|
BEŞİNCİ BÖLÜM
ESKİ BİR "YENİ DÜZEN'İN HİKAYESİ;
III. REİCH VE SİYONİZM
"... Alman düşüncesine uygun olarak
Avrupa'da kurulacak olan Yeni Düzen
ile, Yahudi ulusal hedefleri arasında
ortak çıkarlar oluşturulabilir... Yeni
Almanya ile İbrani alemi arasında bir
işbirliği mümkündür..."
- Siyonist terör örgütü Stern (LEHI)nin
- 1941 yılında Nazi Almanyası'na yaptığı
- askeri ittifak teklifinden
George Bush, Körfez Savaşı'nın hemen ardından "Yeni Dünya Düzeni"
ile ilgili sözler etmeye başlayınca, siyasi tarih bilgileri Başkan'dan
daha iyi olan bazı yorumcular dudak bükmüşlerdi. Çünkü Bush, "Yeni
Düzen" kavramını ilk kez kendisinin kullandığını sanıyordu, ama
yanılıyordu. İlk önce Avrupa'ya sonra da tüm dünyaya bir "Yeni Düzen"
getirme iddiası, Başkan Bush'tan yarım asır önce Adolf Hitler tarafından
ortaya atılmıştı. Nazi lideri, Aryan ırkının hegemonyası altında
kurulacak ve ırk ilkesini temel kabul eden hiyerarşik bir dünya
hayal etmiş ve adına da "Yeni Düzen" demişti. Daha önce kurulmuş
ve yıkılmış olan iki Alman Krallığı'ndan hareketle, Nazi Almanyası'nı
"III. Reich", yani Üçüncü Krallık olarak adlandırmıştı. III. Reich,
sözde bin yıl sürecekti ve Avrupa'daki tüm mevcut düzeni yıkıp yerine
sözkonusu "Yeni Düzen"i yerleştirecekti. Alman orduları, 1939 yılında
sözkonusu "Yeni Düzen"i kurmak için Avrupa'nın dört bir yanını işgal
ettiler.
Ancak aslında Yeni Düzen ifadesi, III. Reich'dan da önce kullanılmıştı.
Amerika'nın kurucuları, 2. bölümde incelediğimiz gibi ABD'nin Büyük
Mührü'ne Novus Ordo Seclorum, yani Yüzyılın Yeni Düzeni ya da Yeni
Seküler Düzen ibaresini eklemişlerdi. Sözkonusu Yeni Düzen'in, Avrupa'da
dini otoriteye karşı girişilen uzun bir savaş sonucunda kurulduğunu
biliyoruz. Dini otoriteye karşı yürütülen bu uzun savaşı organize
eden gizli el ise yine 2. bölümde incelediğimiz gibi Yahudi önde
gelenleri ve Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasındaki İttifak'tı.
Özetle, Batı'da kurulan bu ilk "Yeni Düzen", yani Novus Ordo Seclorum,
eski düzenden memnun olmayan İttifak tarafından kurulmuştu, asıl
amacı İttifak'ın amaçlarına hizmet etmekti ve en büyük özelliği
de seküler oluşuydu.
Bu noktada Novus Ordo Seclorum ile Naziler'in
Yeni Düzen'i arasında önemli bir ortak nokta olduğuna dikkat etmek
gerekir: Naziler'in kurma iddiasında oldukları Yeni Düzen de seküler
bir düzendi. Nasyonal Sosyalizm, büyük ölçüde anti-Katolik bir ideolojiydi
ve Alman ırkının Hıristiyanlık öncesindeki pagan (putperest) dönemine
ait geleneğini canlandırmak amacındaydı. Nazilerin en önemli ideoloğu
olan Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler önderliğinde kurulan
yeni Alman Krallığı (III. Reich) için gerekli olan spritüel enerjiyi
sağlayamadığını, bu nedenle Alman ırkının antik pagan dinine geri
dönülmesini savunmuştu. Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde
Kiliseler'deki İnciller ve haç sembolleri kaldırılmalı, yerlerine
gamalı haçlar, Hitler'in Kavgam adlı kitabı ve Alman yenilmezliğini
temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi. Hitler Rosenberg'in bu
görüşlerini benimsedi, ancak toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek
sözkonusu yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1
Ancak Nazi ideolojisi, her zaman için seküler ve din aleyhtarı kimliğini
korudu.
2. bölümde bir kuraldan söz etmiştik; her seküler ideoloji, Yahudi
önde gelenleri ile masonlar arasındaki İttifak'ın çıkarınadır. Çünkü,
İttifak'ın egemenliği için en temel şart, seküler bir dünyanın varlığıdır
ve dünyayı bu hedefe götüren her ideoloji de, sonuçta İttifak'a
hizmet eder. Nitekim 2. bölümde kapitalizm ve sosyalizm gibi iki
zıt ideolojinin de gerçekte İttifak tarafından üretildiğini ve İttifak'ın
çıkarlarına yaradığına değinmiştik.
İşte bu noktada önemli bir soru sorabiliriz: Naziler'in Yeni Düzen'i
de seküler bir düzen olduğuna göre, acaba bu düzen ile İttifak'ın
bir ilişkisi var mıydı? Bir başka deyişle, Naziler'in, Yahudi önde
gelenleri ile Tapınakçı geleneği koruyan masonlar arasında kurulu
olan İttifak'la bir bağlantıları var mıydı? Ya da İttifak'a hizmet
etmişler miydi?
Eğer resmi tarihe bakarak bu soruları cevaplandırmaya kalkarsak
tüm bu soruların hepsine kesin bir biçimde olumsuz bir cevap vermemiz
gerekir. Çünkü resmi tarihe göre, Naziler, Yahudilerin tarih boyunca
karşılaştıkları en büyük düşmanlardan biri ve aynı zamanda da fanatik
birer anti-masondurlar. Oysa daha başka pek çok konuda olduğu gibi
resmi tarihin bizlere sunduğu bu görüntünün ardında da daha farklı
bir gerçek yatmaktadır. Naziler'in hem masonlukla, hem de Yahudi
önde gelenleri ile olan ilişkileri bilinenden oldukça farklıdır.
Konuya, Nazizmin Tapınakçı kökenini inceleyerek başlayabiliriz.
Nazizm'in Tapınakçı Kökenleri
Kitabın önceki bölümlerinde Kabalacıların Tapınakçılarla kurdukları
tarihi İttifak'ı inceledik. Bu İttifak'ın Tapınakçıların devamı
niteliğindeki Gül-Haç ve mason örgütlenmeleri aracılığıyla sürdüğünü
biliyoruz. Ancak Tapınakçı geleneğin birbiriyle yakın ilişki içindeki
bu iki kolunun, yani mason ve Gül-Haç derneklerinin yanında, başka
bazı küçük kolları da kurulmuştur. Tapınakçı geleneğe yani Yahudi
mistisizmine ve Yahudilerle stratejik işbirliğine bağlı kalan bu
küçük kollar, örgütlenme şekli açısından masonluktan farklılık göstermişlerdir.
2. bölümde değindiğimiz Bavyera Aydınlanmışları (İllüminati) örgütü,
bu tür örgütlerdendir. İllüminati, incelediğimiz gibi sosyalizme
ve özellikle de anarşist sosyalizme öncülük etmişti.
19. yüzyılın ikinci yarısında Tapınakçı geleneği
devam ettiren sözkonusu okült derneklerin sayısı hızla arttı. Hemen
her ülkede farklı isim ve görüntüler altında Tapınakçılardan ya
da Gül-Haçlar'dan esinlenen gizli dernekler kuruluyordu. Bu derneklerin
en önemli özelliklerinden biri ise 2. bölümde değindiğimiz gibi
ulus-devletlerin kuruluşu ve milliyetçi ideolojilerin yayılmasındaki
önemli katkılarıydı. Alman milliyetçiliği, hatta ırkçılığı da sözkonusu
okült dernekleri ile oldukça içli-dışlıydı. İngiliz tarihçi Michael
Howard, The Occult Conspiracy adlı kitabında "pan-Cermenik Alman
milliyetçiliğinin ruhsal gücünü ve ideolojik kökenini okült derneklerden
aldığını ve okült geleneğin 1920'lerde doğan Nasyonal Sosyalizm
(Nazi) akımına da büyük bir zemin hazırladığını" yazar.2
Gerçekten de Nazi hareketine kadar uzanan 19. yüzyıl Alman milliyetçiliğini
incelediğimizde, Tapınakçı geleneği koruyan ve birbiri ardına kurulan
farklı gizli derneklerin bir zincir halinde Nazi partisinin çatısını
oluşturduğunu görüyoruz.
Michael Howard'a göre, tüm Almanca konuşan halkların
birleştirilmesi hedefini benimseyen aşırı Alman milliyetçiliği,
Helene Blavatsky adlı Rus asıllı bir medyum tarafından 1875 yılında
kurulan Theosophical Society adlı okült derneğinden büyük ölçüde
etkilenmişti. Peki bu derneğin amacı neydi dersiniz?... Howard şöyle
açıklıyor: "Blavatsky'nin amacı, doğu mistisizmi ve okültizmi ile;
masonluk, Gül-Haççılık, Kabala gibi Batı kaynaklı okült gelenekleri
birleştirmekti." 3
Nazi partisinin öncüsü
olan Theosophical Society, Gül-Haç, mason ve Kabala öğrencileri
ile pan-Cermenik Alman milliyetçiliğini birleştirmişti.
Derneğin yanda görülen ambleminde yan yana yer alan gamalı
haç ve Siyon yıldızı figürleri ise, bir anlamda, Naziler
ve Siyonistler arasında şekillenecek olan ilginç ittifakın
sembolik bir ifadesiydi.
|
Mason, Gül-Haç ve Kabala bağlantısından da anlaşıldığı gibi Theosophical
Society, Tapınakçı geleneği koruyan, yani Yahudi mistisizmine sıkı
sıkıya bağlı bir örgüttü. Bu, derneğin ambleminden bile anlaşılıyordu;
amblemin ortasında kocaman bir Siyon yıldızı vardı, ayrıca taç ve
kuyruğunu ısıran yılan gibi M. Tevrat kaynaklı Yahudi sembolleri
de amblemde yer alıyordu. Tüm bunların yanında, bir de ilginç bir
sembol daha vardı derneğin ambleminde; sonradan Nazi partisinin
sembolü haline gelecek olan gamalı haç!
Gamalı haçın sözkonusu Yahudi sembolleri arasında
ne aradığını sorabiliriz. Frederick Goodman'ın, Magic Symbols (Büyü
Sembolleri) adlı kitabında bu soruya tatmin edici bir cevap getiren
bilgiler yer alıyor. Goodman'ın yazdığına göre, oldukça eski bir
okült sembol olan gamalı haç (swastika), Kabala mistisizmi ile oldukça
yakından ilgilidir. Kabala'nın "Hayat Ağacı" olan Sefirot'taki "Keter"
isimli Sefirah, swastikanın çıkış noktasıdır. Buna göre, "swastika
(gamalı haç) Süleyman'ın Mührü (altı köşeli Siyon yıldızı) ile de
yakından ilişkilidir." 4
Kısacası Theosophical Society, kullandığı sembollerden de anlaşıldığı
gibi içinde hem Yahudi mistisizmini hem de Nazilere öncülük eden
bir Alman milliyetçiliğini barındırıyordu.
Bu, kuşkusuz oldukça ilginç bir durumdur.
Theosophical Society'den Naziler'e uzanan zincirin
devamını incelediğimizde, daha da ilginç gerçeklerle karşılaşıyoruz.
Theosophical Society'den kısa bir süre sonra bir başka Alman milliyetçisi
okült dernek daha kuruldu: Viril Derneği. Michael Howard'a göre,
Viril derneğinin amacı, "Theosophy derneğinin ve Kabala'nın mistik
sistemini, İllüminati locasının politik idealleri ile birleştirmekti."
5 Viril Derneği'nin amblemi ise tek başına gamalı
haçtı.
Alman milliyetçileri tarafından aynı sıralarda
kurulan bir diğer dernek ise Armanenschafft adlı gizli örgüttü.
Armanenschafft, Avusturyalı bir okült uzmanı olan Guido von List
tarafından kurulmuştu ve Aryan ırkının üstünlüğü teorisini kendine
ideoloji olarak benimsemişti. Von List, kurduğu derneği masonik
sistemi örnek alarak, Çırak-Kalfa-Üstad gibi derecelere ayırdı.
Armanenschafft'ın antik okült geleneği temsil ettiğini söylüyordu.
Von List'e göre, Katolik Kilisesi bu geleneği baskı altına almış,
ancak bu gelenek Tapınakçılar, Gül-Haçlar, simyacılar ve masonlar
tarafından canlı tutulmuştu. Şimdi de Armanenschafft bu Tapınakçı
geleneği canlandırmaya çalışacaktı.6

Nazilerin öncülerinden Ordo Templi Orientis (Doğu Tapınak
Tarikatı) yandaki amblemi kullanıyordu. Amblemin üst kısmında
yer alan masonik üçgen içinde göz sembolü, örgütün Tapınakçı-mason
kimliğinin açık bir ifadesiydi.
|
Guido von List, kendi örgütünün dışında, iki gizli örgüt ile de
yakın bir ilişki içindeydi. Bu iki örgüt de List'in pan-Cermenik,
aşırı sağcı görüşlerini paylaşıyorlardı. Örgütlerin adları ise oldukça
ilginçti; Ordo Templi Orientis ve Ordo Novi Templi, yani "Doğu Tapınak
Tarikatı" ve "Yeni Tapınakçılar Tarikatı"!... Adlarından da anlaşıldığı
gibi bu iki örgüt de açıkça Tapınakçı geleneği izleyen örgütlerdi.
Örgütleri ve kurucularını incelediğimizde bunu daha açık bir biçimde
görebiliyoruz.
Ordo Templi Orientis (OTO), 1895
ve 1900 yılları arasında Karl Kellner ve Theodor Reuss adlı ateşli
iki Alman milliyetçisi tarafından kurulmuştu. Kellner ve Reuss'un
önemli bir ortak özellikleri ise her ikisinin de yüksek dereceli
birer mason oluşuydu. Bu iki üstad mason, OTO'yu Memphis and Mizrahim
adlı bir İngiliz locasının obediyansı altında kurmuşlardı. OTO'nun
kuruluşunda önemli rol oynayan bir üçüncü isim ise çeşitli Gül-Haç
localarına üye olan Dr. Franz Hartmann'dı. Theodor Reuss da Almanya'nın
çeşitli şehirlerinde Gül-Haç ve mason locaları kurmuştu. OTO'nun
amaçları arasında, "tüm masonik ritlere açılan anahtarların ve seksüel
büyü"nün ilerletilmesi vardı.7 Bu "seksüel büyü",
büyük olasılıkla Tapınakçılar'ın sapkın özelliklerinden biri olan
homoseksüelliğin yeni bir varyasyonuydu. OTO'nun mason kurucusu
Theodor Reuss, 1912 yılında yazdığı bir kitapta, örgütün ritleri
arasında "karşılıklı oral seks"in de yer aldığını açıklamıştı. OTO'nun
İngiliz destekçilerinden Aleister Crowley'e göre ise bu "oral seks"
ritüelinin kökeni, İllüminati örgütünün kurucusu Adam Weishaupt'un
bir "buluşu"ydu ve ondan sonra da çeşitli Gül-Haç localarında uygulanır
olmuştu.8 Aleister Crowley, bir süre sonra OTO'nun
İngiliz kolunun üstadı oldu ve kendisine "Bafomet" adını taktı.
Bafomet, 2. bölümde değindiğimiz gibi Ortaçağ'daki Tapınakçılar'ın
kendisine tapındıkları bir tür puttu.
OTO ile aynı dönemde faaliyet gösteren bir ikinci
pan-Cermenik Tapınakçı örgütü ise az önce belirttiğimiz gibi Ordo
Novi Templi, yani "Yeni Tapınakçılar Tarikatı"ydı. Örgüt, kendini
bir Ortaçağ kontunun reenkarnasyonu sayan Lanz von Liebenfels adlı
bir okültist tarafından kurulmuştu. Liebenfels, örgütün Tapınakçı
geleneği koruduğunu açıkça söylüyordu. İngiliz yazar Nicholas Goodrick-Clarke,
The Occult Roots of Nazism (Nazizm'in Okült Kökenleri) adlı kitabında,
bu örgütün "1300'lü yıllarda kafirlik suçundan dağıtılmış olan Tapınak
Şövalyeleri örgütünün mirasçısı" olduğunu yazar. Örgüt, 1907 yılında
Burg Werfenstein'deki bir Ortaçağ şatosunda bir "Aryan Şövalye Tarikatı"
kimliğinde kurulmuştu. Bu Aryan-Tapınakçı örgütün şatonun burçlarına
asılmış olan bayrağı ise gamalı haçtı.9
 |
Nazi Partisi'nin öncülerinden
olan gizli örgüt Armanenschafft, Avusturyalı bir okült uzmanı
olan Guido von List (yanda) tarafından kurulmuştu. List'e
göre, örgüt, Gül-Haçlar ve masonlar tarafından canlı tutulan
Tapınakçı geleneği koruyordu.
Nazizm'in öncüsü olan bir diğer gizli örgüt ise Lanz von Liebenfels
(üstte) tarafından kurulan Ordo Novi Templi, yani "Yeni Tapınakçılar
Tarikatı"ydı.
|
 |
Naziler'in öncülerinden biri
olan Ordo Novi Templi, tahmin edilebileceği gibi aşırı sağcı bir
ideolojiye sahipti ve dahası, Avrupa'daki çeşitli aşırı sağcı gruplarla
da ilişki içindeydi. İngiliz tarihçi Michael Howard, örgütün 1910'lu
ve 20'li yıllarda Avrupa ve Amerika'daki aşırı sağcı gruplar için
"uluslararası koordinatör" işlevi gördüğünü yazıyor.10
Bu gruplar içinde, Sırp milliyetçileri en dikkat çekenlerden biriydi.
Ordo Novi Templi, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine neden olan
milliyetçi Sırp grupları ile çok yakın ilişkilere sahipti.11
(Sırp milliyetçiliğinin masonlukla olan ilişkisi için ayrıca bkz.
10. bölüm)
Kısacası 19. yüzyılın başında, Almanya'da aşırı
sağ eğilimlere sahip ve birbirleriyle de yakın ilişkilere sahip
olan üç Tapınakçı örgüt kurulmuş durumdaydı: Armanenschafft, Ordo
Templi Orientis ve Ordo Novi Templi. Her üçü de Tapınakçı geleneğe
bağlı, yani Kabala mistisizmine ve masonik ideolojiye sahip olan
bu üç örgütün en önemli icraatlarından birisi, Michael Howard'a
göre, Germenorden (Alman Tarikatı) adlı örgütün kuruluşuydu. I.
Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde kurulan örgüt, Aryan ırkının üstünlüğünü
savunuyor, pan-Cermenik bir Alman İmparatorluğu'nun kurulmasını
ve Hıristiyanlık öncesi (pagan) antik Alman kültürünün yeniden uyandırılmasını
hedefliyordu. Örgütün amblemi gamalı haçtı ve tüm ritüellerini de
mason ritüellerinden almıştı.12
Thule Locasından Nazi Partisine
I. Dünya Savaşı sırasında ateşli
Alman milliyetçilerini organize eden Germenorden'in ortaya çıkardığı
en önemli sonuç ise savaşın hemen bitiminde kurulan ünlü Thule Derneği'ydi.
Thule Derneği, ya da Almanca adıyla Thule Gesselschaft, Baron von
Sebottendorff adlı bir Alman milliyetçisi tarafından Germenorden'in
devamı niteliğinde oluşturulmuştu. Sebottendorff ilginç birisiydi.
Doğuya geziler yapmış, Mısır ve İstanbul'da uzun süre kalmıştı.
Bu gezileri sırasında simya, astroloji ve Kabala üzerinde çalışmış,
Gül-Haç felsefesi üzerinde de uzun araştırmalar yapmıştı.13
1901 yılında, Fransız Grand Orient obediyansına bağlı olan bir mason
locasına katıldı. Sebottendorff'un bağlı olduğu loca politik amaçları
olan bir locaydı ve o dönemde Halife Abdülhamid'e karşı devrim hazırlığı
yapan İttihat ve Terakki derneği ile de çok yakın ilişkilere sahipti.14
Sebottendorff'un masonik kariyerine Aytunç Altındal
da "Hitler Doğmadan Önce" başlıklı yazı dizisinde değinmişti. Altındal'a
göre, Sebottendorff, "Bursa'da Abraham Termudi adlı bir Yahudi bankerin
delaletiyle Memphis adıyla tanınan mason locasına üye yapılmıştı."
Baron, o yıllarda bir de Türk Masonluğu ve Bektaşilik adlı bir kitap
yazmıştı. Altındal'a göre Sebottendorff, II. Dünya Savaşı'nın ardından
Türkiye'de "görünmeyen eller" tarafından saklanmıştı. (Bu "görünmeyen
eller", büyük olasılıkla Neo-Nazi masonların üye olduğu Moral Re-Armament
derneğinin Türkiye'deki kolu olan Manevi Cihazlanma Derneği'ydi.)
15
Sebottendorff'u bu denli önemli kılan icraatı ise kuşkusuz kurduğu
ünlü Thule derneğiydi. Baron, 1910 yılında, İstanbul'da bulunduğu
sıralarda, masonluk ve simya prensiplerini anti-komünizm ve aşırı
sağ felsefe ile birleştiren kendine bağlı yeni bir örgüt kurmaya
karar verdi. 1916 yılında Germenorden ile bağlantıya geçti ve sonraki
iki yıl içinde örgütün en etkin üyesi haline geldi. Sonuçta, 1918
yılında Germenorden'in adı Thule Gesselschaft'a dönüştürüldü ve
Sebottendorff da örgütün büyük üstadı oldu. Umberto Eco, Thule'nin
kuruluşunu şöyle anlatıyor:
1912'de Ari ırkın üstünlüğünü öne süren Germenorden diye bir grup
oluşuyor.
1918'de Baron von Sebottendorff diye biri buna
bağlı bir grup kuruyor: Thule Gesselschaft; gizli bir dernek. Tapınakçı
Geleneğe Bağlılık'ın çeşitlemelerinden biri ama güçlü ırksal, pan-Cermenist,
Yeni-Arilik eğilimleri var. 1933'te de, bu Sebottendorff, kendisinin
ektiklerini Hitler'in biçtiğini yazıyor. Öte yandan, gamalı haç,
Thule Gesellschaft çevresinde ortaya çıkıyor. Thule'ye ilk katılanlardan
biri kimdi? Rudolf Hess, Hitler'in kötü yoldaşı. Sonra Rosenberg!
Sonra Hitler'in kendisi! Gazetelerde okumuşsunuzdur, Hess, Spandau'daki
hücresinde bugün bile içrek (batıni) bilimlerle uğraşıyor... (Thule'nin
kurucusu olan) Sebottendorff, 1924'te, simyayla ilgili bir kitapçık
yazıyor... Gül-Haçlar'la ilgili bir roman da yazıyor.16
Eco'nun anlattıklarından da anlaşıldığı gibi "Tapınakçı Geleneğe
Bağlılık'ın çeşitlemelerinden biri" ya da daha basit bir ifadeyle
özgün bir mason locası olan Thule, Nazi partisinin öncüsü ve hatta
gerçek kurucusuydu. Örgüt kurulduktan sonra hızla büyüdü. 1918 yılında
yalnızca Münih kentinde 250, tüm Bavyera'da ise 1.500 üyeye sahipti.
Üyeler arasında; yargıçlar, avukatlar, polis şefleri, aristokratlar,
doktorlar, üniversite hocaları, bilim adamları, subaylar, sanayiciler
ve iş adamları vardı. Önde gelen üyelerden Bavyera Adalet Bakanı
Franz Gurtner, aynı makama Nazi rejimi sırasında da atandı. Thule
üyelerinden polis şefi Wilhelm Frick ise Nazi Almanyası'nda İçişleri
Bakanlığı yapacaktı.

Tapınakçı geleneğin bir devamı olan Thule Derneği, kendisine
sembol olarak gamalı haçı benimsemişti. Bu sembol daha sonra
Thule Derneği'nin bir ürünü olan Nazi partisinin de resmi
amblemi oldu. İlginç olan, gamalı haçın, Thule'nin Tapınakçı
kökenine uygun olarak, Yahudi mistisizmine ait bir sembol
oluşuydu. Kabalistlik ve masonik kaynaklarda çoğu kez Siyon
yıldızı ile içiçe kullanılıyordu. Üstte bunun bir örneği:
Fransa Büyük Doğu (Grand Orient) locası Süprem Konseyi'nin
Büyük Üstadı Armand Beddarirde tarafından yazılan ve 1928
yılında loca tarafından Paris'te "Sembolizm Kolleksiyonu"
serisi içinde basılan Regle&Compas (Gönye ve pergel) adlı
masonik sembolizm kitabının kapağında Siyon yıldızı içinde
gamalı haç sembolü.
|
Thule'nin Nazi partisine dönüşümü bir dizi olayın sonucunda gerçekleşti.
Örgüt, kurulduğu günden itibaren komünistlerle sürekli çatışma halindeydi.
1919'daki komünist ayaklanma sırasında Thule yeraltına çekildi ve
aşırı sağcı karşı-devrimcileri organize ederek silahlı bir terör
gücü oluşturdu. Komünistlere karşı halk desteği kazanmak içinse,
Alman İşçi Partisi'ni kurdu. İşte bu sıralarda Adolf Hitler de Thule'ye
katıldı. Hitler, savaş öncesi dönemde okültizmle yakından ilgilenmiş,
özellikle Armanenschafft'ın kurucusu Guido von List'in teorilerinden
çok etkilenmişti. Bu nedenle, bir Tapınakçı örgütü olan Thule'ye
kolayca adapte oldu. Thule'nin siyasi uzantısı olan Alman İşçi Partisi'nin
kendisine amblem olarak gamalı haçı seçmesi ise Hitler'in etkisiyle
olmuştu.
1920 yılında Alman İşçi Partisi'nin adı Nasyonal Sosyalist Parti
(Nazi Partisi) olarak değiştirildi. Partinin lideri ise elbette
Hitler'di. Hitler'in bu hızlı yükselişi, Thule'nin desteği ile olmuştu.
Hitler'i keşfeden kişi, Thule'nin önde gelen isimlerinden Deitrich
Eckart idi. Eckart, yaşlı bir okültist kadının kendisine yıllar
önce anlattığı "Almanya'yı kurtaracak Mesih" prototipini Hitler'de
görmüştü. Bu nedenle bu genç adamın elinden tuttu, onu Thule'nin
zengin ve etkili üyeleri ile tanıştırdı. Nazi partisini ilk günlerinde
finanse edenler zengin Thule üyeleriydi; Thule üyesi polis şefleri
de Hitler'e korunma sağladılar.
 |
Solda, Thule locasının
amblemi;
Sağda ise Dietrich Eckart; Hitler'i keşfeden ve yükselişinde
önemli rol oynayan Thule üyesi.
|
 |
Thule'nin Nazi Partisi'nin çekirdeği olduğuna,
Aytunç Altındal da değinmişti. "Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist
Alman İşçi Partisi (NSDAP), 1920'de Thule tarafından başlatılan
çabalarla kuruldu" diyen Altındal, Thule'nin özellikleri arasında
da "okültizm, simyacılık ve Kilise karşıtlığı"nı sayıyordu.17
Bunlar, bildiğimiz gibi Tapınakçı-mason geleneğinin başta gelen
özelliklerindendir. Katolik ilahiyatçı August Knoll da 1950'de,
Hitler'in Kilise aleyhtarı görüşlerinin asıl olarak Thule kaynaklı
olduğunu dile getirmiştir.
Kısacası,
Theosophical Society'den başlayarak; Viril, Armanenschafft, Ordo
Templi Orientis, Ordo Novi Templi, Germenorden ve Thule gibi okült
derneklerin birbirlerinden aktararak taşıdıkları Tapınakçı-mason
geleneği, Nazi partisinin gerçek kökenini oluşturmuştu. Naziler,
1314 yılında kesin olarak yasaklanmalarının ardından yer altına
giren ve Gül-Haç ve masonluk gibi örgütlerle yeniden ortaya çıkan
Tapınakçı geleneğin yeni bir varyasyonundan başka bir şey değildiler.
Bunu açıkça ifade etmekten de çekinmediler. Hitler, Nazi parti sistemini
mason localarının sistemine uygun bir biçimde düzenlemiş ve bunu
da açık açık söylemişti. 1934 yılında ise şöyle demişti: "Biz bir
örgüt kuracağız, saf kan ilkesinin etrafında toplanmış Tapınak Şövalyeleri
Biraderliği." 18 Bu "Tapınak Şövalyeleri Biraderliği"ni
kurmakla görevlendirilen kişi ise kısa zamanda III. Reich'in Hitler'den
sonraki ikinci adamı haline gelecek olan Heinrich Himmler'di. Himmler,
1920'li yıllarda Hitler'in bodyguardları olarak görev yapmış olan
SS (Schutzstaffel) örgütünü Tapınakçı ve mason sistemine göre düzenleme
işini üstlendi.19 Himmler, SS'ler içinde özel
bir araştırma grubu da oluşturdu; bu grup, Tapınakçılar'ın ve diğer
okült derneklerin tarih içindeki yerini araştırmakla görevliydi.
SS'ler aynı zamanda Tapınakçılar'ın belirgin özelliği olan anti-Hıristiyan
ritüellere de sahiptiler. Himmler'in liderliğinde yapılan SS törenlerinde
Nasyonal-Sosyalist marşlar söylenerek Hıristiyan haçı yakılır ve
yerine gamalı haç yerleştirilirdi.20
Bu bölümün başında, Naziler'in Yeni Düzen'inin seküler oluşuna
dikkat çekmiştik. Bu durum, bizleri, Nazizm ile Tapınakçılar ve
Yahudi önde gelenleri arasındaki bir İttifak ilişkisi aramaya yöneltiyordu.
Nazizmin Tapınakçı kökeni ile ilgili incelediğimiz tüm bu bilgiler
ise bize kuşkularımızın yersiz olmadığını, gerçekten de Naziler'in
İttifak'la yakından ilgili, hatta İttifak'ın bir parçası olduklarını
göstermektedir. Bu bilgiler, Naziler'in Yeni Düzen'inin neden seküler
ve din aleyhtarı olduğunu da açıklamaktadır. Çünkü eğer Naziler
İttifak'ın bir parçası iseler, kurmaya çalıştıkları Yeni Düzen'in,
İttifak'ın kurduğu Novus Ordo Seclorum'un bir türevi olmasını da
son derece normal karşılamak gerekmektedir.
Ancak bu noktada normal olmayan bir görüntü ile karşı karşıya kalıyoruz.
Eğer Nazi Partisi Tapınakçı-mason geleneğine bağlı bir örgütse,
6 yüzyıllık Tapınakçı-mason geleneğine göre, Nazilerin de Yahudi
önde gelenleriyle işbirliği içinde olması gerekir. Çünkü, 2. bölümde
incelediğimiz gibi Tapınakçılar ve onların devamı olan örgütler,
Yahudilerle daimi bir ittifak kurmuşlar ve başta dini otorite olmak
üzere her türlü düşmana karşı ortak bir savaş vermişlerdir. Ancak,
Naziler'e baktığımızda, ideolojilerinin merkezinde fanatik bir antisemitizmin
var olduğunu görürüz. Hatta tarih kitapları, Naziler'in gözü dönmüş
birer Yahudi düşmanı olduklarını ve bu nedenle de 6 milyon Yahudiyi
II. Dünya Savaşı sırasında kurulan toplama kamplarında acımasızca
imha ettiklerini anlatmaktadır.
Aytunç Altındal da bu konuya dikkat çekmiş ve "Thule'nin bünyesinde
hem mason olan hem de Yahudilerden nefret eden bir çok soylu" olduğunu
yazmıştı. Altındal, bunun yanısıra Alman localarının kurucuları
arasında çok sayıda antisemit olduğuna da dikkat çekiyordu. Bunun
ardından da "günümüzde yanlış bilinen bir olguya" değinmek gerektiğini,
"mason localarını Yahudilerin kurdukları ve bunlar aracılığıyla
dünyada egemenlik sağlamak istedikleri gibi bir saplantı"nın var
olduğunu yazmıştı. Kısacası Altındal'a göre, Alman localarındaki
antisemit eğilimler, masonlar ve Yahudiler arasında bir ittifak
olduğunu açıkça yalanlıyordu.
Altındal'ın yazdıkları ilk bakışta doğruydu. Öyle ya, antisemitizmin
mason localarında ve Thule'de bu denli güçlü bir biçimde var oluşu,
başka nasıl açıklanabilirdi?
Ancak burada göz ardı edilen bir gerçek vardı. Antisemitizm, yani
yahudi düşmanlığı, Yahudi cemaatlerindeki insanlar için korkunç
bir belaydı elbette ama Yahudi önde gelenleri için aynı şeyi söylemek
mümkün değildi. Onlar, antisemitizmde büyük bir stratejik fayda
görüyorlardı. Hatta, o sıralarda yeni doğan Siyonist hareketin lideri
olan Theodor Herzl, bir önceki bölümde değindiğimiz gibi şöyle demişti:
"Antisemitizm, bizim isteklerimize şahane bir yardımcı olacaktır."
Olaylar, bir kez daha, göründüğünden oldukça farklıydı.
Karmaşık Bir Hikaye; Naziler ve Yahudiler
Nazizmin Tapınakçı-mason kimliği ile Yahudi aleyhtarı görüntüsü
arasındaki çelişkiyi çözebilmek için, öncelikle bize empoze edilen
dar düşünce kalıplarından kurtulmak gerekiyor. Konu, her şeyde olduğu
gibi resmi tarih telkinlerinden ve yüzeysel mantıklardan bağımsız
olarak incelenmelidir.
Naziler hakkında bir resmi ve bir de gerçek tarih olduğunu farketmek
zor değildir. Her şeyden önce, Nazizmin önceki sayfalarda incelediğimiz
Tapınakçı-mason kökeni, kesinlikle resmi tarihte konu edilmez. Aksine
bu konu özenle ört-bas edilmiştir. İngiliz tarihçi Michael Howard'ın
da belirttiği gibi savaşın ardından Nazizmin okült yönü ısrarla
hasıraltı edilmiş, başta Churchill olmak üzere müttefik devletlerin
liderleri bu gerçeğin Nuremberg mahkemelerinde ya da başka platformlarda
açığa çıkmasını özenle engellemişlerdir. Kısacası, Nazizmin aslında
masonluğun çeşitlemelerinden biri olduğu gerçeği, kasıtlı olarak
gizlenmiştir. Aslında bu gerçeği gizleyenlerin arasında Naziler'in
kendileri de vardır. Hitler, kendi masonik kariyerine karşın sık
sık masonluk aleyhtarı yorumlar yapmış, iktidara gelişinin ardından
da ülkedeki mason localarını kapattığını açıklamıştır. O yıllara
başka bazı ülkelerde de kullanılmış olan bu taktiğin amacı açıktır:
Sıradan mason localarını kapatarak, ülkenin gerçekte seçkin bir
loca tarafından yönetildiğini gizlemek.
Naziler'in masonlukla olan ilişkisi bu denli etkili bir biçimde
gizlendiğine göre, benzer bir dezinformasyonun (yanlış bilgilendirme)
Yahudilik konusunda da yapılmış olabileceğini göz önünde bulundurmamız
gerekiyor. Naziler'in birer antisemit, yani Yahudi aleyhtarı olduklarına
kuşku yoktur elbette. Ama bu Naziler'in Yahudi önde gelenleri ile
uyuşmadıkları anlamına gelmez.
Bunun nedeni Siyonizmdir. Önceki bölümde, Mesih Planı'nın bir aşaması
olarak 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan Siyasi Siyonizmin, modernizmin
nimetleri yüzünden asimile olmaya başlayan Avrupalı Yahudilerden
rağbet görmediğine değinmiştik. Irk bilinçlerini yitirmiş olan bu
Yahudiler, Siyonizmin Filistin'e göç çağrılarına kulak tıkamışlar
ve Mesih Planı'nın önünde ciddi bir pürüz oluşturmuşlardı. Bu pürüzün
nasıl çözülmesi gerektiğini ise hareketin kurucusu olan Theodor
Herzl açıklamıştı: Siyonizm, Yahudileri rahatsız etmek ve göçe ikna
etmek için antisemitlerle işbirliği yapmalıydı.
Kısacası antisemitizm, Mesih Planı'nın bir parçasıydı. Planın gerçeğe
dönüştürülebilmesi için antisemitizme mutlaka ihtiyaç vardı.
Bu durumda, Almanya'daki mason localarında antisemitizm üretilmiş
olmasının açıklaması da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Localar,
stratejik bir fayda olan antisemitizmi bilinçli olarak üretmişlerdir.
Hatta, Aytunç Altındal'ın da kabul ettiği gibi antisemitizmin üretilmesinde
kimi Yahudiler de lider rol oynamışlar ve "Jewish Self-Hate", yani
Yahudilerin kendilerinden nefret etmesi hareketi olarak isimlendirilmişlerdir.
İşte bu nedenle, Naziler'in antisemit oluşlarının da, Yahudi önde
gelenleri için hiçbir olumsuz yönü yoktu. Aksine Naziler, Herzl'in
kurduğu mantığa göre, Siyonizmin en yakın müttefikleri olmalıydılar.
Nitekim öyle de oldular. Birbirlerine ideolojik yönden paralel olan
bu iki hareket, geleneksel Tapınakçı-Yahudi ittifakının yeni bir
örneğini oluşturarak, tarihin en az bilinen paktlarından birini
kurdular.
Siyonizm ve Nazizm'in İdeolojik Akrabalığı
Herzl'in Yahudilerin asimilasyon sürecini durdurmak ve tersine
çevirmek için antisemitlerle ittifak yapma teorisi, onu izleyen
Siyonistler tarafından Avrupa'nın hatta dünyanın farklı ülkelerindeki
ırkçılara karşı kullanıldı. Ancak bunlar içinde en önemli olanı
kuşkusuz Alman ırkçılarıdır. Nazi hareketinin öncüleri olan Alman
ırkçıları, hem siyasi güçleri hem de ideolojik katılıkları sayesinde
Siyonistlerin aradıkları müttefik modeline tamamen uyuyorlardı.
İki taraf arasındaki ideolojik paralellik ise doğrusu oldukça çarpıcıydı.
|

Siyonsitler ve Nazilerin ideolojileri birbirine çok benziyordu
ve pek çok konuda da iyi anlaşıyorlardı. Anlaştıkları konuların
başında ise "ırk saflığı" kavramı geliyordu. Her iki taraf
da Almanlar ile Yahudilerin iki ayrı ırk olduğu ve hiçbir
şekilde birbirlerine karışmamaları gerektiğini düşünüyordu.
Yanda, genç Naziler, Hitler'in saf ve güçlü Ari ırk ile ilgili
teorileri dinliyorlar.
|
Kendisini anti-Siyonist bir Yahudi olarak tanımlayan Amerikalı
tarihçi Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators (Diktatörler
Devrinde Siyonizm) adlı kitabında, Siyonistler ile antisemitler
arasındaki ittifakın bilinmeyen tarihini gözler önüne serer. Brenner'ın
vurguladığı gibi Siyonistler ile antisemit ırkçılar arasındaki yakınlık,
daha Siyonizm hareketinin ilk yıllarında kendini göstermeye başlamıştır.
Örneğin Siyonist hareketin Herzl'den sonra ikinci adamı olan Max
Nordau, 21 Aralık 1903 günü Fransa'nın ünlü antisemiti Eduard Drumont
ile bir söyleşi yapmış ve biri Yahudi diğeri de Fransız şovenizmini
temsil eden bu iki ırkçı arasındaki konuşmalar, Drumont'un La Libre
Parole adlı antisemitik gazetesinde yayınlanmıştır. Nordau şöyle
demektedir: "Siyonizm bir din değil, tamamen bir ırk sorunudur ve
bu konuda hiç kimseyle Bay Drumont ile olduğum kadar fikirbirliği
içinde değilim."
Brenner'ın kitabın başında dikkat çektiği konulardan biri, Alman
ırkçıları ile Siyonistler arasındaki ideolojik paralelliktir. Buna
göre, I. Dünya Savaşı öncesinde Alman entellektüel çevrelerinde
hızla yaygınlaşan Blut und Boden fetişizmi, Siyonistlerin iddialarıyla
tam bir uyum içindedir. Bu ideolojiye göre, Alman ırkı kendine has
bir kana (blut) sahipti ve kendine ait bir toprak (boden) üzerinde
yaşamalıydılar. Yahudiler Alman kanından değildiler, Alman halkının
(volk) bir parçası olamazlardı ve dolayısıyla Alman toprakları üzerinde
yaşamaya hak sahibi değildiler. Brenner'ın vurguladığı gibi Siyonistler
Blut und Boden ırkçılarının tüm argümanlarını içtenlikle desteklemişlerdi.
Siyonistlere göre de Yahudiler Alman halkının (volk) bir parçası
değildi, dolayısıyla Alman kanıyla karışmamalı, yani Almanlar'la
evlenmemeliydiler. Yapmaları gereken en doğru şey ise kendi öz topraklarına
(boden) dönmekti; yani Filistin'e.
Kuşkusuz Siyonistler Alman ırkçılığının iddialarını
paylaşırken, antisemitizmi de onaylamış oluyorlardı. Çünkü madem
Yahudiler Alman halkının bir parçası değildiler, Alman ırkçıları
Yahudileri tecrit etmek istemekte haklıydılar, onları sürmek istemekte
de haklıydılar. Siyonist düşünceye göre, antisemitizmin varlığı,
Yahudilerin kendi suçuydu. Kendilerine ait olmayan bir toprak üzerinde
ısrarla yaşayarak, kendilerine yabancı bir ırka karışmaya çalışarak
Yahudiler kendileri antisemitizmi kışkırtıyorlardı. Suç antisemitlerin
değil, asimile olan Yahudilerin suçuydu. Yıllar sonra bir Chaim
Greenberg adlı bir Siyonist, Jewish Frontier adlı Siyonist yayın
organında bu ilginç mantığı şöyle özetleyecekti: "İyi bir Siyonist
olmak için bir parça antisemit olmak gerekir." 21
Lenni Brenner bu konuda şöyle diyor: "Eğer bir
insan ırk saflığı kavramına inanıyorsa, bir başkasının ırkçılığını
reddedemez. Ve eğer bir ırkın ancak ve ancak kendi geleneksel vatanında
rahat edebileceğini düşünüyorsa, başkalarının da kendi toprakları
üzerindeki 'yabancı' ırkları temizlemesine karşı çıkamaz." 22
Naziler ve Siyonistler arasındaki ideolojik akrabalığa
Texas Üniversitesi'nde çalışan Amerikalı tarih profesörü Francis
R. Nicosia da The Third Reich and the Palestine Question (III. Reich
ve Filistin Sorunu) adlı kitabında değinir. Nicosia'ya göre, Siyonistler
yalnızca Naziler'le değil, onların öncüleri olan 19. yüzyıl ırkçıları
ile de büyük bir ideolojik yakınlığa sahipti. Önceki sayfalarda
değindiğimiz Arthur de Gobineau bunlardan biriydi. 1902 yılında,
Dünya Siyonist Örgütü (WZO) tarafından yayınlanan Die Welt gazetesinde,
Gobineau'nun düşüncelerini öven ve onun Yahudilerin ırk saflığına
olan hayranlığını saygıyla karşılayan yazılar yayınlanmıştı. I.
Dünya Savaşı öncesi dönemde, önde gelen Siyonistler Elias Auerbach
ve Ignaz Zollschan, Gobineau ve Houston S. Chamberlain gibi ırkçı
felsefecilerin teorilerinin ateşli savunucuları olmuşlardı.23
Francis Nicosia, antisemitlerin Siyonizme olan
sempatilerine de dikkat çeker. Durum öylesine ilginçtir ki, antisemitler
henüz 19. yüzyılın başlarında, yani Siyasi Siyonizmin aktif biçimde
var olmadığı bir sırada Avrupa Yahudilerinin Filistin'e transferini,
yani Siyonizmi savunmuşlardır. Faşizmin öncüsü sayılan ünlü ırkçı
Alman düşünürü Johann Gottlieb Fichte bunlardan biridir. Alman volksgeist'ının
(ulusal ruh) sağlamlaştırılması için başta Yahudiler olmak üzere
tüm azınlıkların temizlenmesini savunan Fichte, Yahudilerin Almanlar
ile aynı sosyal haklara sahip olmalarını bir felaket olarak görmüş
ve Yahudi sorununun tek çözümünün de bu ırkın topluca Filistin'e
transfer edilmesi olabileceğini yazmıştır. Fichte'nin bu "Siyonist"
düşünceleri, yüzyılın sonlarında mantar gibi çoğalan takipçileri
tarafından da aynen benimsenecektir. Eugen Dühring, bunlardan biridir.24
Antisemitlerin Siyonizme olan bu sempatisi, I. Dünya Savaşı sonrası
Almanya'da (Weimar Cumhuriyeti döneminde) de devam etmiştir. Nicosia,
Weimar Cumhuriyeti'ndeki; Wilhelm Stapel, Hans Blüher, Max Wundt
ve Johann Peperkorn gibi önde gelen antisemitlerin, Siyonizmin Yahudi
Sorunu için en iyi çözüm olduğu yönündeki düşüncelerine dikkat çekiyor.
Siyonizm ile Nazizm'in Flört Günleri
Yahudi ulusçuluğunu temsil eden Siyonizm ile Yahudi düşmanlığı
ile yüklü olan Alman ırkçılığının arasında akrabalık olduğunu söylediğinizde,
bunu ilk duyan kişi büyük olasılıkla bunun mantıksal bir çelişki
olduğunu düşünecektir. Oysa az önce göz attığımız bilgilerin bize
gösterdiği gibi iki taraf arasında kendi içinde son derece mantıklı
olan bir paralellik sözkonusuydu. Siyonist hareketin önemli ideologlarından
Jacob Klatzkin, 1925 yılındaki bir yazısında bu mantığı şöyle açıklamıştı:
Eğer bizler antisemitizmin haklı bir hareket
olduğunu kabul etmezsek, kendi milliyetçiliğimizin haklılığını reddetmiş
oluruz. Eğer bizim halkımız kendi öz kimliğini korumak ve kendine
ait yaşam tarzını sürdürmek istiyorsa, o halde aralarında yaşadığı
uluslar içinde bir yabancıdır. Dolayısıyla, kendi ulusal bütünlüklerini
korumak için bize karşı savaşmak onların hakkıdır... Bize düşen
görev, Yahudilerin sosyal haklarını azaltmak isteyen antisemitlere
karşı mücadele etmek değil, Yahudilerin sosyal haklarını artırmak
(dolayısıyla onları asimile etmek) isteyen dostlarımıza karşı mücadele
etmektir.25
Siyonizmin antisemitizme olan sempatisi, kuşkusuz
en başta Siyonist hareketin beyni olan Dünya Siyonist Örgütü (World
Zionist Organization WZO) saflarında yaygındı. WZO'nun Herzl'den
sonraki ikinci efsanevi lideri olan Chaim Weizmann ki daha sonra
İsrail'in ilk Devlet Başkanı oldu antisemitizme olan sempatisini
sık sık vurgulamıştı. 1912 yılında Alman Yahudilerine yaptığı bir
konuşmada "her ülke, eğer mide ağrıları çekmek istemiyorsa, ancak
belirli sayıda Yahudiyi hazmedebilir" demiş ve eklemişti, "Almanya'nın
zaten gereğinden çok fazla Yahudisi var." 1914'de İngiliz Dışişleri
Bakanı Lord Balfour'la yaptığı bir söyleşi sırasında ise şöyle demişti:
"Kültürel antisemitlerle tamamen aynı fikirdeyiz. Bizce de 'Musevi
inancına sahip Almanlar' kavramı son derece rahatsız edici, demoralize
edici bir fenomendir." 26
Hitler, 1932 yılında Nasyonal Sosyalist
Parti'nin bir toplantısında.
|
WZO'da hakim olan bu düşünce yapısı, doğal olarak
örgütün Almanya kolu olan Almanya Siyonist Federasyonu (Zionistische
Vereinigung für Deutschland ZVfD) tarafından da paylaşılıyordu.
ZVfD, o yıllarda Almanya'daki iki büyük Yahudi örgütünden biriydi.
Yahudi İnanışına Bağlı Alman Yurttaşları Merkez Birliği (Centralverein
CV) ise asimilasyonist Yahudilerin kurduğu diğer Yahudi örgütüydü.
ZVfD ve CV doğal olarak pek çok konuda anlaşamıyorlardı. Birisi
Yahudilerin bir ırk, diğeri ise yalnızca dini bir cemaat olduğu
inancındaydı. En büyük anlaşmazlık konusu ise antisemitizm hakkındaydı.
CV'ye bağlı asimilasyonistler için, antisemitizm olabilecek en büyük
tehlikeydi. Almanya'daki mutlu hayatlarını tehdit eden bu virüsü
yoketmek için ellerinden gelen herşeyi yaptılar. Asıl virüsün asimilasyonizm
olduğunu düşünen Siyonistler ise antisemitizmin yükselişinden endişe
duymak bir yana, bunu son derece olumlu bir gelişme olarak algılıyorlardı.
ZVfD'nin önce genel sekreteri sonra da başkanı olan Kurt Blumenfeld,
antisemitizm hayranı Yahudilerin başında geliyordu. Blumenfeld,
Brenner'ın ifadesiyle "Almanya'nın Ari ırka ait olduğunu ve bir
Yahudinin Almanya'da resmi bir görev almasının bir başka halkın
işlerine tecavüz olduğunu savunan antisemit görüşü tamamen kabul
ediyordu." 27
Sözünü ettiğimiz Alman antisemitleri, Naziler'di
elbette. Naziler 1920'li yılların hemen başında Alman sokaklarından
görünmeye başlandılar. Hitler, etrafına topladığı; eğitimsiz, saldırgan,
psikolojik yönden dengesiz, ırkçı, sadist ve zorba çapulcularla
birlikte bu yıllarda ünlü Birahane Darbesi'ni denedi. Sokak gücü
olarak kurulan SA'lar (Strum Abteilung Yıldırım Kıtaları) siyasi
muhalifleri (komünistler, liberaller, vs.) hedef almaya başladılar.
İşte Nazi hareketinin doğduğu bu yıllarda, Nazi-Siyonist flörtü
de başladı. Siyonistler, az önce değindiğimiz gibi Naziler ve benzeri
antisemitlere sürekli kur yapıyorlardı. Hitler de karşı tarafa anlamlı
mesajlar gönderdi. Nazi önderi, Francis Nicosia'nın da dikkat çektiği
gibi, 1920'lerin başında Yahudi Sorunu ile ilgili olarak yaptığı
konuşmaların tümünde, çözümün yalnızca Yahudilerin Almanya dışına
transfer edilmesi ile mümkün olabileceğinden söz etmişti. Hitler'in
bu çizgisi, Yahudilere sokak saldırıları (pogromlar) düzenlemekten
başka bir şey bil- meyen kaba ve cahil antisemitlerden oldukça farklıydı.
6 Nisan 1920'de Münih'te yaptığı bir konuşmada, Yahudi cemaatine
karşı bir pogrom kampanyası başlatmaktansa, Nasyonal Sosyalizm'in
tüm enerjisini Yahudilerin Almanya'dan çıkarılması için kullanması
gerektiğinden söz etmişti. Hatta bunun nasıl yapılabileceği konusunda
da açık bir mesaj veriyordu. "Gerekirse bunun için Şeytan'la işbirliği
ile yaparız" diyordu. Bununla, elbette ki Siyonistlerle ittifakı
kastetmişti. 29 Nisan'da yaptığı bir konuşmada ise aynen şöyle dedi:
"Son Yahudi Almanya'dan çıkartılıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz."
28 Nazi lideri, 16 Eylül 1919 tarihli bir mektubunda
ise şöyle yazıyordu:
Duygusal dürtüler üzerine kurulu olan antisemitizm,
kendisini her zaman için pogromlar yoluyla ifade edecektir. Oysa,
rasyonel bir antisemitizm, Yahudilere verilen sosyal hakların iptali
ve Yahudilerin ülkeden çıkarılması için için planlı ve sistemli
bir program uygulamak zorundadır.29
Hitler'in sözünü ettiği Yahudilerin
Almanya dışına çıkarılması işlemi, Naziler'in en önemli ideoloğu
Alfred Rosenberg tarafından da hedef olarak belirlendi ve en önemlisi,
Rosenberg bu iş için Siyonizmle işbirliği yapılması fikrinin mimarı
oldu. Nazi ideoloğu, Die Spur'da henüz 1920 yılında yayınlanan bir
yazısında "Siyonizm, Almanya'daki Yahudilerin ülke dışına çıkartılarak
Filistin'e gönderilmesi için aktif şekilde desteklenmelidir" diye
yazmıştı.30 Amerikalı tarihçi Francis Nicosia,
"Rosenberg'in, Almanya'daki Yahudilerin toplumdan izole edilmesi
ve ikinci aşamada da Filistin'e yollanması için Siyonizmle işbirliği
yapma görüşünün Naziler'in iktidara gelişi ile birlikte gerçek bir
ittifaka dönüştüğünü" söyler.31
Gerçekten de öyle oldu. Koyu bir Alman ırkçılığı ve ona bağlı bir
antisemitizmle yoğrulmuş olan Nazi hareketi, bilindiği gibi 1929
ekonomik krizi, Weimar Cumhuriyeti'nin zayıflığı ve Alman toplumunun
sosyo-psikolojik durumu gibi faktörlerin birleşmesiyle önce siyasi
gündemin merkezine sonra da 1933 yılında iktidara oturdu. Naziler'in
bu zaferi, Siyonistleri sanki kendileri iktidara gelmiş kadar sevindirmişti.
Nasyonal Sosyalizm'in İktidar Yılları ve
Siyonistler
Naziler'in iktidara geldiği sıralarda Alman Yahudileri ülke nüfusunun
% 0.9'unu oluşturuyorlardı. Ancak ekonomik yönden çok daha önemliydiler.
Çoğunun refah seviyesi oldukça yüksekti. % 60'ı işadamı ya da yöneticiydi.
Diğerleri ise esnaf, din adamı, öğrenci ya da çok az sayıdaki işçilerden
oluşuyordu. Sayıları az olmasına karşın, yine de Almanya'nın en
önemli ırksal azınlığı durumundaydılar ve bu Yahudilerden kurtularak
Alman ırkını saf hale getirmek, Nazi politikasının önde gelen hedeflerinden
biriydi. Irk saflığı Naziler için o kadar önemliydi ki, Hitler "ideal"
vasıflardaki Alman genç kız ve erkeklerini "üreme çiftlikleri"ne
doldurup yeni bir üstün Ari nesil yaratmaya bile çalışacaktı. Irkın
saf tutulabilmesi için de Yahudilerin Almanlardan tecrit edilmesi
ve ikinci aşamada da ülkeden çıkarılması gerekiyordu.
Dikkat edilirse, bu Siyonistlerin de istediği
şeydi. Bu nedenle Nazi hareketinin henüz iktidara yürüdüğü sıralarda
iki taraf arasında ilginç ilişkiler kurulmaya başlandı. Bu ilişkilerin
en çarpıcılarından biri, ZVfD yönetim kurulundan Kurt Tuchler ile
üst düzey SS'lerden Baron Leopold Itz Edler von Mildenstein arasında
kurulmuştu. Tuchler Mildenstein'a Siyonizmin Nazi hareketine ne
kadar paralel olduğu konusunda uzun bir brifing vermiş ve onu Siyonizmi
öven bir yazı dizisini Nazi yayın organlarında bastırması için ikna
etmişti. SS subayı Mildenstein bununla kalmayıp Tuchler ile birlikte
Filistin'e bir gezide bulunmayı da kabul etmişti. Hitler'in iktidara
gelişinden sonra Siyonist Tuchler ile SS Mildenstein yanlarına eşlerini
de alarak altı ay süren bir Filistin gezisine çıktılar. Mildenstein
gezi dönüşü yazdığı yazılarda Siyonizme övgüler düzmeye devam etti.32
İyi niyet ziyaretleri de Nazi iktidarının ilk aylarında gerçekleşti.
Mart 1933'te Hermann Goering Siyonist liderlerden oluşan bir Yahudi
heyeti ile görüştü.
Siyonistlerin Naziler'e karşı geliştirdikleri bakış açısını en
iyi gösteren eylem ise 21 Haziran 1933 günü ZVfD tarafından Nazi
yönetimine gönderilen memorandumdu. 1962 yılına kadar gün ışığına
çıkmamış olan bu belgede, Siyonistler açık açık işbirliği teklif
ediyorlardı Naziler'e. Uzun mektubun bazı ilginç satırları şöyleydi:
... Irk esası üzerine kurulan yeni Alman devleti içinde bizler
de kendi cemaatimizi genel yapıya uydurmak ve bize ayrılacak olan
sahada Babayurdu (Almanya) için faydalı olmak istiyoruz. Bizim Yahudi
milliyetçiliğine olan bağlılığımız, Alman ulusunun nasyonal ve ırksal
gerçekleri ile büyük bir ilişki ve uyum içindedir. Çünkü bizler
de karışık evliliğe (Almanlar ve Yahudiler arasındaki evliliklere)
karşıyız ve Yahudi toplumunun kan saflığının korunmasını savunuyoruz.
... Dolayısıyla bizim burada tarifini yaptığımız
ve adına konuştuğumuz bilinçli Yahudilik, yeni Alman devleti içinde
uygun bir yer bulabilir... Bizler, cemaat bilincine sahip olan Yahudilerle
Alman devleti arasında dürüst ve samimi bir işbirliği kurulabileceğine
inanıyoruz. Siyonizm, pratik amaçları için Yahudilere düşman olan
bir yönetimin dahi desteğini kazanma ümidindedir.33
Lenni Brenner bu memorandum hakkında şöyle diyor:
"Alman Yahudilerine karşı açık bir ihanet olan bu belgede, Alman
Siyonistleri Naziler'e oldukça hesaplı bir ittifak önermektedirler.
Bu işbirliğinin nihai amacı bir Yahudi Devleti kurmaktır. Naziler'e
söylenen şey ise basittir: Size karşı asla savaşmayacağız, yalnızca
size karşı koyanlarla savaşacağız." 34
Memorandumu kaleme alan Siyonist ekipte yer alan
haham Joachim Prinz, sonraki yıllarda neden böyle bir şey yaptıklarını
şöyle anlatmıştır: "Dünyada Yahudi Sorununun çözümü için Almanya
kadar çaba gösteren bir başka ülke daha yoktu. Yahudi Sorununun
çözümü? Bu bizim Siyonist rüyamızdı zaten! Biz hiçbir zaman Yahudi
Sorununun varlığını reddetmedik ki! Disimilasyon bu bizim en büyük
istediğimizdi zaten!..." 35

Naziler'in iktidara gelmeleri, ülkedeki "Yahudi sorunu"nun
çözülmesini sabırsızlıkla bekleyen Siyonistler için çok sevindirici
bir gelişme oldu. Vakit kaybetmeden Nazi paritisine resmi
bir ittifak teklifinde bulundular. Üstte, Hitler, Şansölyeliğe
atanmasının ardından tebrikleri kabul ediyor.
|
Prinz'in de belirttiği gibi Naziler ve Siyonistleri yaklaştıran
faktörlerin başında "Yahudi Sorunu"nun varlığına olan inançları
geliyordu. Her iki taraf Avrupalı Yahudilerin varlığını bir sorun
olarak algılıyor, Yahudilerin Yahudi-olmayanlarla birarada yaşamalarının
mümkün olmadığını düşünüyordu. Buna karşın asimilasyonist Yahudiler
böyle bir sorunun varlığını bile kabul etmek istemiyorlardı. Bu
ise Siyonistlerin gözünde açık bir ihanetti. Bu nedenle de Yahudi
Sorunu'nun şiddetle çözülmesi, bu sorunun varlığını bile kabul etmeyen
kimliğini yitirmiş Yahudilerin zorla yola getirilmesi gerektiğinden
söz etmeye başladılar. ZVfD'nin haftalık yayın organı Judische Rundschau'da
asimilasyonistleri yerden yere vuran yazılar çıkmaya başladı. Derginin
editörü Robert Weltsch, bir keresinde şöyle yazmıştı:
Tarihin kriz dönemlerinde Yahudi halkı hep kendi
suçlarının cezasını çekmiştir. En önemli dualarımızdan birinde 'günahlarımız
yüzünden yurdumuzdan sürüldük' ifadesi kullanılır... Bugün de Yahudiler
Theodor Herzl'in (göç) çağrısını duymazlıktan gelmiş oldukları için
suçludurlar... Yahudiliklerini onurla ifade etmedikleri, Yahudi
Sorunu'nu hasıraltı etmeye çalıştıkları suçludurlar ve Yahudiliği
geriletmiş olmanın cezasını çekmelidirler.36
Siyonistlerin mantığı açıktı:
Asimilasyonist Yahudiler Siyonizmin çağrısını umursamamakla ve kendi
ırksal kimliklerini reddetmekle büyük bir günah işlemişlerdi ve
bunun cezasını da Siyonistlerin müttefiki olan Nazilerin baskısı
ile ödeyeceklerdi. Nitekim Judische Rundschau'da asimilasyonistlere
şiddetle saldıran yazılar çıkarken, bir yandan da Nazizmin haklılığını
anlatan yazılar çıkıyordu. ZVfD genel sekreteri Kurt Blumenfeld,
Nisan 1933'teki bir yazısında şöyle diyordu: "Bu topraklarda yabancı
bir ırk olarak yaşayan bizler, Alman ulusunun ırksal bilincine ve
ırksal çıkarlarına büyük bir saygı göstermekle yükümlüyüz." 37
Siyonist haham Joachim Prinz ise Siyonistlerin ancak kendileri gibi
birer ırkçı olan Naziler'le anlaşabileceğini şöyle anlatıyordu:
"Ulusun ve ırkın saflığı prensipleri üzerine kurulmuş olan bir devlet,
aynı prensiplere inanan Yahudilere ancak saygı duyacaktır." 38
Naziler iktidara gelmelerinden kısa bir süre sonra Yahudilerin
bazı toplumsal haklarını kısıtlayan yasalar çıkardılar. Ancak bu
politika Siyonistleri hiç rahatsız etmedi. Zaten Naziler de çıkardıkları
bu anti-asimilasyonist yasalarla aslında Yahudilere iyilik ettiklerini
düşünüyorlardı. Nazilerin basın sorumlusu A. I. Brandt, Siyonist
yayın organı Judische Rundschau'ya verdiği bir demecinde şöyle diyordu:
Çıkarılan yeni (antisemit) kanunlar Yahudiler
için de yararlı ve motive edicidir. Almanya Yahudi azınlığa kendi
öz yaşam tarzını yaşama fırsatı vermekle, Yahudiliğe ulusal karakterini
güçlendirmesi için yardımcı olmakta ve iki halk arasındaki ilişkilerin
doğru bir zemine oturtulmasına katkıda bulunmaktadır.39
İşte bu mantık üzerinde tarihin en garip ittifaklarından
biri olan Nazi-Siyonist ittifakı şekillendi. Nazi iktidarının ilk
aylarında iyi niyet gösterileri ile başlayan ilişkiler, kısa bir
süre sonra son derece somut ve organize bir işbirliğine dönüşecekti.
Bu satırları okuyanlar, belki, Siyonistlerin Naziler'in ne denli
fanatik birer Yahudi aleyhtarı olduklarının kestirememiş olduklarını
ve ileri görüşlülükten yoksun oldukları için böyle ittifaka giriştiklerini
düşünebilir. Nitekim bu ittifakı ört-bas etmeye çalışanlar da konuyu
bu argümanı kullanarak geçiştirmeyi denemektedirler. Oysa gerçekler
hiç de böyle değildir. Siyonistler Naziler'in taşıdıkları Yahudi
antipatisinin çok iyi farkındaydılar ve bunun tehlike olduğunu düşünmek
bir yana, bunun daha da artmasını istediler. Naziler'in Alman Yahudileri
aleyhine çıkardıkları her kanun onları daha da fazla memnun etti.
Brenner şöyle diyor: "Naziler Yahudiler üzerindeki vidayı sıkıştırdıkça,
Siyonistlerin Naziler'le ittifak yapma yönündeki inançları daha
da sağlamlaştı. Onlara göre, Naziler Yahudileri Alman toplumundan
ne denli çok dışlarlarsa, bu Yahudilerden kurtulmak için Siyonizme
de o kadar çok ihtiyaç duyacaklardı." 40
Alman Yahudilerine Hitler'e Oy Verme Çağrısı!
Şimdiye dek Naziler konusunda asimilasyonistlerle Siyonistler arasında
çok açık bir ayırım olduğunu, Siyonistler'in Naziler'i birer müttefik
olarak görürken asimilasyonist Yahudilerin Nasyonal Sosyalizm'e
karşı nefret beslediklerini vurguladık. Bu iki taraf arasındaki
fark, Almanya Siyonist Federasyonu (ZVfD) ile asimilasyonist Alman
Yahudilerinin kurduğu Yahudi İnanışına Bağlı Alman Yurttaşları Merkez
Birliği (CV) örgütlerinin Naziler'e yönelik düşünce ve uygulamalarından
açıkça görülmektedir. Siyonistler ile asimilasyonistler arasındaki
bu büyük fark, Nazi Almanyası'ndan başka ülkelerdeki aşırı sağcı
rejimlere karşı da belirmiştir. İlerleyen sayfalarda bunlara değineceğiz.
Genel bir kural olarak, Siyonistlerin aşırı sağcı, faşist elementlerle
çok iyi anlaştığını, asimilasyonistlerin ise bu gruplara tepki duyduğunu
söyleyebiliriz.

Naziler iktidara geldikten hemen sonra, ülke çapında antisemit
uygulamalar başlattılar. Yahdilerin dükkanları boykot edildi,
psikolojik baskı altına alındılar. Yanda, Berlin'de Naziler
tarafından taciz edilen yaşlı bir Yahudi görülüyor.
Ancak, kuşkusuz tüm bunlar Siyonistleri tedirgin etmiyor,
aksine sevindiriyordu. Onlara göre, ancak bu baskı politikası
sayesinde, Alman Yahudileri bu ülkenin kendi yurtları olduğuna
inanacaklardı.
|
Ancak bu kuralın istisnaları vardır; asimilasyonist Yahudiler içinde
de, özellikle sol tehlikeden rahatsız olan burjuvazi arasında, aşırı
sağcılarla ittifak kuran ya da en azından ittifak arayışına girenler
olmuştur. Almanya'da asimilasyonist Yahudilerin kurduğu CV'den sonra
ikinci önemli örgüt olan Ulusal Alman Yahudileri Birliği (Verband
nationaldeutscher Juden VnJ) bunun en belirgin örneğidir. 1934 yılında,
VnJ yönetimi Hitler'in iktidarını sağlamlaştırmak için etkili bir
kampanya başlattı. New York Times, 18 Ağustos 1934 tarihli sayısının
2. sayfasında yaptığı haberde bu kampanyayı haber veriyor ve VnJ'nin
"tüm Alman Yahudilerini Hitler'in Başbakanlığı için oy vermeye davet
eden" tebliğini aynen yayınlıyordu:
Biz 1921 yılında kurulmuş Ulusal Alman Yahudileri Derneği olarak,
savaşta olsun, barışta olsun kendi çıkarlarımızı Alman halkının
ve Alman vatanının çıkarları üstünde tutmaktayız. Bu nedenle bize
sıkıntı getirse de 1933 Ocağı'nda Hitler'i iktidara getiren ayaklanmayı
selamlıyoruz... Hitler'in Başbakanlığı'nı ve hareketinin özündeki
tarihsel önemindeki büyüklüğü tamamen onaylıyoruz. Alman Ulusuna
manen ve maddeden bağlı olan Yahudiler olarak bizler, Almanya'dan
başka bir ulus tanımayız. Hitler'in Başbakanlığını ve Başbakanlık
kurumlarının birlikteliğini destekliyoruz ve kendini Alman hisseden
tüm Yahudilerin 19 Ağustos'da Hitler'e evet oyu vermelerini ısrarla
tavsiye ederiz.
Anti-Nazi Boykotun Siyonist Desteğiyle Aşılması
VnJ bir istisnaydı kuşkusuz. Onun taşıdığı Nazi sempatisinin asimilasyonist
Yahudilerin çoğunluğu için de geçerli olduğunu söylemek kuşkusuz
mümkün değildi. Almanya'dakilerin yanında diğer Batılı ülkelerdeki
asimilasyonistler de Hitler'in Alman lideri oluşunu büyük bir tedirginlikle
izlediler. Ve Siyonist soydaşlarının işbirliği girişimlerinin aksine,
Naziler'e karşı koyabilmek için yollar aramaya başladılar. Faşizme
karşı çıkan diğer gruplarla (sosyal demokratlar, komünistler, liberaller
gibi) birlikte Naziler'e karşı etkili bir eylem yapma arayışına
girdiler.
Nazi aleyhtarı boykot bu şekilde doğdu. İlk kez Jewish War Veterans
(JWV) adlı New York'lu asimilasyonist bir Yahudi örgütü 19 Mart
1933 günü Alman mallarına boykot uygulanması çağrısında bulundu
ve dört sonra da Nazi aleyhtarı büyük bir protesto mitingi düzenledi.
Bu kıvılcım gittikçe büyüdü ve solcuların da desteğini alan asimilasyonistler
Non-Sectarian Anti-Nazi League adlı Anti-Nazi Birliği'ni kurdular
ve tüm Amerikalıları Nazi mallarını boykot etmeye çağırdılar. Boykot
bir süre sonra Avrupa'ya sıçradı ve oldukça da etkili oldu. Bu,
atılım yapmaya çalışan Alman endüstrisi için hiç de olumlu bir gelişme
değildi. Naziler'in en büyük iki pazarı Amerika ve Avrupa'ydı ve
bu iki pazarda da asimilasyonistlerin başını çektiği boykot Alman
mallarının satışını ciddi biçimde düşürüyordu.
İşte bu noktada birileri Naziler'in yardımına koştu ve Nazi ekonomisinin
içine girdiği darboğazı büyük ölçüde genişletti. Kimlerdi bunlar
dersiniz?...
Siyonistler elbette. Evet, asimilasyonist Yahudiler Nazi ekonomisini
çökertmek için boykot kampanyaları düzenlerken, Siyonistler bu ilginç
müttefiklerine yardım eli uzatmışlardı.
Aslında Siyonistler Nazi yanlısı çabalarını henüz
boykot başlamadan önce başlatmışlardı. Yahudi örgütleri tarafından
boykot ilanı ile ilgili yapılan tüm öneriler Siyonistler tarafından
ısrarla reddedilmişti. Amerika'da doğan boykotu engellemek için
en çok uğraşmış olan kişi, Siyonist hareketin Amerika'daki en büyük
lideri ve Başkan Franklin D. Roosevelt'in de yakın dostu olan Stephen
Wise'dı. WZO'nun Amerika kolu sayılan American Jewish Congress'in
(AJC) başkanı olan Wise Naziler'den nefret eden asimilasyonist soydaşlarının
boykot ilan etme çabalarını suya düşürmek için uğraşmıştı. Bir keresinde
Siyonist bir dostuna yazarken "burada kitlelere karşı koymak için
neler yapıyorum bilemezsin", diye yazmıştı, "(Nazi aleyhtarı) büyük
sokak gösterileri yapmak istiyorlar." 41
Wise'ın bağlı olduğu Dünya Siyonist Örgütü (WZO)
de, önce boykotun ilanını engellemeye çalıştı. Bunu başaramayınca
da Nazi dostlarının ekonomik sıkıntısını çözebilmek için uğraştı.
Brenner şöyle diyor: "WZO, yalnızca Alman mallarını satın almakla
kalmadı, onların satışına aracılık etti ve hatta Hitler ve onu destekleyen
sanayiciler için yeni müşteriler buldu." 42
Dünya Siyonist Örgütü adına Hitler'e
"minnettar" olan Emil Ludwig
|
WZO yönetimin böyle davranmasının nedeni, Hitler'i kendileri için
Allah'ın bir lütfu olarak algılamalarıydı. Siyonizmin Hitler sayesinde
büyük bir destek elde ettiğini, onun sayesinde bilinçlerini yitirmiş
Yahudilerin akıllanıp Filistin'e göç edeceklerini düşünüyorlardı.
Dönemin etkin Siyonistlerinden dünyaca ünlü yazar Emil Ludwig, WZO'nun
bakış açısını şöyle ifade ediyordu:
Hitler adı belki bir kaç yıl sonra unutulacak
olabilir. Ama Filistin'de muhteşem bir Hitler anıtı dikileceğine
eminim... Yahudiliklerini yitirmiş olan binlerce Yahudi onun sayesinde
kimliklerine geri döndürülebilmiştir. Bu yüzden ben şahsen ona karşı
büyük minnettarlık besliyorum.43
Yine ünlü Siyonistlerden biri olan Chaim Nachman
Bialik ise "Hitlerizm, asimilasyonun pençesindeki Alman Yahudiliğini
yokolmaktan kurtarmıştır" diyor, Hitler'le olan ideolojik akrabalığını
da vurgulayarak "aynı Hitler gibi ben de kan düşüncesinin gücüne
inanıyorum" diye ekliyordu.44
WZO saflarında mücadele eden İtalyan Yahudisi
Enzo Sereni de benzer ifadelerde bulunmuştu. "Hitler'in antisemitizmi
Yahudilerin kurtuluşuna yarayacak" diyordu. Bir keresinde ise şu
sözleri söylemişti: "Filistin'i inşa etmek için Almanya'daki Yahudilerin
karşılaştığı sıkıntıları kullanmamız hiç de utanılacak bir şey değildir.
Eski liderlerimizin ve öncülerimizin bize öğrettiği bir şeydir bu:
Diasporadaki Yahudilerin başına gelen felaketleri yeniden inşa için
kullanmak." 45
Siyonistler Alman Yahudilerinin karşı karşıya
kaldığı "Nazi çözümü"nden o denli memnundular ki, bunu başka ülkelerdeki
asimilasyonist Yahudileri yola getirilmesi için de kullanmayı düşünüyorlardı.
Amerikalı haham Abraham Jacobson, 1936 yılındaki bir konuşmasında
Siyonistlerin sözkonusu mantığına tepki göstererek şöyle diyordu:
"Kim bilir kaç kere, Siyonizme tepkisiz kalan Amerikalı Yahudilerin
de yola gelmek için bir Hitler'e ihtiyacı olduğu şeklindeki pervasız
lafları duyduk. Söylediklerine göre ancak o zaman Yahudiler Filistin'e
gitmeye ikna olurmuş..." 46

I. Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'yı sarsan ekonomik kriz,
Nazi iktidarına kadar inişli-çıkışlı da olsa sürmüştü. 1923
yılında 1 İngiliz sterlini, 622 bin Alman markına karşılık
geliyordu.
Yanda, o dönemlerden kalma bir tablo: Değersiz mark desteleri
ile oynayan Alman çocukları. Bu kötü ekonominin üstüne, bir
de 1933 yılında anti-Nazi boykot eklendi. III. Reich'in ekonomik
yönde çökmesi gerekirdi. Oysa öyle olmadı, ekonomi hızla düzeldi.
Ve bu başarının sırları arasında, Siyonistlerin gizli ekonomik
desteği de önemli bir yer tutuyordu.
|
Naziler'e bu denli sıcak bakan Siyonistlerin onlarla ekonomik işbirliğine
de girmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Öyle de oldu. İki taraf
arasındaki en büyük ekonomik işbirliği, Alman Yahudilerinin malvarlıkları
ile birlikte Filistin'e transferini öngören Ha'avara adlı göç anlaşmasıydı
(birazdan buna daha ayrıntılı olarak değineceğiz). Bu anlaşmaya
paralel olarak Siyonistler Alman mallarının Filistin'de satılmasını
sağladılar. Bir süre sonra işler daha da büyüdü. WZO, Nazi gemilerini
kullanarak Belçika ve Hollanda'ya portakal ihraç etmeye başladı.
1936 yılında ise WZO yetkilileri Alman mallarını İngiltere'de satmaya
başladılar.
Siyonist-Nazi işbirliği bu kadarla da kalmamıştı. Siyonistler,
Alman silah yapımcılarına döviz kaynağı da sağlamışlardı. Albert
Norden, So Werden Kriege Gemacht? isimli kitabında ayrı bir Nazi-Siyonist
ticari bağlantısını ortaya koyuyordu. Norden, Almanya için stratejik
önemi olan hammaddelerin, Siyonist International Nickel Trust adlı
şirket vasıtasıyla sağlandığına dikkat çekiyordu. Siyonist sermayedarların
denetiminde olan bu şirket, kapitalist ülkelerdeki nikel üretiminin
%85'ine sahip durumdaydı. Hitler'in iktidara gelmesinden bir yıl
sonra IG Farben Industrie adlı Alman Şirketi ile söz konusu Siyonist
şirket arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma gereğince, Almanya'nın
nikel üretiminin yarıdan fazlasının, Siyonist International Nickel
Trust tarafından karşılanması öngörülüyordu. Almanya böylece %50
oranında döviz tasarruf etmiş oldu.
Hitler'in Siyonist Finansörleri
Batılı ülkelerdeki büyük Siyonist sermayedarlar da Hitler'e önemli
finansal destekler verdiler. WZO'nun aracılığıyla gerçekleşen bu
finansal destekler, Nazi Almanyası'nın güçlenmesinde çok büyük pay
sahibiydi. Amerikalı araştırmacı Eustace Mullins, The World Order:
Our Secret Rulers adlı kitabında Hitler'in Yahudi finansörlerle
savaş öncesinde ve savaş sırasında kurduğu bağlantılarla ilgili
son derece önemli bilgiler veriyor. "Hitler'i savaşa sokmak için
ona top güllesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu.
İsveç Enskilda Bankası'ndan Yahudi Jacob Wallenberg, 'SKF' top güllesi
üretim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle
top mermisi sağladı" diyen Mullins ayrıca Amerikalı Yahudi finans
hanedanı Rockefeller'ın sahibi olduğu Standard Oil petrol şirketinin,
Nazi gemilerine ve denizaltılarına İspanya ve Latin Amerika'daki
istasyonlarıyla petrol sağladığını bildiriyor. Ayrıca, II.
Dünya Savaşı başlamadan önce, Ethyl-Standard
şirketi, 500 tonluk etil kurşununu Yahudi Warburg hanedanının perde
arkasında sahip olduğu I. G. Farben aracılığıyla Reich Hava Kuvvetleri
Bakanlığı'na gönderiyor. Ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminatla
Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşiyor.47
Mullins, kitabında Hitler'in bilinmeyen bağlantılarından
söz etmeye devam ediyor. Hitler'in finansmanında önemli bir rol
oynayan isimlerden birisi; Amerika'nın önde gelen zenginlerinden
Clarence Dillon (1882-1979). Samuel ve Bertha Lapowski (ya da Lapowitz)
adlı iki Amerikalı Yahudinin çocuğu olarak dünyaya gelen Dillon,
I. Dünya Savaşı sırasında ünlü Yahudi finansör Bernard Baruch'un
"sağ kolu" olarak çalışıyor. Hitler'le ilişkiler ise II. Dünya Savaşı
öncesi yıllarda kuruluyor. Dillon, Reich'ın savaşa hazırlanmasına
büyük katkılarda bulunuyor.48
Mullins'in kitabında verilen en ilginç bilgilerden
biri de Führer ile Dulles kardeşler arasında yapılan gizli toplantı.
Buna göre, 4 Ocak 1933 günü Allen Dulles (mason, CFR üyesi, sonradan
CIA şefi oldu) ve John Foster Dulles (CFR üyesi, sonradan Dışişleri
Bakanı oldu) Baron Kurt von Schroder'in Cologne'deki evinde Hitler'le
gizli bir görüşme yapıyorlar. Dulles kardeşler, toplantıda Amerika'nın
dev Yahudi şirketlerinden Kuhn, Loeb Co.'nin temsilcisi sıfatını
taşıyorlar ve Hitler'le Almanya'ya verilen kısa vadeli kredilerin
vadesinin uzatılması konusunu görüşüyorlar. Toplantı, olumlu sonuçlanıyor.49
Mullins Hitler'in destekçileri arasında Yahudi
Samuel hanedanı tarafından kurulan ünlü petrol şirketi Royal Dutch
Shell'i de sayıyor. Şirketin yöneticisi Sir Henry Deterding ile
Naziler'in ünlü isimlerinden Alfred Rosenberg arasında Mayıs 1933'te
Deterding'in İngiltere'deki Windsor Kalesi'nin 1 mil yakınındaki
büyük evinde gizli bir görüşme gerçekleşiyor. Daha sonra de süren
ilişkiler sonucunda Yahudi Samuel ailesi, Deterding aracılığıyla
Hitler'e toplam 30 milyon pound aktarıyor.50
Tüm bu bilgiler, bizlere Nazi hareketi ile Yahudiler,
daha doğrusu Siyonizmi benimsemiş Yahudi sermayedarlar arasında
çok yakın bir ilişki olduğunu, Alman "Führer"inin bu sermayedarlar
tarafından finanse edildiğini göstermektedir. İlginçtir, Hitler
de bu gerçeği kabul etmiş ve Yahudiler tarafından finanse edildiğini
itiraf etmiştir. II. Dünya Savaşı öncesi dönemde Hitler'in yakın
dostları arasında yer alan Herman Rauschning, Hitler M'a Dit (Hitler
Bana Dedi ki) adlı kitabında Nazi liderinden şu cümleyi aktarır:
"Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde
çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi." 51
Hitler M'a Dit 1939 yılında savaşın patlak vermesinden kısa bir
süre önce basılmıştır. Herhangi bir maksatla veya siyasi-ideolojik
bir endişeyle kaleme alınamayacak kadar erken bir zaman olan bu
baskı tarihi, eserin önyargısız ve sağlıklı bir kaynak olduğunu
ortaya koymakta. Nitekim, Ultra isimli dergi de, Şubat 1992 tarihli
sayısında, Hitler M'a Dit kitabından "son derece güvenilir bir kaynak"
olarak bahsetmişti. Hitler M'a Dit kitabını, belge kılan ayrı bir
nokta da yazarının, Hitler'in kendisine en yakın, sayılı dava arkadaşlarından
birisi olmasıdır. Kitabın yazarı Herman Rauschning, Nazi Almanyası'nın
çekirdek-kadro mimarlarından ve Danzing Hükümeti'nin eski Nasyonal
Sosyalist lideridir.
İngiliz Faşistler Birliği lideri Oswald
Mosley.
|
Kısacası Hitler, Siyonist sermayedarlardan önemli finansal destekler
almıştır ve bu da WZO ve onun Almanya kolu olan ZVfD ile kurduğu
işbirliğinin bir hediyesidir. En büyük Yahudi düşmanı olarak tanıtılan
Hitler ile Yahudiler arasında kurulmuş olan bu ilişkiler, anti-Nazi
boykotun aşılmasında ve Nazi Almanyası'nın bir endüstri devi olarak
savaşa girmesinde önemli rol sahibidir.
İngiliz hükümeti asimilasyonist Yahudilerin teşvikiyle
anti-Nazi boykotu destekleme kararı aldığında, ülkedeki en büyük
Hitler sempatizanı olan İngiliz Faşistler Birliği (British Union
of Fascist BUF) lideri Sir Oswald Mosley, yayın organı Blackshirt'te
şöyle yazmıştı: "Şimdi biz zavallı Yahudileri korumak için Almanya
ile olan ticaretimizi kesiyoruz öyle mi?... Ama Yahudiler kendileri
Almanlar'la birlikte çok karlı işler yapıyorlar. Almanya ile olan
dostça ilişkilerimizi kesmek isteyenler için bundan iyi bir cevap
olamaz herhalde."52
Siyonistlerin Nazi Almanyası ile birlikte yaptıkları "karlı iş"lerin
en önemlisi ise az önce de belirttiğimiz gibi Alman Yahudilerini
Filistin'e transfer etmek için imzalanan göç anlaşmasıdır. Bu anlaşma,
Naziler ile Siyonistler arasındaki ittifakın en önemli sonuçlarından
biri sayılabilir.
Alman Yahudilerini Göç Ettirmek İçin
Yapılan Siyonist-Nazi Anlaşması
Naziler'in iktidara gelmesinden çok kısa bir süre sonra, Alman
Yahudilerinin Filistin'e göçünü mümkün kılacak ilginç bir göç anlaşması
imzalandı. WZO'ya bağlı Anglo-Filistin Bankası ile Reich maliye
bakanlığı arasındaki anlaşma, hem Yahudilerin malvarlıklarıyla birlikte
Filistin'e transfer edilmesine imkan veriyor hem de Alman sanayi
mallarının satışı için pazar yaratmış oluyordu. Alman araştırmacı
Conor Cruise O'Brien, anlaşmanın detaylarını şöyle anlatıyor:
Anglo-Filistin Bankası ile Alman İktisat Bakanlığı
arasında 25 Ağustos 1933'de imzalanan anlaşma aracılığıyla Yahudi
malvarlığı, Filistin'de gerekli şeylerin satın alınması amacıyla
kullanılacaktı. Bu anlaşma Yahudilerin resmi yoldan göçünün ana
dayanağı oldu. Naziler ve Siyonistler, Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e
mallarının bir bölümüyle göç etmelerini sağlamak için beraber çalıştılar.
1933 yılında, Anglo-Filistin Bankası, Tel-Aviv'de Trust and Transfer
Office Ha'avara Ltd. adlı bir şirket kurdu. Dört Yahudi bankerin
önderliğinde Hamburg'dan Max Warburg ile M.M. Warburg, Berlin'den
Siegmund Wassermann ile A. E. Wassermann Berlin'de bu şirketin bir
uzantısı kuruldu. Berlin'deki söz konusu Yahudilere ait olan Palastina
Treuhandstelle zur Beratung Deutscher Juden isimli bu şirkete verilen
görev ise Filistin'e göç etmek isteyen Alman Yahudilerinin Alman
makamlarındaki sorunlarını halletmekti.
1933-1939 arasında 50.000 Yahudi Ha'avara vasıtasıyla Almanya'yı
terkederek Filistin'e göç etti. Yine, 1933-1939 arasında 63 milyon
sterline yakın bir sermaye Filistin'e transfer edildi... 1933-1939
arasında yürürlükte olan gerçek Alman politikası da, Filistin'deki
Yahudileri Araplara karşı desteklemekti.53
Ha'avara adlı göç anlaşması ile hem Siyonistlerin en büyük hedefi
olan Filistin'e Yahudi göçü gerçekleştirilmiş, hem de boykot nedeniyle
sıkıntıda olan Nazi ekonomisi rahatlatılmış oluyordu. Göç eden Yahudilerin
malvarlığı ile Alman sanayi ürünleri satın alınıyor, bunlar Filistin'de
satılıyor ve elde edilen karla da göç eden Yahudinin Almanya'da
bıraktığı para karşılanıyordu.
Dünya Siyonist Örgütü, Yahudi boykotunu kırmakla kalmadı, aynı
zamanda Nazi mallarının Ortadoğu ve Kuzey Avrupa'daki en büyük dağıtımcısı
oldu. WZO, Tel-Aviv'de, kurduğu Trust and Transfer Office Ha'avara
adlı şirketle, Filistin'e getirilen, Alman mallarının temel satış
hakkını aldı. Alman-Yahudi zenginlerinden temin edilecek parayla,
büyük miktarlarda Nazi malı satın alınacaktı. Böylece WZO, Ortadoğu
bölgesinde, Nazilerin geniş pazar olanaklarına kavuşmasını sağlamış
oldu. Döviz işlemleriyle ilgilenen Alman Bürosu, 7 Aralık 1937'de,
şunu açıklıyordu: "Dış satıma dayalı transfer işlemleri, Filistin'e
1933'ten beri 70 milyon altın mark kar getirmiştir."
Siyonist liderler ile Nazilerin arasında var olan bu ilişkiler,
özellikle de Ha'avara göç anlaşması, başka birçok kitapta da uzun
uzadıya incelenmiştir: Lenni Brenner da Zionism in the Age of Dictators'da
Ha'avara göç anlaşmasını anlatır. İsrail'de Moshe Shanfield tarafından
yayınlanan The Holocaust Victims Accuse, Documents and Testimony
on Jewish Criminals, ya da Amerikalı tarihçi Francis R. Nicosia
tarafından kaleme alınan The Third Reich and the Palestine Question
başlıklı kitaplarda da Naziler ve Siyonistler arasındaki göç anlaşmasını
konu edinilir.
Wilhelmstrasse'nin gizli arşivleri de, Hitler
İmparatorluğu ile Yahudi Ajansı arasında, Alman Yahudileri'nin Filistin'e
göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir antlaşma imzalandığını ortaya
koymaktadır. Alman Dışişleri Bakanlığı'na ait 22 Haziran 1937 tarihli
bu belge, Nazilerin önayak olmasıyla bir Yahudi Devletinin kurulabileceğini
şöyle not eder: " İç politika koşullarının dikte ettirdiği bu Alman
tedbiri, hiç kuşkusuz Yahudiliğin Filistin'de kuvvetlenmesine yardım
edecek ve bu ülkede bir Yahudi Devletinin kuruluşuna yardımcı olacaktır."
54 Aynı belgede Yahudi göçünün Hitler tarafından
koordine edildiği, Alman diktatörünün konu ile özel olarak ilgilendiği
de vurgulanmaktadır.
Bugün bunlar bugün pek çok kişiye şaşırtıcı gelen
bilgilerdir. Bunun nedeni, tarihin bu ilginç ittifakının resmi tarih
tarafından özenle gizlenmiş olmasıdır. İşbirliğinin en hızlı biçimde
yürütüldüğü yıllarda bile Siyonistler ve Naziler bu ittifakı gizli
tutmak için çalışmışlar ve iki taraf arasındaki ilişkiler dünya
kamuoyunun gözlerinden uzak tutulabilmiştir. Yalnızca bazı söylentilerin
dolaşması engellenememiştir. Amerikalı yazar Edward Tivnan, ülkesindeki
Yahudi lobisinin politik gücünü incelediği The Lobby: Jewish Political
Power in US Foreign Policy adlı kitabında, Siyonistler ile Naziler'in
yaptığı ittifak ile ilgili olarak 1930'ların sonunda Amerikalı Yahudiler
arasında söylentiler dolaştığını ve bunun büyük bir husursuzluk
doğurduğunu not ediyor.55
Göç anlaşması 1933'ten savaşın patlak verdiği
1939 yılına dek kesintisiz uygulamada kalmıştır. Göç işleminin 1939'da
durmuş olmasının nedeni de, iki taraf arasındaki herhangi bir anlaşmazlık
değil, savaş şartlarının Alman gemilerinin İngiliz mandası olan
Filistin'e gidişini mümkün kılmayışıdır. Bu dönem boyunca da 60
bine yakın Alman Yahudisi Filistin'e transfer edilmiştir. Hem de
oldukça hoş şartlar altında. 1933 Ekiminde Hamburg-Güney Amerika
Denizcilik Şirketi, Hayfa'ya direk seferler düzenlemiş ve yolda
da yolculara Hamburg hahambaşılığının denetimi altında hazırlanmış
Koşer (Yahudilerce helal) yemek servisi sunmuştur.56
Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber de The Journal of Historical
Review dergisinin Temmuz/Ağustos 1993 tarihli sayısında yayınlanan
Zionism and the Third Reich (Siyonizm ve III. Reich) başlıklı makalesinde
Ha'avara'dan söz eder. Buna göre, Aralık 1937'de Alman İçişleri
Bakanlığı tarafından yayınlanan bir rapor, Ha'avara'nın sonuçlarını
şöyle anlatmaktadır:
Ha'avara anlaşmasının Filistin'in 1933 yılından bu yana yaşadığı
hızlı gelişimde çok büyük payı olduğuna kuşku yoktur. Anlaşma sayesinde
Filistin'i hem en büyük para kaynağı, hem de en zeki ve entellektüel
göçmenler yöneltilmiştir. Ülkenin gelişimi için gerekli olan makinaların
ve endüstri ürünlerinin büyük kısmı da yine Ha'avara ile ulaştırılmıştır.
Weber'in de vurguladığı gibi anlaşmayı
sekteye uğratan tek şey, II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesidir.
Aksi halde Nazi-Siyonist işbirliğiyle yürütülen Yahudi göçünün artarak
devam edeceğine kuşku yoktur. Nitekim 1938 ve 1939 yıllarında göç
eden Yahudi sayısı eskiye oranla daha da artmıştır. 10 bin Alman
Yahudisinin ise Ekim 1939'da Filistin'e transfer edilmesine karar
verilmiş, ancak Eylül ayında savaşın başlamasıyla bu "rezervasyon"
iptal edilmiştir. Ha'avara uygulaması 1941'e kadar kesintili olarak
sürmüştür. Sonuçta 1933-1941 yılları arasında 60 bin Alman Yahudisi
Nazi-Siyonist işbirliği ile Filistin'e transfer edilmiştir ki, bu
da o dönem Filistin'deki Yahudi nüfusunun % 15'ini oluşturmaktadır.
Ha'avara'nın ekonomik sonuçları da az önce vurguladığımız gibi oldukça
önemlidir. Tarihçi Edwin Black, Ha'avara'yı konu edinen The Transfer
Agreement adlı kitabında Ha'avara'nın Filistin'de "ekonomik bir
patlama yaratarak, İsrail Devleti'nin kuruluşuna büyük bir katkıda
bulunduğunu" yazar.57

1 Michael Howard,
The Occult Conspiracy: The Secret History of Mystics, Templars,
Masons and Occult Societies, 1.b., London: Rider, 1989, s. 130.
2 Ibid., s. 106.
3 Ibid.
4 Frederick Goodman, Magic Symbols, Lon-don: Brian
Trodd Publishing House, 1989, s. 97.
5 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 109.
6 Ibid., s. 110.
7 Ibid.
8 Ibid., s. 112.
9 Nicholas Goodrick-Clarke, The Occult Roots of
Nazism, Northamptonshire: Aquarian Press, 1985.
10 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 113.
11 Ibid., s. 112.
12 Ibid., s. 113.
13 Ibid., s. 124.
14 Ibid.
15 Aytunç Altındal, Thule'nin kurucusu olan Baron
von Sebottendorff ile tüm bu bilgileri, 2-11 Kasım tarihlerinde
Sabah'ta yayınlanan "Hitler Doğmadan Önce" adlı yazı dizisinde vermişti.
Moral Re-Armament, 1920'de bir rahip tarafından kurulmuş sözde Hıristiyan
bir dernekti. Ancak 1936 yılında İngiliz İstihbaratı'nca gizli Nazi
sempatizanı olmakla suçlandı. İngilizler derneği "beşinci kol" faaliyetlerinde
bulunan yıkıcı kuruluşlar listesinin en başlarına almışlardı. Ancak
bu Nazi yanlısı dernek Hitler'in yenilgisinden sonra daha güçlenerek
varlığını sürdürdü. Altındal'a göre "Nasyonal Sosyalizm bitmemiş,
yer altına geçerek yeni bir savaşım modeli ve direniş biçimi geliştirmeye
başlamıştı. Özellikle Münih ve çevresinde masum adlar altında birçok
dernek ve örgüt kurulmuştu." İşte bunların en önemlisi Moral Re-Armament'tı.
Örgüt, 1945'te Alman ve Fransız önde gelenlerini gizlice buluşturarak
5 yılda 3 bin kişiyi bir araya getirdi. Fransızların 17'si devlet
adamı Mitterand dahil 200'ü sendikacı, 207'si sanayici, 30'u gazeteci,
100'ü eğitimciydi. Alman tarafı ise, en başta Şansölye Konrad Adenauer
olmak üzere, 82 devlet adamı, 400 sendikacı, 14 ilahiyatçı, 160
gazeteci ve 35 eğitimci içeriyordu. Altındal'a göre Avrupa Topluluğu'nun
nüvesi, Moral Re-Armament'ın düzenlediği bu görüşmelerde atıldı.
Moral Re-Armament'ın bir de Türkiye kolu vardı. Manevi Cihazlanma
Derneği adındaki bu dernek, Moral Re-Armament'ın İsviçre Caux'daki
şatosunda eğitilmiş olan Türkler tarafından 1958 yılında Ankara'da
kuruldu. Manevi Cihazlanma Derneği, Thule'den Nazi Partisi'ne aktarılmış
olan masonik geleneği aynen taşıyordu. Derneğin onursal başkanı,
dönemin İstanbul Valisi ve ünlü üstad mason Fahrettin Kerim Gökay'dı.
Önde gelen üyeler arasında bir başka ünlü üstad ma son Ekrem Tok
ve İstanbul'da yaşayan bazı Alman, Avusturyalı ve Polonyalı'lar
vardı. Altındal'ın yazdığına göre, "bunların bir kısmı, geçmişte
Thule ile sıkı ilişkileri olan kişilerdi" (Aytunç Altındal, "Neo-Nazi
Örgütü Türkiye'de", Aktüel, 23-29 Kasım 1995)
Thule ile ilişkili olmak, masonlukla ilişkili olmak demekti elbette.
Altındal da bir de Manevi Cihazlanma Derneği'ne üye olan "bir vali"nin
homoseksüel olduğundan söz ediyordu. Örgütün ilginç özelliklerinden
biri de anti-İslami çizgisiydi; Altındal'a göre, örgüt, "en büyük
tehlike" dediği "şeriatçılığa ölümüne karşı"ydı. (Aytunç Altındal,
"Hitler Doğmadan Önce", Sabah, 8 Kasım 1995)
Manevi Cihazlanma Derneği'nin bu masonik yapısı, bir de "yahudi
bağlantısı" akla getiriyordu doğal olarak. Gerçi Aytunç Altındal
böyle bir bağlantının olmadığı, zaten genel olarak yahudiler ile
masonlar arasındaki ilişki bulunmadığı konusunda ısrarlıydı. Ancak
solcu yazar Memduh Eren, dernekle ilgili ilginç bir bilgi aktarıyordu.
27 Mayıs döneminin ihtilalci subaylarından Celil Gürkan Paşa, ihtilalden
10 gün sonra, İstanbul'dan komşuları olan iki yahudi aile tarafından
ziyaret edilmiş, bu aileler birlikte İsviçre gezisi teklif etmişlerdi.
Gürkan ve eşi, teklifi kabul edip İsviçre'ye gittiklerinde kendilerini
Moral Re-Armament'ın merkezi olan Caux'taki şatoda bulmuşlardı.
Orada 15 gün boyunca, günde 6 saat ders görmüş, "beyin yıkamaya
maruz kalmışlar", zar zor kaçıp kurtulabilmişlerdi. (Aytunç Altındal,
"Neo-Nazi Örgütü Türkiye'de", Aktüel, 23-29 Kasım 1995)
16 Umberto Eco, Foucault Sarkacı, Çev. Şadan Karadeniz,
2.b., İstanbul: Can Yayınları, s. 484.
17 Aytunç Altındal, "Hitler'den Önce, Hitler'den
Sonra", Cumhuriyet, Aralık 1992.
18 Michael Howard, The Occult Conspiracy, s. 131.
19 Ibid.
20 Aytunç Altındal, "Hitler Doğmadan Önce", Sabah,
5 Kasım 1995.
21. Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
Chicago: Lawrence Hill Books, 1983, s. 24. 
22 Ibid., s. 25.
23 Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine
Question, 1.b., Austin: University of Texas Press, 1985, s. 18.
24 Ibid., s. 20.
25 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
s. 30.
26 Ibid., s. 34.
27 Ibid., s. 30.
28 Francis Nicosia, The Third Reich and the Palestine
Question, s. 22.
29 Ibid., s. 17.
30 Ibid., s. 25.
31 Ibid.
32 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
s. 45.
33 Ibid., ss. 48-49.
34 Ibid., s. 49.
35 Ibid., s. 47.
36 Ibid., s. 50.
37 Ibid., s. 51.
38 Ibid., s. 52.
39 Ibid., s. 54.
40 Ibid.
41 Ibid., s. 58.
42 Ibid., s. 59.
43 Ibid.
44 Ibid., s. 60.
45 Ibid., s. 71.
46 Ibid., s. 61.
47 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret
Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound Institute of Civilation, 1992,
s. 93.
48 Ibid., ss. 126-127.
49 Ibid., s. 153.
50 Ibid., s. 154.
51 Hermann Rauschning, Hitler M'a Dit: Confidences
du Führer; Sur Son Plan de Conquete du Monde, 59.b., Paris: Coopération,
1939, s. 124.
52 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
s. 75.
53 Conor Cruise O'Brien, Belagerungszustand: Die
Geschichte des Zionismus und des Staates Israel, München: Deutscher
Taschenbuch Verlag, Ağustos 1991, s. 130.
54 Wilhelmsrasse'nin Gizli Arşivleri, Kitap II,
Paris: Plon, 1954, s. 3.
55 Edward Tivnan, The Lobby: Jewish Political Power
in US Foreign Policy, New York: Simon and Schuster, 1987, s. 22.
56 Lenni Brenner, Zionism in the Age of Dictators,
s. 83.
57 Edwin Black, The Transfer Agreement, London:
1984, s. 382.
|