günü iş yapmak yasaktır). Lenni Brenner, antisemit
Başbakan ile yaptıkları bu anlaşma nedeniyle Reich ve Thon'un bazı
Yahudilerce hain olarak görüldüğünü yazıyor.87
Ancak bu pakt uzun ömürlü olmadı çünkü Mayıs
1926'da iktidar askeri bir darbe ile değişti. İktidara el koyan
Josef Pilsudski bir dikta rejimi kurdu. Pilsudski de önceki lider
gibi bir antisemitti ve yine Siyonistlerle yakın ilişkiler kurdu.
26 Ocak 1934'de Pilsudski Hitler ile on yıllık bir barış ve dostluk
anlaşması imzaladı. Siyonistlerle olan dostluğu ise 12 Mayıs 1935'teki
ani ölümüne kadar sürdü. Pilsudski'nin ölümü üzerine Siyonist hareketin
önde gelenlerinden Osias Thon ve Apolinary Hartglas Filistin'de
diktatörün anısına bir "Pilsudski Ormanı" kuracaklarını ilan etmişlerdi.
Filistin'deki Revizyonistler ise diktatörün adına bir göçmen merkezi
kuracaklarını açıkladılar.88
Pilsudski'nin ölümünden sonra ülkedeki antisemitizm daha da gelişti.
Ordudaki albaylar arasında güçlü antisemitik eğilimler vardı. En
fanatik antisemitler ise Naras (Nasyonalist Radikaller) adlı Nazi
hayranı aşırı sağcı partide toplanmıştı. 1930'ların son yıllarında
Yahudilere Naras tarafından organize edilen saldırılar başladı.
Solcu asimilasyonist Yahudi örgütü Bund, Naras'a karşı mücadele
etmek için sokak birlikleri oluşturuyor ve bir yandan da propaganda
yolunu kullanıyordu. Oysa Siyonistler hiçbir zaman Naras'a karşı
herhangi bir tepki göstermediler.
Çünkü Naras'ın söylediği şeyler işlerine çok
yarıyordu. Naras militanlarının en sık kullandıkları sloganlardan
biri, "Moszku idz do Palestyny!", yani "Yahudiler Filistin'e!" şeklindeydi.
Lenni Brenner, Polonya'daki Yahudilerin Siyonizme ilgi göstermeyişlerinin
en önemli nedenlerinden birinin, Siyonizmin Naras tarafından teşvik
edildiğini görmeleri olduğunu yazıyor. Brenner, ayrıca ordudaki
antisemit albayların da en az Naras kadar "philo-Zionist" (Siyonizm
taraftarı) olduklarına dikkat çekiyor.89
Antisemitlerin Siyonizm taraftarı olduğu kadar,
Siyonistler de antisemitizm taraftarıydılar. Ülkedeki en önde gelen
Siyonist liderlerden biri olan Yitzhak Gruenbaum Polonya'da "bir
milyon kadar fazla Yahudi yaşadığını" ve bu Yahudilerin "ülkeye
fazla yük" olduklarını söylemişti. Filistin'deki Revizyonist hareketin
önderlerinden biri olan Abba Achimeir ise daha da ileri giderek
günlüğüne şu inanılmaz cümleyi yazmıştı: "Bir milyon kadar Polonya
Yahudisinin öldürülmesini çok isterdim. Belki bu sayede bir getto
içinde yaşadıklarının farkına varabilirler." 90
Stern Çetesi'nin Naziler'le Askeri İttifak Girişimi
Önceki sayfalarda Revizyonist Siyonizme değinmiştik. WZO'da hakim
olan sol eğilime karşı sağcı, hatta aşırı sağcı bir ideolojik taban
üzerine kurulan Revizyonizm, 1930'lu yılların sonlarından itibaren
Filistin'deki silahlı faaliyetlerini artırdı. Silahlı mücadele,
hem Araplara hem de kısmen Yahudi göçüne sınırlamalar getiren İngiliz
manda yönetimine karşıydı ve Irgun adlı silahlı Revizyonist örgüt
tarafından yönetiliyordu. Ancak II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle
birlikte Irgun içinde iki ayrı fraksiyon belirdi. Jabotinsky'e bağlı
olan birinci grup, onun direktifleri üzerine, savaş boyunca İngiltere'ye
karşı askeri bir mücadele yapılmayacağına, bunun ancak savaş sonrasında
yürütülebileceğine karar vermişti. Daha küçük ve radikal olan ikinci
grup ise her durum ve şart altında, egemen bir Yahudi Devleti kurulmasına
izin vermedikçe, İngiltere'ye karşı mücadeleyi savunuyordu. Avraham
Stern'in liderliğini yaptığı bu grup Eylül 1940'da Irgun'dan ayrıldı
ve kendi örgütünü kurdu. Stern Çetesi adıyla bilinen bu en radikal
Siyonist grup, daha sonra kendisine seçtiği LEHI (Lohamei Herut
Yisrael-İsrail'in Özgürlüğü Savaşçıları) ismiyle de anılır.
Örgütün oldukça iddialı hedefleri vardı. Avraham Stern'in 18 prensibinde
belirtildiğine göre, hedeflerin başında; Eski Ahit'in Tekvin bölümünde
belirtilen topraklar-yani "Nil'den Fırat'a" kadar-üzerinde kurulacak
bir Yahudi Devleti, bu topraklardan Arapların sürülmesi ve Kudüs'teki
Hz. Süleyman Mabedi'nin yeniden inşa edilmesi geliyordu.
Stern İngiltere'ye karşı mücadele kararında olduğu için, bir an
önce İngiltere'nin düşmanlarıyla ittifak yapmayı düşündü. Eylül
1940'ta, Irgun'dan ayrılmalarından yalnızca bir-kaç hafta sonra,
Kudüs'teki bir İtalyan ajanı ile bağlantıya geçtiler ve Mussolini'nin
bir Yahudi devleti kurulması hedefine aktif olarak yardım etmesi
karşılığında, faşist İtalya ile askeri ittifak yapmayı önerdiler.
Ancak İtalyanlar örgütün gücünü pek önemsemedikleri için somut bir
sonuç alınamadı. Bunun üzerine Stern, örgütün önde gelenlerinden
Naftali Lubentschik'i Beyrut'a Almanlar'la görüşmesi için yolladı.
Lubentschik burada Rudolf Rosen ve Otto von Henting adlı iki Nazi
ile bağlantı kurdu ve Lubentschik Naziler'e oldukça kapsamlı bir
askeri ittifak önerisi sundu.
Lubentschik'in Stern örgütü adına Naziler'e yaptığı bu teklifin
metni, savaş sonrasında Türkiye'deki Alman Büyükelçiliği dosyalarında
bulundu. Bu nedenle belgeye "Ankara Belgesi" denmiştir. Ankara Belgesi'nin
bir kopyası, daha sonra III. Reich'ın gizli arşivlerini araştıran
Alman tarihçi Klaus Polkhe tarafından da ortaya çıkarıldı. Buna
göre, 11 Ocak 1941 tarihinde, Siyonist Stern Örgütü, Nazi yönetimine
resmi bir askeri antlaşma öneriyordu. Belgede özetle şunlar yazılıydı:
1- Yahudi kitlelerin Avrupa'dan çıkarılması
Yahudi Sorununun çözümü için ön koşuldur; ancak bunun gerçekleşebilmesi,
bu kitlelerin Yahudi halkının anavatanı olan Filistin'e yerleştirilmesine
ve tarihi sınırları içinde bir Yahudi devletinin kurulmasına bağlıdır.
Dolayısıyla Alman düşüncesine uygun olarak Avrupa'da kurulacak olan
Yeni Düzen ile, Yahudi ulusal hedefleri arasında ortak çıkarlar
oluşturulabilir.
2- Yeni Almanya ile İbrani alemi arasında bir işbirliği mümkündür.
3- Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Yahudi Devleti'nin Alman
Reich'ıyla yapılacak bir anlaşma çerçevesinde kurulması gelecekte
Ortadoğu'daki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir. 91
Bu düşüncelerden yola çıkarak Filistin'deki Ulusal Askeri Örgüt
(Stern-Irgun Örgütü), İsrail Özgürlük hareketinin yukarıda belirtilen
ulusal hedeflerinin Alman Hükümeti tarafından tanınması koşuluyla,
savaşta Almanya'nın yanında aktif olarak yer almayı teklif eder.91
Aralık 1941'de Stern, bu kez örgütün önemli isimlerinden
Nathan Yalin-Mor'u Naziler'le kontak kurması için Türkiye'ye yolladı.
Ancak Yalin-Mor yolda tutuklandı ve planlanan görüşme gerçekleşmedi.
Brenner'ın belirttiği gibi Naziler'in bu teklife nasıl bir cevap
verdiğine dair arşivlerde herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Büyük
olasılıkla Naziler, Stern'i küçük ve etkisiz bir örgüt olarak görmüş
ve öneriyi fazla dikkate almamışlardır. Ancak burada önemli olan,
Siyonist bir örgütün Naziler'e, hem de "Yahudi soykırımı"nın başlangıç
tarihi olan 1941 yılında, askeri bir ittifak önerebilmiş olmasıdır.
Naziler'in kurmak istedikleri Yeni Düzen ile Yahudiler arasında
önemli ortak çıkarlar olduğunu söyleyen Stern'in mantığı, kuşkusuz
atlanmaması gereken bir noktadır. Yalin-Mor, örgütünün Naziler'le
işbirliği aramasının ardında yatan mantığı, 1942'de, savaşın en
kızgın olduğu günlerde şöyle özetlemiştir: "Yahudileri yığınlar
halinde göçe razı etme projemiz, Almanya'nın hedeflerinden biri
olan, Avrupa'yı Yahudilerden temizleme amacına uygun düşüyordu."
92

Siyonist kamp içindeki en radikal fraksiyon olan Stern, yalnızca
Arapları değil, İngiliz manda yönetimini de hedef alıyordu.
Yanda bunun bir örneği; yıl 1947, İngiliz askerleri Stern'in
bombaladığı bir binanın enkazını temizliyorlar. İngiltere'ye
karşı yürüttüğü bu mücadele ve aşarı sağcı ideolojisi, kısa
sürede Stern'i Naziler'le askeri ittifak arayışına yöneltti.
|
Bir diğer önemli ve ilginç nokta da Ankara Belgesi'nin Naziler'e
verildiği sıralarda Stern'in en üst bir kaç yetkilisinden birisi
olan bir kişinin kimliğidir:
Yitzhak Şamir!... Evet, Naziler'e askeri ittifak öneren örgütün
başında, 1977-1992 yılları arasındaki Likud iktidarı sırasında İsrail'de
önce Dışişleri Bakanlığı sonra da Başbakanlık yapacak olan Yitzhak
Şamir vardır. 1940'lı yıllarda, aynı hocası Menahem Begin gibi eli
kanlı bir terörist olan Şamir, Ankara Belgesi'nden bir kaç yıl sonra
da İngiliz ve Arap hedeflerine düzenleyeceği kanlı saldırılar ile
adını duyuracaktır.
Şamir'in Stern'in Naziler'le ittifak çabalarındaki rolünün ne olduğu
kuşkusuz önemli bir konudur. Şamir yıllar sonra Ankara belgesinin
ortaya çıkmasıyla birlikte kendisine yöneltilen soruları cevapsız
bırakmıştır ama konuyla ilgili hemen her kaynağın kabul ettiği gibi
Stern'in Naziler'e yaptığı teklifin arkasındaki bir kaç önemli beyinden
birisi odur. Lenni Brenner, Adolf Hitler'in müttefiki olmaya çalışmış
bir kişinin Yahudi Devleti'nde Başbakanlık koltuğuna oturmuş olmasının
tarihin ilginç çelişkilerinden biri olduğunu söylüyor.
Yitzhak Şamir'in bu kirli sicili, ilk defa 1989 yılında kendi yurttaşları
tarafından da öğrenildi. Ankara Belgesi ile ilgili öykünün İsrail'in
en büyük gazetelerinden biri olan Jerusalem Post'ta yayınlanması
tam manasıyla bir şok yaşanmasına sebep oldu. Bu "sakıncalı" ilişkiler
üzerine konuşma yasağı, ilk defa delinmiş oluyordu. Hem de bir Yahudi
basın organı tarafından. Jerusalem Post'un bu haberi, 11 Mart 1989
tarihli Zaman gazetesi aracılığıyla bizim basınımıza da yansımıştı.
Haberin başlığı, "İsrail'de Gerçeğe İlk Adım, Şamir-Nazi İşbirliği
Ortaya Çıkarıldı" idi. Zaman'ın Jerusalem Post'u ana kaynak olarak
gösterdiği bu haberde, önemli bazı bilgiler yer alıyordu: Örneğin,
Siyonizm-Nazizm işbirliğinin ilk defa yazılı olarak 1989 yılında
ortaya konabildiği, bu tarihe kadar, bu konudan bahsedilmesinin,
yani Siyonistler ile ileri gelen Nazi devlet adamlarının arasındaki
işbirliğini gündeme getirmenin İsrail Devleti tarafından yasaklanmış
bir konu olduğu yazılmıştı.
Bugün konuyla ilgili kitapların önemli bir kısmında Ankara Belgesi'nden
söz edilir. Ancak çoğu yazar, en başta da Yahudi yazarlar, Stern-Nazi
ilişkisinin tarihin anlaşılamaz cilvelerinden biri olarak yorumlar.
Örneğin İsrail ordusundan emekli subay Yehoshafat Harkabi Israel's
Fateful Hour adlı kitabında, bu olayı "Yahudi tarihinin anlaşılamaz
bir kesiti" olarak tarif eder. Oysa olayın hiçbir yönü "anlaşılamaz"
değildir. Bu tür yorumlar yapılmasının nedeni, çoğu kişinin Nazi-Siyonist
ittifakı ile ilgili olarak yalnızca Stern'in girişiminden haberdar
oluşudur. Çünkü bir tek Stern dosyası kamuoyuna açıkça anlatılmıştır.
Önceki sayfalarda incelediğimiz WZO-Nazi ilişkileri ise hala çok
kimse tarafından hiç duyulmamıştır. Bu sayede İsrail liderleri ya
da çağdaş Siyonistler Ankara Belgesini "ilginç bir paradoks" diyerek
geçiştirebilmektedirler. Çünkü ne de olsa Stern aşırı radikal ve
Naziler'e sempati duyması doğal karşılanabilecek kadar aşırı sağcı
bir örgüttür. Siyonizmin kötü polisidir bir başka deyişle. Oysa
aynı geçiştirmeyi "sosyalist" WZO için, iyi polis rolü oynayan Weizmann,
Ben-Gurion ve benzerleri için söylemek mümkün değildir kuşkusuz.
Biz, önceki sayfalarda incelediklerimiz sonucunda, en "solcu" Siyonistin
bile aslında faşist eğilimli olduğunu, çünkü Siyonizmin kendisinin
bir tür faşizm ve ırkçılık olduğunu ve dolayısıyla yalnızca Stern
gibi radikal bir fraksiyonun değil, tüm Siyonist hareketin Naziler
ve benzeri faşistlerle işbirliği yaptığını biliyoruz. Stern, buzdağının
yalnızca görünen kısmıdır.
Buzdağının görünmeyen kısmını önceki sayfalarda incelemiştik. Bu
konuda göz atılması gereken son bir kaynak, aynı Brenner gibi "anti-Siyonist"
bir Yahudi olan Hannah Arendt'in Eichmann in Jerusalem adlı kitabıdır.
Arendt, Adolf Eichmann'ı merkez alarak Nazi-Siyonist işbirliğinin
daha önce değinmediğimiz bazı yönlerine değinir çünkü.
Adolf Eichmann'ın Öyküsü
Hannah Arendt'in yazdığı Eichmann in Jerusalem: A Report on the
Banality of Evil (Eichmann Kudüs'te: Şeytaniliğin Basitliği Üzerine
Bir Rapor) adlı kitap Siyonist-Nazi ilişkilerinden söz eden kaynakların
en önemlilerindendir. Kitap önemlidir, çünkü yazarı Bayan Arendt,
Amerikan Yahudi toplumunun önde gelen isimlerinden biri ve ünlü
bir siyaset bilimcidir.
Arendt, kitabında asıl olarak, Nazi Subayı Adolf Eichmann'ın (ya
da ona benzer bir figüranın), 1960 yılında Mossad ajanları tarafından
Arjantin'de yakalanıp İsrail'e götürülmesiyle kurulan mahkemeyi
ve Eichmann'ın mahkemedeki ifadelerini konu edinir. Önceki sayfalarda
da bir kaç kez değindiğimiz Eichmann çok önemli bir isimdir, çünkü
Gestapo şefi Heydrich'in emri altında "Yahudi Sorunu"nu çözmekle
özel olarak görevlendirilen kişidir. Yahudi soykırımında büyük bir
rol oynamıştır. Ancak Adolf Eichmann'ın ilginç bir hikayesi vardır
ve bu hikaye, İsraillilerin propagandaları ile hiç mi hiç uyuşmamaktadır.
Arendt, kitabında sık sık resmi tarihin kabullerini
tekrar etse de, zaman zaman bazı ilginç gerçeklere de değinir. İlk
olarak, kitabın hemen girişinde, Naziler'in 1935'te yayınladıkları
Nuremberg Kanunları'ndaki ilginç hükme dikkat çeker: Kanunlar, önceki
sayfalarda değindiğimiz gibi Yahudileri Alman toplumundan tümüyle
izole etme amacına yöneliktir. Arendt, bunun "İsrail Evi'nin birliğini
korumaya çalışan" Yahudiler açısından hiç de olumsuz bir şey olmadığını
söyleyerek, İsrail'de de bugün aynı kanunun yazılı olmasa da geçerli
olduğunu, bir Yahudinin bir "goyimle" (Yahudi olmayan) evlenmesi
ya da ilişkiye girmesinin yasak kabul edildiğini hatırlatır.93
|

Nazi Subayı Adolf Eichmann, SS Güvenlik Servisi SD'nin "Yahudi
işleri sorumlusu"ydu. Naziler'in Siyonistlerle yaptığı ittifakın
da en önemli mimarlarından biri oldu. "Amacım, Yahudilere,
ayak basabilecekleri sağlam bir toprak verebilmektir" diyordu.
|
Arendt, ilerleyen sayfalarda Eichmann'ın geçmişinden söz ederken
de ilginç bilgiler vermekte, onun gençliğinde hiçbir zaman antisemit
olmadığını, hatta bazı Yahudilerle çok yakın ilişkileri olduğunu
(örneğin Avustrian Vacuum Oil Company'nin müdürü olan Yahudi Bay
Weiss'le) anlatır. Arendt'in bildirdiğine göre Eichmann, masonluğa
da ilgi duymuş, bir süre Schlaraffia Locası'na gidip-gelmiştir.
Ama Eichmann'ın asıl görevi, 1934 yılında SS'ler
içinde kurulan özel ve gizli bir bölüm olan SD'ye girmesiyle başlar.
SS şefi Himmler'in kurdurduğu SD, bir istihbarat servisidir ve Gestapo
şefi Heydrich tarafından yönetilmektedir. Eichmann, kısa süre sonra
servisin "Yahudi departmanı"na girer ve zamanla da bir "Yahudi uzmanı"
olur. Eichmann bu yıllarda Almanya'daki Siyonist liderlerle ilk
görüşmelerini yapar.94 Arendt, o dönemde Eichmann'ın
bir de Theodor Herzl'in yazdığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti)
adlı kitabı okuduğunu, kitaptan çok etkilendiğini ve böylece Siyonizmi
benimsediğini şöyle anlatıyor:
Eichmann, Albert Speer'in kendine verdiği Der
Judenstaat'ı okuduktan sonra Siyonizme bağlandı. O tarihten sonra,
sık sık Yahudi sorununa 'siyasi çözüm' aranması gerektiğini savunmaya
başladı ve 'amacım, Yahudilere, ayak basabilecekleri sağlam bir
toprak verebilmektir' dedi. Bu düşüncelerini de, broşürler dağıtarak
ve sözlü telkinlerde bulunarak diğer SS'ler arasında yaymaya başladı.
İbranice öğrendi. Daha sonra Siyonizmin temel eserlerinden biri
olan Adolf Böhm'ün History of Zionism adlı kitabını da okudu. Hayatı
boyunca gazeteden başka bir şey okumamış biri için oldukça büyük
bir başarıydı.95
Eichmann'ın Siyonizme olan bu yakınlığı, Siyonistlerin hedefleriyle
Nazi amaçları arasındaki paralelliği görmesinden kaynaklanıyordu.
Siyonistler de aynı Naziler gibi tüm Yahudileri Reich sınırlarından
çıkarmak istiyorlardı. Bu Naziler için Reich'ın Judenrein ("Yahudiden
arındırılmış") olması anlamına geliyordu; aynı şey Siyonistler için
bir Yahudi Devleti demekti. Eichmann, bu nedenle Yahudi Devleti'nin
kurulmasına destek vermenin önemini vurgulayarak, "amacım, Yahudilere,
ayak basabilecekleri sağlam bir toprak verebilmektir" diyordu. O
dönemde, önceden de değindiğimiz gibi Almanya'da Yahudi liderler
arasında iki ekol vardı: Siyonistler ve asimilasyonistler. İkinci
grup, Yahudilerin Filistin'e gitmesine karşı çıkıyor ve Alman toplumu
içinde asimile olmalarını savunuyorlardı. Ve Eichmann, Siyonistleri
çok sevmiş, asimilasyonistlerden ise nefret etmişti:
Eichmann'ın yakın ilişki kurduğu Yahudi liderlerin
hepsi dönemin ünlü Siyonistleri'ydi. Söylediğine göre, 'Yahudi sorunu'na
bu kadar yakından eğilmesinin nedeni kendi 'idealizmi'ydi; ve bu
Siyonist Yahudiler de aynı onun gibi 'idealist' idiler. Buna karşılık
asimilasyonistlere hep antipati ile yaklaşıyordu... Eichmann'ın
ilişki kurduğu en 'idealist' Yahudi ise Dr. Rudolf Kastner olmuştu.
İkisi, Macar Yahudilerinin yasal olmayan yollardan Filistin'e göç
etmesi için işbirliği yapmışlardı...96
Aslında Eichmann'ın Siyonistlerle paylaştığını söylediği ve "idealizm"
diye adlandırdığı şey, ırkçılıktı. Her iki tarafın da ırkçıları,
Almanların ve Yahudilerin bir arada yaşamalarını istemiyorlar ve
bu nedenle de çok iyi bir asgari müşterekte anlaşıyorlardı. Naziler'in
Filistin'e Yahudi göçü için büyük destek vermesi, buna dayanıyordu.
Eichmann, Siyonistlerle böyle yakın ilişkiler kurduğu dönemlerde
bir yandan da Alman Yahudilerini tedirgin edecek eylemler düzenliyordu.
Bağlı olduğu SS Güvenlik Servisi SD (Sicherheitsdienst), Yahudilerin
dükkanlarının yağmalanmasıyla patlak veren Kristallnacht (Kristal
Gecesi) gibi ayaklanmaları kışkırtıp organize ediyordu. Amaç, Yahudileri
asimilasyondan kurtarmak ve göçe ikna etmekti.
1938'de Anschluss gerçekleştiğinde (yani Almanya
ve Avusturya birleştiğinde) Reich'ın, dolayısıyla da Eichmann'ın
gücünün sınırları daha da büyümüştü. Ve "Yahudi işleri sorumlusu"
Eichmann, "idealist" uygulamalarına bir yenisini eklemekte gecikmedi.
Anschluss'un hemen ardından yeni bir zorunlu göç kanunu yayınlattı
ve "tüm Yahudilerin, kendi istekleri ya da vatandaşlık hakları göz
önünde bulundurulmaksızın göç etmelerini" emretti. 1938 Martı'nda,
Avusturya'nın Viyana kentinde, Eichmann kanalıyla SD komutanına,
ilk Zorunlu Yahudi Göç Merkezi kurma izni verildi. Daha sonra da,
çeşitli yerlerde ve Almanya'da benzer göç merkezleri kuruldu. Tüm
bu Yahudi Göç Merkezleri'nin yönetiminde Eichmann vardı ve Gestapo
komutanı başdanışman olarak görev yaptı. 18 aydan kısa bir süre
içinde Avusturya'dan 150 bin Yahudi sürüldü; çoğu aşamalı bir göçten
sonra Filistin'e yöneldi. Eichmann bu arada, Siyonist liderlere
Yahudilerin göç işlemleri için kolaylıklar gösteriyordu.97
"İdealist" Nazi, Yahudileri göç ettirme operasyonu ile ilgili olarak
daha sonra şunları söyleyecekti:
Ben her iki tarafı da memnun edebilecek bir çözüm
arıyordum... Çözüm, dediğim gibi Yahudilere üzerine basabilecekleri
sağlam bir toprak bulmaktan geçiyordu, böylece kendilerine ait bir
toprakları olacaktı. Ve ben bu yönde çalışıyordum. Bu yönde işbirliği
yaptım, çünkü bu hedef, aynı zamanda Yahudi halkının arasındaki
bazı hareketlerce de aynen benimseniyordu. Bu yüzden, bunun en uygun
çözüm olacağı kanısına vardım. Ülkeden çıkmak Yahudilerin de yararınaydı;
belki bazıları bunu anlamıyorlardı ama öyleydi. Birisinin onlara
yardım etmesi, bu işi organize etmeye çalışan aktif Yahudi gruplarına
destek vermesi gerekiyordu; ben de bunu yaptım.98
Eichmann'ın bu cümlelerini aktaran Arendt, şöyle diyor: "Sözkonusu
'aktif Yahudi grupları', Eichmann gibi 'idealist' olanlar, yani
Siyonistlerse, gerçekten de Eichmann, onlara saygı gösterdi, isteklerini
dinledi, destek istemelerini kabul etti ve onlara verdiği sözleri
tuttu." Arendt, bunlara rağmen, kitabının aynı sayfasında, İsrail
mahkemesinin Eichmann'ın Siyonistlerle olan ilişkileri üzerinde
hiç durmadığını da bildiriyor. Yahudi yazar, Nazi politikasının
Yahudi liderlerce benimsenmesine dair şunları da ekliyor:
Hans Lamm, 'Nazilerin Yahudi politikasının, ilk başta Siyonizme
uygun düştüğü tartışılmaz bir gerçektir' diyor. Gerçekten de bu
yıllarda Eichmann böyle düşünmektedir. Bu düşüncelerinde yalnız
da değildir. Bazı Alman Yahudileri, toplumlarının
içinde bulunduğu asimilasyon sürecinin, Naziler'in başlattığı 'disimilasyon'
süreci ile kırılabileceğini düşünmektedirler...
Hitler'in iktidarı ele geçirişi, Siyonistler
tarafından 'asimilasyonun sona erişi' olarak görülmüş ve sevinçle
karşılanmıştır. Dolayısıyla Siyonistlerle Naziler arasında çeşitli
işbirlikleri kurulmuştur. Siyonistler düşünmüşlerdir ki, Nazilerin
başlattığı 'disimilasyon' politikası ve Filisitin'e göç bir arada
olduğunda onlar için çok yararlıdır ve bu nedenle de 'Yahudi kapitalistleri'
de devreye sokarak, iki taraf için de karlı bir çözüm oluşturma
yoluna gitmişlerdir.99

Naziler'in, Siyonistler tarafından da desteklenen politikası,
ülkedeki Yahudileri mümkün olduğunca rahatsız ederek göçe
zorlamaktı. 9 Kasım 1938 gecesi Yahudi ev ve dükkanlarının
yağmalanmasıyla gerçekleşen ve kırılan camlar nedeniyle Kirstallnacht
(Kristal Gecesi) olarak anılan saldırı, bunun bir örneğiydi.
Yanda, Kristallnachft'tan geriye kalan bir Yahudi dükkanı.
|
Arendt, Siyonistler'in "Yahudi kapitalistleri devreye sokmaları"ndan
söz ederken, önceki sayfalarda yoğun olarak incelediğimiz bir gerçeğe,
yani Hitler'in büyük Yahudi finansörlerden aldığı dev yardımlara
işaret ediyor.
Hannah Arendt, ayrıca Nazi politikasının Alman
Yahudilerini Siyonizmi kabul etmeye hızla ittiğini vurguluyor ve
o dönemlerde Siyonist yayın organı Jüdische Rundschau'nun tirajının
beşbinden kırkbine çıktığına dikkat çekiyor. Arendt, ayrıca Eichmann
ve diğer Nazilerin, yalnızca WZO'ya bağlı olan Yahudi Ajansı'yla
(Jewish Agency) değil, bağımsız bazı Siyonist gruplarla da çok iyi
ilişkiler kurduklarını, "Gestapo ve SS'lerin Siyonistlere çok yardımcı
olduklarını" söylüyor.100 Aynı sayfada bildirdiğine
göre, sözkonusu Siyonistler, Eichmann'ın kendilerine karşı oldukça
"kibar" davrandığını söylüyorlar. Hatta Eichmann, bir keresinde,
"genç Yahudilere eğitim alanı" açmak için bir manastırda yaşayan
rahibelerin tümünü kovuyor, manastırı boşaltıp Siyonist gruba veriyor.
Bir başka olayda ise Nazi Subayları bir Siyonist gruba, "eğitim
alanlarına" rahat gidebilmeleri için bir tren tahsis ettiklerini
söylüyor. (Arendt, Siyonist grubun ne "eğitim"i aldıklarını söylemiyor
ama anlaşılan silahlı bir eğitim sözkonusu.)
Evet, bu ilişkiler aynı önceki sayfalarda incelediklerimiz gibi
inanılması zor, hayret verici, şaşırtıcı ilişkilerdir. Ama hepsi
gerçektir. Kuşkusuz kendisi de bir Yahudi olan Hannah Arendt'in
bunları kabul etmesi ve yazması da son derece önemlidir.
Savaş Yılları ve Nazi Himayeli Otonom Yahudi
Devletleri!...
Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem'de, savaşın
başladığı günlerde, yani 1939'da Naziler'in Yahudi politikasındaki
birinci evrenin bittiğini söyler. Bu birinci evre, Arendt'in deyimiyle
"sürgün" evresidir; Naziler Siyonistlerle işbirliği içinde Yahudileri
Almanya ve Avusturya'dan sürmüş, Filistin'e yollamışlardır. Arendt'e
göre, savaşla birlikte ikinci evre başlamıştır, çünkü artık birinci
evredeki yöntemin, yani Yahudileri Filistin'e sürmenin imkanı kalmamıştır.
Nedeni, Almanya'nın İngiltere'yle savaşıyor olmasıdır; artık hiçbir
Alman gemisi, İngilizlerin hakim olduğu denizlerde Filistin'e yolcu
taşıyamaz. Hem ayrıca Filistin de bir İngiliz mandasıdır. Arendt,
bu yeni durumu şöyle özetliyor: "Yahudi Sorununun resmi çözümü 'zorunlu
göç'tü, ancak bu artık mümkün olamıyordu." 101
Bundan dolayı Nazi politikasının değiştiğini söyleyen Arendt, ikinci
evrenin "toplama" evresi olduğunu söyler. Yani Yahudiler Avrupa'da
bir araya getirilip tecrit edileceklerdir. Bu evrenin ardından üçüncü
evre, yani "Nihai Çözüm" (Final Solution) evresi gelecek ve toplanmış
olan Yahudiler imha edileceklerdir.
Nazilerin Yahudi Devleti
kurma yönündeki ilk denemeleri, Arendt'in de yazdığına göre, Nisko
Planı'dır. Plan, Nazilerin Polonya'yı işgali üzerine Eichmann ve
onun bir üstü olan Franz Stahlecker tarafından geliştirilmiştir.
Polonya'nın yalnızca bir bölümü Nazilerce işgal edilmiştir (kalan
kısım Rus işgalindedir) ve bu kısımda yaşayan bir milyon Yahudinin
ne olacağı da Naziler tarafından düşünülmektedir. İşte bu anda Eichmann
ve Stahlecker, sözkonusu Nisko Planı ile ortaya çıkarlar. Plan,
Polonya'nın Nazi işgali altında olan ama asıl Reich topraklarına
dahil sayılmayan Genel Hükümet (General Government) bölgesinde Nazi
himayesinde otonom bir Yahudi Devleti kurulmasını öngörmektedir!...
Arendt şöyle diyor: "Bu, Eichmann'ın, 'Yahudilere, üzerine basabilecekleri
sağlam bir toprak bulma' hedefinin geçici bir süre için de olsa
gerçekleştirilmesiydi." 102 Arendt, ayrıca planın
öteki hazırlayıcısı olan Stahlecker'den de söz ediyor ve onun "Viyana'dayken
Siyonist liderlerle sıkça el sıkışmaya alışmış birisi" olduğunu
söylüyor.103
Eichmann ve Stahlecker'in planı Heydrich'ten
de destek görür ve bir milyon Polonyalı Yahudi, ülkenin "otonom"
bölgesinde toplanarak devletin çatısı atılır. Bölgede Naziler'in
himayesinde "Yahudi Yaşlılar (Bilgeler) Meclisi" kurulur ve Eichmann
da özel bir "göç merkezi" organize eder.104 SS'ler,
otonom bölgeye giden Yahudilere şöyle derler: "Führer, Yahudilere
onlara yeni bir yurt vereceğine dair söz verdi." Ama savaş şartları
nedeniyle Plan fazla etkili olmaz ve gerçek bir Yahudi Devleti kurulamaz.
Ama Yahudiler bir kez tecrit edilmiş ve bir araya getirilmişlerdir;
savaş sonrasında bunları toplayıp Fiistin'e götürmek Siyonistler
için çok daha kolay olacaktır. Arendt'in bildirdiğine göre, bu tür
otonom Yahudi devletleri, Reich'ın başka bölgelerinde de kurulmaya
çalışılır.
Eichmann'ın bir Yahudi Devleti kurma yolundaki ikinci girişimi
ise 1941 yılında gelir. Bu girişim, Madagaskar Projesi olarak adlandırılır;
çünkü Avrupa'dan dört milyon Yahudinin Madgaskar'a götürülmesini
ve adada Nazi himayesinde bir Yahudi Devleti kurulmasını öngörmektedir.
Bu proje, aslında İngilizler'in daha önceleri gündeme getirdikleri
Uganda Projesi'ne benzer. Uganda Projesi, İngilizler'in bir "Yahudi
vatanı" isteyen Siyonistlere Filistin yerine Uganda'yı önermesiyle
gündeme gelmişti. İngilizler, Filistin'deki Arapların yaratacağı
sorundan çekinerek böyle bir öneri getirmişler, ancak bu Siyonistlerce
reddedilmişti. Şimdi aynı şeyi Naziler denemeye çalışmaktadır. Filistin
kendi ellerinde olmadığına göre, orayı önerme şansları yoktur; ancak
eski bir Fransız kolonisi olan Madagaskar'ı ele geçirmişlerdir ve
Siyonistlere bu yeni ilginç teklifi götürmektedirler.
Naziler'in Avrupa içinde otonom Yahudi Devleti kurma çabalarına
bir örnek de Heydrich'in Eichmann'ın yardımıyla Bohemya ve Moravya'da
yaptığı denemedir. Arendt'in anlattığına göre, Heydrich, kendisine
Bohemya ve Moravya'nın yönetimi verildiğinde, ülkeyi sekiz haftada
Judenrein yapacağına söz verir. Bu işi nasıl yapabileceği Eichmann'a
sorduğunda, Eichmann, ülkede otonom bir Yahudi Devleti kurulmasını
önerir. Heydrich kabul eder ve Theresienstadt bölgesindeki tüm yerli
Çek nüfusun boşaltılmasını emreder. Boşalan yere ülkedeki Yahudi
nüfusunun büyük bölümü aktarılır.
Başka ilginç bilgiler de vardır. Mark Weber'in "Zionism and the
Third Reich" adlı makalesinde yazdığına göre, 1942 yılında bir gözlemci,
Almanya'da resmi izinle çalışan ve Filistin'e gidecek Yahudi göçmenlere
eğitim veren Siyonist bir "kibutz" olduğunu rapor etmiştir. Weber,
bu Siyonist merkezin muhtemelen 1942'den sonraki yıllarda da aktif
olduğunu yazıyor. Bir başka deyişle, savaş öncesi dönemde Nazi-Siyonist
ilişkisinin temelini oluşturan Yahudi göçü politikası, savaş yıllarında
da mümkün olduğu ölçüde devam etmiştir. Siyonist-Nazi ittifakı hiç
bir zaman sona ermemiştir.
Bir başka deyişle, milyonlarca masum Yahudinin Nazi toplama kamplarında
zulüm ve işkence altında yaşadığı, milyonlarcasının acımasızca katledildiği
bir dönemde, Siyonistler ile Naziler arasındaki işbirliği sürmüştür.
Sözünü ettiğimiz Yahudi soykırımı, 20. yüzyılın ve hatta
belki de insanlık tarihinin en büyük zulümlerinden biridir. Naziler,
1941 yılından itibaren, gerek toplama kamplarında gerekse işgal
ettikleri bölgelerde, Yahudiler, Çingeneler, Slavlar, özürlüler
gibi farklı insan gruplarına karşı sistemli ve acımasız bir soykırıma
girişmişlerdir. Bu vahşetin en çok hedefi olan Yahudiler, toplam
6 milyona yakın masum kurban vermiştir.
Bu olayın en garip yönü ise, baştan beri anlattığımız gibi, Yahudi
soykırımının sorumluları olan Nazilerin, Yahudi halkının sözde liderleri
olan Siyonistler ile işbirliği içinde olmalarıdır. Bir diğer deyişle
Siyonistler, İsrail Devleti'ni kurabilmek adına, kendi halklarını
Nazi canavarlığına kurban etmişlerdir.
Bu bölümün başında, Nazi partisinin Tapınakçı geleneği koruyan
bir örgüt olduğunu, Kabalistik ve masonik okült derneklerinin Naziler'in
gerçek kimliğini oluşturduklarına değinmiştik. Ve bir mason locası
niteliğindeki Nazi Partisi'ndeki Yahudi düşmanı görüntünün, Tapınakçı/mason
geleneği ile çeliştiğini söylemiştik. Şimdi rahatlıkla böyle bir
çelişkinin olmadığını, çünkü Naziler'in Tapınakçı geleneğe uygun
olarak Yahudi önde gelenleriyle (Siyonistler) işbirliği yaptıklarını
söyleyebiliriz.
Naziler ile Siyonistler arasındaki bu işbirliği, Hitler'in kurma
iddiasında olduğu "Yeni Düzen"in, gerçekten de bölümün başında değindiğimiz
gibi Yahudi önde gelenleri-mason ittifakı tarafından kurulan Yeni
Seküler Düzen'in (Novus Ordo Seclorum) bir türevi olduğunu gösteriyor.
Dini otoriteye karşı ortaya çıkan her seküler düzen gibi Naziler'in
Yeni Düzen'i de, son tahlilde Yahudi önde gelenlerine ve onların
yürüttüğü Mesih Planı'na hizmet için var edilmiştir.
Bunların yanısıra, Nazizmin Tapınakçı kökeni,
belki Naziler'in adeta bir "homoseksüeller kulübü" oluşuna da ilginç
bir açıklama ge-tirebilir. 2. bölümde incelediğimiz gibi Tapınakçılar'ın
belirgin özelliklerinden biri, homoseksüel oluşlarıydı ve bu özellik
Tapınakçı geleneği koruyan örgütler tarafından ısrarla sürdürülmüştü.
Tapınakçı gelenekten doğan Nazi partisi ise gerçek ten de az önce
dediğimiz gibi bir "homoseksüeller kulübü" görünümündedir: Hitler'in
homoseksüel eğilimleri ve başka cinsel sapkınlıkları olduğu bilinmektedir.
Ayrıca Ernest Roehm, Hermann W. Goering, Rudolf Hess, Von Neurath,
Von Fritsch gibi Nazi önde gelenleri de homoseksüeldir.108
Bu arada, Siyonistler ve Naziler arasındaki işbirliği, Siyonistlerin,
kendi ırklarına karşı şiddet ve baskı uygulamaktan, onları yurtlarından
sürmekten ve hatta soykırıma uğramalarına dolaylı destek olmaktan
çekinmediklerini göstermektedir. İlginç olan, Siyonistlerin kendi
ırklarına karşı uyguladıkları bu zulme, Kuran'da da dikkat çekilmesidir.
Bakara Suresi'nde, İsrailoğulları'nın "birbirlerini öldürmekte ve
birbirlerini yurtlarından çıkarmakta" ısrarlı davrandıkları şöyle
anlatılır:
Hani sizden (İsrailoğullarından) 'Birbirinizin
kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın' diye söz
almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hala da buna şahitlik
ediyorsunuz. Sonra yine siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü
yurtlarından sürüp çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde
ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz.
Oysa onları (yurtlarından) çıkarmak size haram kılınmıştı. Yoksa
siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz?
Sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan
başka değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır.
Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 84-85)
Nazi-Siyonist ilişkisi ile ilgili bilgileri daha geniş
bir bakış açısı ile incelediğimizde ise Nazi vahşetinin, gerçekte
kitabın başından beri işleyişini konu edindiğimiz Mesih Planı'nın
bir aşaması olduğunu görbiliriz. Çünkü Nazi kartı sayesinde gerçekleştirilen
şey, Vaadedilmiş Topraklar'a dönüş projesidir. Vaad- edilmiş Topraklar'a
dönüş ise Kabalacılar'ın önceden incelediğimiz yorumuna göre, Mesih'in
gelişinin ayak sesidir.
77 Meir Michaelis,
Mussolini and the Jews, s. 131.
78 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
s. 117.
79 Ibid., s. 125.
80 Ibid.
81 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, s. 144.
82 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
s. 162.
83 Ibid., s. 170.
84 Ibid., s. 171.
85 Ibid., s. 184.
86 Ibid.
87 Ibid., s. 189.
88 Ibid., s. 190.
89 Ibid., s. 195.
90 Ibid.
91 Ibid., s. 267.
92 Nathan Yalin-Mor, Israel-Israel, Histoire du
Groupe Stern 1940-1948, Paris: Presse de la Rena-issance, 1978,
s. 98.
93 Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem: A Report
on the Banality of Evil, New York: The Viking Press, 1963, s. 5 .
94 Ibid., s. 36.
95 Ibid., s. 37.
96 Ibid.
97 Ibid., s. 41.
98 Ibid., ss. 51-52.
99 Ibid., ss. 53-54.
100 Ibid., s. 55.
101 Ibid., s. 67.
102 Ibid., s. 69.
103 Ibid., s. 68.
104 Ibid., s. 69.
108 Hitler'in homoseksüel eğilimleri ile ilgili
bilgiler, Walter C. Langer'in Ruhsal Çözümlemelerle Hitler: Melek
mi, Şeytan Mı?adlı kitabında aktarılır. Aynı kaynakta ve Louis L.
Snyder'ın Hitler's Elite: Biographical Sketches of Nazis Who Shaped
the Third Reich, (1.b., London: David & Charles, 1990) adlı
kitabında Nazi partisi önde gelenlerinin çoğunun homoseksüel eğilimlerinden
söz edilmektedir.
|