|
IV. KISIM
DÜZEN'İN GELECEĞİ
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz
de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen
kurduk. Artık sen,
onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak...
(Neml Suresi, 50,51)
ONBİRİNCİ BÖLÜM
MESİH PLANI'NIN SONU VE 'AHİR ZAMAN'
"... Bu (dini) hareketler, bütün dünyada
müminlere
de inançsızlara da sekülerizmin
altın çağının sonunun geldiğini düşündürüyor.
Sanki (Din), modernleşmenin, Aydınlanma'nın
belirlediği bir çağın getirdiği değişimlere
karşı hamlede bulunuyor, intikam alıyor gibi..."
- Gilles Kepel. Din Dünyayı Yeniden Fethediyor.
Mesih Planı, 14 ve 15. yüzyılda, İspanya'da hummalı bir mistik
çalışma içine giren Yahudi Kabalacıları tarafından tasarlanmıştı.
Plan, Yahudi egemenliğinde bir dünya anlamına gelen Mesih'in yeryüzüne
inişi için, Kutsal Kitap'ta yazılı olan kehanetlerin bizzat Yahudilerin
eliyle gerçeğe dönüştürülmesini öngörüyordu. İlk kehanet olan Yahudilerin
dünyanın dört bir yanına dağılması, bizzat Kabalacılar tarafından
provoke edilen İspanya sürgünü ile uygulamaya kondu. Sürgünün başladığı
sırada bilinmeyen denizlere doğru yelken açan bir başka Kabalacı
Kristof Kolomb, öteki Kabalacı dostlarının da desteğiyle, Plan'ın
bir başka parçasını yerine getirmeyi hedeflemişti; hem Yahudilerin
"yayılması" için dünyanın bir başka yanını keşfetmek hem de bu yeni
toprakları Yahudiler için bir güç merkezi haline sokmak. Yahudilerin
dünyanın dört bir yanına dağılmaları ile ilgili kehanet, Menasseh
Ben Israel gibi Kabalacıların yerinde müdahaleleri ile 1650'lerde
büyük ölçüde tamamlandı.
Mesih Planı'nın bu kehanetsel kısmı devam ederken, bir yandan da
stratejik yönü işliyordu. Bu stratejik yön, temel olarak, Yahudilerin
önündeki düşman güçlerin tasfiye edilmesine yönelikti. Yahudiler,
Kutsal Topraklar'ın kendilerine ait olduğunu reddeden, aksine onlara
pek iyi bakmayan güçleri ortadan kaldırmak zorundaydılar. Bunu yapmadan,
ikinci büyük kehaneti gerçekleştirmeleri, yani dünyanın dağıldıkları
dört bir ucundan Kutsal Topraklar'a dönmeleri de mümkün değildi.
Ortadan kaldırmaları gereken güçlerin başında da, Katolik Kilisesi
geliyordu. Yahudileri "İsa'nın katilleri" olarak gören, Kutsal Topraklar
üzerindeki hak iddialarını ve "Seçilmiş Halk" öğretilerini kesinlikle
tanımayan Kilise müstakbel bir Yahudi egemenliğinin önündeki en
büyük engeldi. Yahudiler ancak Kilise'nin otoritesini yıkarlarsa
Avrupa'nın yönetiminde etki sahibi olurlar ve bu durumda da Avrupa'yı
kendilerini Kutsal Topraklar'a döndürmek ve bunun için de Kutsal
Topraklar'ı İslam egemenliğinden çıkarmak için kullanabilirlerdi.
Ancak Kilise'ye karşı tek başlarına mücadeleye başlamadılar. Bazı
hıristiyanları da yanlarına çekmişlerdi. Aslında bunlara hıristiyan
demek de doğru değildi. Haçlı seferleri sonucunda gittikleri Kudüs'te
Kabala'nın büyüsüne kapılarak hıristiyanlıktan uzaklaşan bu şövalyeler,
yani Tapınakçılar, bir süre sonra "kafir"likleri nedeniyle Kilise
tarafından hedef alındılar. Papa tarafından yasadışı ilan edilmelerinin
ardından da, Yahudilerle tarihi bir İttifak kurarak Kilise'ye karşı
asırlar sürecek bir mücadele başlattılar. Bu mücadele, aslında Mesih
Planı'nın İspanya'daki Kabalacılar tarafından tasarlandığı 1400'lü
yıllardan da önce başlamıştı ama kısa süre sonra Mesih Planı'na
eklendi ve Plan'ın bir parçası oldu.
Tapınakçılar ve Yahudiler arasındaki İttifak, Kilise'yi yıkabilmek
için önce bazı Papa düşmanı dini akımlar oluşturdu; John Wycliffe
ve John Huss'unkiler gibi. Bu denemelerin ardından daha köklü bir
değişim olan Hümanizm geldi. Kilise doktrinine ters bir dünya görüşü
üreten büyük Hümanistlerin hepsi, Kabala'ya karşı olağanüstü bir
ilgi duyan ve Tapınakçı geleneğe bağlı kişilerdi. Hümanizmi Rönesans
ve daha da önemlisi Reform izledi. Doğrudan İttifak tarafından üretilmiş
olan Reform hareketinin en önemli hedefi, Katolik Kilisesi'nin siyasi
gücünü yok etmekti. Bu arada etkili bir "Tevrat'a dönüş" hareketi
başlatarak hıristiyanları M. Tevrat hükümlerini ki bunların arasında
Yahudilerin "Seçilmiş Halk" ve Kutsal Topraklar'ın sahibi olduğu
inançları da vardı sorgusuz sualsiz kabul etmeye mecbur bıraktı.
Bu "Tevrat'a dönüş" hareketinin en radikal temsilcisi olan Püritenler,
Anglo-Sakson kültürü üzerindeki etkileriyle, Mesih Planı'nın Tapınakçılar
kadar önemli destekçileri olacaklardı.
Reform'u izleyen Aydınlanma çağı ve Kilise'ye karşı girişilen siyasi
saldırılar Fransız Devrimi, İtalyan ulus-devletinin kuruluşu gibi
Papanın siyasi gücünü neredeyse tümüyle yok etti. Bu uzun mücadele
sonucunda, Batı'da Kilise'nin otoritesi altında işleyen Katolik
Düzen tamamen yıkılmış ve onun yerine Yeni Seküler Düzen (Novus
Ordo Seclorum) kurulmuştu. Bu, Batı'nın artık Mesih Planı için kullanılabilir
hale geldiğini gösteriyordu. Nitekim Kabalacılar bunun üzerine ikinci
büyük kehaneti, yani Yahudilerin Kutsal Topraklar'a dönüşünü, öteki
adıyla "Sürgünlerin Toplanması"nı başlattılar. Kabalacılar tarafından
formüle edilen Siyasi Siyonizm hareketi, 19. yüzyılın sonunda, Kabalacılar'ın
yolunu izleyen ırk bilinci yüksek laik Yahudiler tarafından uygulamaya
kondu. Bu, aynı zamanda, Yahudi toplumu içindeki dindar olmayan
elementlerin de, yeterli bir ırk bilincine sahip oldukları takdirde,
Mesih Planı'na destek olabileceklerini gösteriyordu.
Ancak Kutsal Topraklar'a dönülebilmesi için, oradaki Osmanlı egemenliğine
son verilmesi gerekiyordu. Siyonistler ilk önce Osmanlı'yla anlaşmayı
denediler ama Halife Abdülhamid'in sert tepkisi onları daha kesin
çözümler aramaya itti. Halife'yi düşürebilmek için ona karşı gelişen
seküler ve ulusçu muhalefeti, İmparatorluk sınırları içinde özellikle
de Selanik'te yaşayan Yahudiler ve de mason locaları yoluyla örgütleyip
desteklediler. Halife'nin tahtından indirilmesinin ardından da olaylar
çorap söküğü benzeri birbirini izledi. Askeri darbeyle iktidarı
ele almış ve gözünü bürüyen hırstan dolayı savaşmak için bahane
arayan paşaları kullanarak, İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'na sokmak
ve İngiltere'yle savaştırarak Kutsal Topraklar'ı İngiliz egemenliğine
sokmak zor olmadı.
|

Yahudiler artık Mesih'in gelişinin
an meselesi olduğunu düşünüyorlar. Üstte İsrail'deki Hasidik
Habad hareketinin kullandığı bir propaganda posteri: "Mesih'i
istiyoruz, hemen şimdi!"
|
Filistin İngiliz egemenliğine girip bir de İngilizler orada bir
"Yahudi vatanı" kurmayı vaadedince, Siyonizm, Mesih'in gelişinin
büyük kehanetine, yani Sürgünlerin Toplanmasına ağırlık verdi. Ancak
ortada bir sorun vardı, "sürgünlerin", özellikle de rahatları yerinde
olan Avrupa Yahudilerinin Filistin'e dönmeye pek niyetleri yoktu.
Bu sorun için doğrusu teknik yönden oldukça mantıklı olan bir çözüm
bulundu. Avrupa'da gittikçe yükselen aşırı sağcı ve ırkçı akımlarla
örtülü bir işbirliği yapılacaktı. Çünkü bu akımlar, kendi ülkelerinde
"ırk saflığı" oluşturmak istiyorlar ve bu nedenle de başta Yahudiler
olmak üzere azınlıkları sürgün etmek gerektiğini düşünüyorlardı.
Siyonistler de bu Yahudileri Filistin'e götürmek istediklerine göre,
iki taraf arasında doğal bir paralellik kurulmuş oluyordu. Bu paralellik
bir ittifaka dönüştü ve Nazi Almanyası ile yapılan işbirliği sayesinde
Filistin'e yapılan göçte büyük bir artış sağlandı. Naziler'in Yahudileri
göç ettirmek için kullandıkları antisemit propagandalar ise tüm
dünya Yahudilerine, diasporanın güvenilir olmadığı yönünde bir telkin
olarak kullanıldı. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru üretilen
Soykırım masalı ise hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlar için
Kutsal Topraklar'a göçü onaylamayı sağlayacak önemli bir psikolojik
baskıydı.
Her şey kehanetlerdeki gibi gerçekleşti. Yahudiler, bu işe gönüllü
olarak yardım eden milletlerin aracılığıyla Filistin'e taşındılar
ve burada bir devlet kurdular. 1967'de ise Kudüs'ün tamamını, dolayısıyla
Süleyman Tapınağı'nın mekanını 19 yüzyıllık bir aradan sonra ele
geçirdiler.
Filistin cephesinde bunlar olurken, bir yandan da dünyanın en büyük
politik ve askeri gücü olmaya doğru giden ABD üzerindeki denetimlerini
de gittikçe artırıyorlardı. Sahip olduğu Püriten mirası sayesinde
Amerika onların egemenliğine girmeye son derece uygundu. Bu egemenliği
tam olarak kurabilmek içinse, Amerika içinde çeşitli örgütler oluşturdular.
Masonluğu Eski Dünya'dan Amerika'ya onlar taşıdı. Bunu kendilerine
bağlı diğer örgütler izleyecekti. Bu arada ilginç bir manevra daha
yaparak, kendi kıtasının dışına adım atmayan Amerika'yı emperyal
bir güç haline soktular, onu "yayılmaya" zorladılar. Amerikan emperyalizmini
körüklemek ve de kontrol altında tutabilmek için, yüzyılın başlarında
CFR'yi oluşturdular. Amerikan dış politikasını Yahudi önde gelenleri
için bir "taşeron" haline getirmeyi amaçlayan bu örgütün dışında,
yüzyılın ikinci yarısında, Amerika'nın İsrail'e olan desteğini denetlemek
için başta AIPAC olmak üzere çeşitli lobi kurumları ürettiler. Etkileri
öyle arttı ki, sonunda Amerika, "goyim olmayan" bir hükümet, yani
bir Yahudi hükümeti tarafından yönetilmeye başladı.
Dünyanın iki "goyim olmayan" hükümeti, yani İsrail ve ABD, 20.
yüzyıl içinde bir de Üçüncü Dünya'da büyük bir savaş verdi. Çünkü
Üçüncü Dünya halkları, bu ikilinin önderliğinde kurulmuş olan Dünya
Düzeni'ne karşı doğal bir muhalefet oluşturuyorlardı. Sosyal Darwinizm
temeli üzerine kurulu olan Düzen, dünyayı yönetenler ki bunlar en
başta Yahudiler, sonra da onlarla ittifak içinde olanlardı ve yönetilenler
olarak ayırıyordu ve Düzen'in tabiatı, yönetenlerin yönetilenler
üzerinde baskı kurmasını gerektiriyordu. Nitekim böyle de oldu.
ABD-İsrail ikilisi, ki bu ikilide baskın taraf gerçekte İsrail'di,
özellikle yüzyılın ikinci yarısında Üçüncü Dünya halklarına karşı
büyük bir savaş başlattılar. Üçüncü Dünya ülkelerinde, kendi halklarını
işkence ve soykırıma tabi tutan diktatörler başa geçirildi, iç savaşlar
körüklendi. Bu, bir anlamda yeryüzünün Mesih'in gelişi için hazırlanmasıydı.
Çünkü Mesih geldiğinde, Yahudi inanışına göre, tam bir Sosyal Darwinistik
düzen kurulacak ve tepesinde Yahudilerin yer aldığı bir hiyerarşi
oluşturulacaktı. Yahudilerin beklediği bu Mesih, aslında Kuran'da
anlatılan Firavun ahlakının bir benzeriydi ve
"gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını
birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten
düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu.
Çünkü o, bozgunculardandı" (Kasas Suresi, 4) ayetinde tarif
edilen türde bir bozgunculuğun faili olacaktı. Yahudi önde gelenleri
ise Mesih gelmeden önce de egemenlik için elden gelenin yapılması
gerektiğini düşündükleri için, bu bozgunculuğu özellikle Üçüncü
Dünya'da ısrarla sürdürdüler.
Ancak özellikle son yıllarda ortaya çıktı ki, Düzen'in felsefi
dayanaklarına karşı çıkan tek önemli güç İslam'dı. Öteki din ya
da ideolojiler Yeni Seküler Düzen'e itaat etmeyi kabul etmişlerdir
ve bu Düzen'i eleştirecek bir zihin yapısına sahip değildiler. Bu
nedenle, Düzen'in patronları, yani İsrail güdümlü "Anti-İslami Enternasyonel",
kendisine bir numaralı hedef olarak İslam'ı ve Müslümanları seçti.
Dünyanın farklı bölgelerinde Müslümanlara karşı girişilen saldırıların
hep İsrail ile bağlantılı oluşu, bunun açık bir göstergesidir.
Bu durum, Mesih Planı'nın stratejik yönünün, Yahudi önde gelenlerinin
kontrolündeki Düzen ile Müslümanlar arasında bir çatışma gerektirdiğini
göstermektedir. Samuel Huntington'ın gündeme getirdiği "Medeniyetler
Çatışması" tezinin yakın gelecekte Batı ve İslam medeniyeti arasında
büyük bir çatışma öngörmesi bunun bir başka ifadesidir. Gerçekte
İslam dünyası ile Batı arasında pek çok ortak değerler ve inançlar
bulunmasına rağmen, yapay bir şekilde "Medeniyetler Çatışması" kavramı
oluşturulmuş ve öne sürülmüştür.
Bu noktada ilginç bir gerçekle daha karşılaşıyoruz: Mesih Planı'nın
kehanetsel yönü de, Yahudilik ve İslam arasında gerçekte her iki
İlahi din de baürış yanlısı olmasına rağmen bir çatışma gerektirmektedir.
Mesih'in gelişi için gerekli olan kehanetler birbiri ardına gerçekleştirilmiştir
ve bugün yerine getirilmesi gereken son bir kehanet vardır; Süleyman
Tapınağı'nın yeniden inşa edilmesi. Siyasi Siyonizmi formüle eden
Kabalacı Hirsch Kalischer'e göre ve diğer Kabalacıların da kabul
ettiği gibi Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirdikten sonra yerine getirmeleri
gereken son kehanet budur ve bunun da yapılmasının ardından Mesih'in
gelişi an meselesi olacaktır. İşte Mesih Planı'nın Müslümanlar ile
Yahudileri karşı karşıya getiren kehanetsel yönü buradadır, çünkü
Tapınak'ın inşası için, onun eski yerinde bugün duran iki İslam
mabedinin, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'nın yıkılması gerekmektedir.
Bu ise dünya Müslümanlarının asla kabul etmeyeceği bir harekettir.
Konuyla ilgilenen pek çok uzmanın söylediği gibi İsraillilerin Tapınak
Tepesi'ndeki (Temple Mount) İslam mabetlerini yıkmaları, büyük olasılıkla
bir çatışmanın başlangıcı olacaktır. (Kuşkusuz bizim temennimiz,
böyle bir çatışmanın asla yaşanmaması ve hem Yahudiler hem de Müslümanların
Kutsal Topraklar'da barış içinde yaşamalarıdır.)
Peki İsrailliler bu son kehanet hakkında ne düşünmektedir? Yahudiler,
Tapınak'ı yapmak için İslam'ın üçüncü kutsal mekanını yerle bir
etmeyi hedeflemekte midir?
Tapınak'ın İnşasına Doğru?...
1984 yılının 27 Nisanında İsrail'de oldukça ilginç bir örgütün
varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki
örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya
uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması
üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli
eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria'daki iki Arap belediye başkanının
arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki
İslam Koleji'ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş,
otuzüç tanesini de yaralamışlardı.
Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit'in tüm bunlardan çok
daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt,
Doğu Kudüs'ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve hıristiyanların
ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkinde yer
alan iki İslam mabedini Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra havaya
uçurmak için çok sofistike bir plan hazırlamıştı. mabetlerin mimarı
yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri'ndeki
bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs
Sahra'yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı
patlayıcı Kubbe'nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse
Mescid-i Aksa'yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri
vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi'ler ve göz yaşartıcı bombalar
edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının
katılımıyla gerçekleşecekti.
Machteret Yehudit'in iki önemli lideri vardı,
Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak,
The Ascendance of Israel's Radical Right adlı kitabında bu ikilinin
kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de
hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan'ın
Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyor. Bu iki Kabalacı'nın
bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli
politik organizasyonu ve "Kabalacıların partisi" olan Gush Emunim'e
bağlı oluşlarıydı. (Gush Emunim için bkz. 8.
bölüm.) 1
Ancak bu ikili, Ehud Sprinzak'ın yazdığına göre,
Gush Emunim'in asıl çizgisinden sapmış olan genç Kabalacılardı.
Gush Emunim'in büyükleri, dönemin en büyük Kabalacısı sayılabilecek
olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un "itidal" çizgisine bağlı kalmışlar
ve Mescid-i Aksa'yı imha girişimlerine karşı hep "daha zamanı değil"
diyerek karşı çıkmışlardı. Bu iki genç Kabalacı ise Gush Emunim
içindeki dini hiyerarşiyi bozarak, kendileri gibi düşünen radikallerle
birlikte kendi başlarına Tapınak'ı yıkmaya karar vermişlerdi. Bu,
tarihteki "sahte Mesih" hareketlerine benzeyen bir durumdu; Yahudi
tarihinde sık sık boy gösteren "sahte Mesih"lerin çoğu, büyük Kabalacıların
yürüttüğü uzun Mesih Planı'nı beklemekten sıkılmış ve kendi başlarına
işe soyunmuşlardı. Nitekim Gush liderleri de Machteret Yehudit olayını
böyle yorumladılar. Yeshua Ben-Shoshan'ın hocası olan Kabalacı hahambaşı
Yoel Ben-Nun, öğrencisini tarihteki sahte Mesihlerin en ünlüsü olan
Sabetay Sevi'ye benzetmişti.2
Zaten Yeshua Ben-Shoshan'ın daha önce de Gush
çizgisine göre sivri kaçan bazı açıklamaları olmuştu. Ehud Sprinzak,
Yeshua Ben-Shoshan'ın Gush liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi
sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini
söylüyor. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan "ideal
İsrail Devleti" projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak'ın yeniden
inşasının ardından, İsrail'in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin
kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğinden
söz etmişti. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi ama bunu
açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.3
Kısacası, Machteret Yehudit'in üyeleri, herkesin
yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan
bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, aslında, gerek Gush
Emunim gerekse İsrail hükümeti, Machteret Yehudit'e ve eylemine
gizli bir sempati ile bakmışlardı. İsrail mahkemesi, kanunlara göre
suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından
bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri
için şöyle diyebiliyordu: "Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar."
Gush Emunim'in önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik
olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş
bildirdi.4
|

İsrail yönetimi, Mesih'in gelişinin
son alameti olan Tapınak'ı inşa etmek için ilginç bir yöntem
uygulayarak Mescid-i Aksa'nın altında oyuyor. Tapınak'ın eski
yerinde duran Mescid-i Aksa, böylece en ufak bir sarsıntıda
kendiliğinden çökecek hale getiriliyor.
|
Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret
Yehudit olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç
bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya
göre İsrail'in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit'in
daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi,
İslam Koleji'nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte
hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman'ın yorumuna göre, İsrail
otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa'yı yıkma planından da
haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak
olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını
farketmeleri üzerine Machteret Yehudit'i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı.
Yitzhak Şamir'in örgütün üyeleri için "harika insanlar" deyişi ya
da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken "bu insanlara
yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği" şeklindeki
garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst
rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret
Yehudit'e uzun süre engel olmadığını, çünkü "üst düzey politik ve
askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı
eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini" söylemişti. Friedman,
"Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı
ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" diyor.5
1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması
için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri
Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta "solcu ve laik"
ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi'nden bile çok sayıda Knesset
üyesi bu "harika insanları" hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta
birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.
Sonuç olarak, Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine
Mesih Planı'nın son kehaneti olan Tapınak'ı inşa etmeye çalışan
Machteret Yehudit'in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail
hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün
biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.
Dolayısıyla, Machteret Yehudit'in İslam mabetlerini yıkma planının
engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından
memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi,
daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'yı yıkma
yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna
gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda "kendiliğinden" yıkılmaları
beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, "İsrail Mescid-i Aksa'yı
yıkıyor!" başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon'un
haberi şöyleydi:
... Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa'nın
güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için
mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak,
bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan
Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan
ve projeler bile hazırlamışlar.
Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa'nın mihrap
yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz...
bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor...
bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail
askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i
Aksa'ya doğru ilerlediklerini gördük... Bir kapıdan Mescid-i Aksa'nın
altına giriverdiler. Aksa'nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere
söyledikleri 'bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler'
sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk... kazı çalışmalarının
yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu
anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar
da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı
ve Mescid-i Aksa'nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.
İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda
bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından
çekiniyor... (bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden
çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini
geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış
olacak.6
Tapınak'ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda,
Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla
aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak'ın
inşası konusunda her zamanki gibi "kraldan çok kralcı" tavrını gösteriyor
ve bunun için İsrail'e her türlü desteği veriyorlar.
Amerikalı gazeteci Grace Halsell, Prophecy and Politics adlı kitabında
Evanjeliklerin Tapınak'ın yeniden inşa konusunda İsrailliler'e verdikleri
örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın "Provoking
a Holy War" (Kutsal Savaş Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük
olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak
olan Mescid-i Aksa'yı yıkma ve yerine Tapınak'ı inşa etme çabalarından
bahsediliyor. Halsell, Amerika'daki ilginç bir kurumdan bahsediyor:
Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir
Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de az, sayıda
Yahudi dışında Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman
mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover
kendisini "yeni Nehemya" olarak tanımlıyor. Nehemya, ilk yıkılışının
ardından Kudüs'ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı...
|

İsrailliler, Süleyman Tapınağı'nı
inşa etmek için Harem- i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkmanın
şart olduğunu biliyorlar. İslam mabetlerini yıktıklarında
yerine inşa edecekleri Tapınağın planı bile hazırlanmış durumdalar.
Üstte tapınağın
rekonstrüksiyonu...
|
Kudüs Tapınağı Vakfı'nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley
Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940'lı yıllarda Siyonist
terör örgütü Stern'in saflarında King David Oteli'nin bombalanması
gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak'ın inşası için
büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var:
Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit'ten ayetler göstererek
Kudüs'ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin
bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. (Bu ilginç durumun
nedenini 4. ve 8. bölümlerde birlikte çözmüş, dindar olmayan ırkçı
Yahudilerin dini kaynaklara büyük bir bağlılık duyduklarını ve Mesih
Planı'na büyük destek verdiklerini incelemiştik.) Goldfoot'un yardımcısı
Yisrael Meida, şöyle diyor:
Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak
Tepesi'ni kontrol eden, Kudüs'ü de kontrol eder. Ve Kudüs'ü kontrol
eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder... Burası İsrail'in diyarı,
İsmail'in değil.7 Yahudiler Müslümanları mutlaka
Tapınak Tepesi'nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil
yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar.8
Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak'ı inşa için fiili
olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf
olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış
topluyor. Para, İsrail'e, Tapınak'ın yeniden inşası için yürütülen
projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların
başında, İsrail'deki Ateret Cohanim adlı yeshiva (tekke) geliyor.
Ateret Cohanim, 1970'lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan
Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Merkaz Harav adlı yeshiva'sının bir uzantısı
olarak Kudüs'te kuruldu. Gush Emunim'in önemli kalelerinden biri
olan Ateret Cohanim'in en önemli özelliği ise Tapınak'ın yeniden
inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri
üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav'daki Kabalacılar, Tapınak'ın
inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman
döneminde Tapınak'ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban
edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak
için öğrencilerini Ateret Cohanim'de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim'in
yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak'ın
önemini şöyle belirtiyor: "Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması
(diaspora Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun
tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak'ın yeniden inşası. Piramidin
tepesinde, Tapınak bulunmaktadır." 9
Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları
işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i
Aksa'yı havaya uçurmak üzerindeyken tutuklanan Machteret Yehudit'le
yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret
Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın
fonundan ödenmişti.
Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik herhangi
bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler
tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.
Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda
da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli
boyutudur. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman
Tapınağı'na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak'ın yeniden
inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde
masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak'ın yeniden
inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.
2. bölümde incelediğimiz gibi gerçekte Tapınak Şövalyeleri'nin
devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım
içinde olması düşünülemez zaten. 2. bölümün sonunda Tapınakçılar'ın
bir dünya egemenliği hesabı yaptıklarına ve bunun için de 2000 yılını
belirlediklerine değinmiştik. Umberto Eco şöyle diyordu: "Tapınakçılar,
iki bin yılının, onların Kudüs'ünün başlangıcını belirleyeceğini
düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs'ü." Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından
Gauthier Walther'in de, La Chevalerie et les Aspects Secrets de
I'Histoire adlı kitabında, "Tapınakçılar'ın erki ele geçirme planının
2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü" söylediğine dikkat
çekiyordu.
Kuşkusuz Tapınakçılar'ın sözkonusu "yeryüzü Kudüs'ü" planı, Kabalacılar'ın
yürüttüğü Mesih Planı'ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar
ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu "yeryüzü Kudüs'ü"nün
2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail'in Mescid-i Aksa'yı
yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü "yeryüzü Kudüs'ü"nün,
yani Kudüs'ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı,
Kudüs'teki Tapınağın yeniden inşasıdır.
Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak'ın yeniden inşası
için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik
yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında,
İslam'la bir "medeniyetler çatışması" içine girecek olan Batı dünyası,
genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki,
İsrailliler iyi bir zamanlama ve "biz istemeden oldu" gibi bir açıklama
ile Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldıracaklar ve yerine kısa sürede
eski Tapınak'ın bir kopyasını inşa edeceklerdir. Kudüs'teki Kabala
tekkesi Ateret Cohanim'de Hz. Süleyman zamanında Tapınak'ta yapıldığı
öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna
değildir.
İsrail'in gerek Ortadoğu'da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri
zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki
mantıklardan birisi de Tapınak'ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz
Yahudi Devleti Mescid-i Aksa'yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya
geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın
bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün
olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.
Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog
Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:
Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen
Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu
yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır.
Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne
zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacak.10
Houston İkinci Baptist Kilisesi'nden rahip James
E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak'ı inşa etmek
istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle
değil, Aksiyon'un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor:
"Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını
görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı'dan
gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir
şekilde gerçekleşecek." 11
İsrail'in bir şekilde Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıktığını
ve Tapınak'ı inşa ettiğini varsayalım. Bu durumda Mesih için gerekli
tüm kehanetler yerine getirilmiş ve 500 yıllık Plan sona ermiş olacaktır.
Peki, Mesih gelecek midir?
Mesih ve Hz. Süleyman
Tüm bu kitap boyunca Kabalacılar'ın nasıl bir zihin yapısına olduklarını,
nasıl bir egemenlik öngördüklerini ve ne tür yöntemler kullandıklarını
inceledik. Mesih Planı'nı tasarlayan ve nesilden nesile uygulamaya
devam eden bu "Siyon Bilgeleri", Yahudi egemenliğinin ancak Mesih'in
gelmesiyle gerçekleşeceğini düşünüyorlar ve bunun için de kutsal
kaynaklarda yer alan kehanetlerin birer birer gerçekleşmesi gerektiğine
inanıyorlardı. Ancak bu kehanetlerin oluşması için oturup beklemediler;
Kabala'dan çıkardıkları "tekniğe" göre, bu kehanetleri kendi elleriyle,
ya da kendilerine itaatkar olan ırk bilinci yüksek Yahudileri ve
kendi otoritelerine boyun eğen Tapınakçı/masonları kullanarak gerçekleştirebilirlerdi.
Bu Kabala tekniği ile, Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağıtılması
ve sonra da Filistin'e götürülmesi, Yeni Seküler Düzen'in (Novus
Ordo Seclorum) kurulması gibi büyük işlerin başarıldığını önceki
bölümlerde birlikte keşfettik.
Bu nedenle, 500 yıllık Mesih Planı'nın nihai hedefi olan Mesih'in
yeryüzüne inişi konusu da Kabalacılar için bir sorun olmayacaktır.
Kolaylıkla, kendi kendilerine bir Mesih üretir, aralarından birini,
en kıdemlisini, Mesih ilan edip Yahudi toplumunun önüne sürebilirler.
Nitekim tarihteki sahte Mesih hareketleri bunu doğrulamaktadır.
Yahudi tarihinin farklı dönemlerinde ortaya sahte Mesih'ler çıkmıştı.
Ancak bunların en önemlileri, Ortaçağ'ın sonlarında patlak veren
üç büyük hareket, yani Jacob Frank, Solomon Molcho ve Sabetay Sevi
adlı üç Mesih taslağının önderliğindeki Mesih hareketleriydi. Bu
üçlünün ortak özelliği ise birer Kabalacı oluşlarıydı. Ancak hepsi
de büyük Kabalacıların çizgisinden sapmış ve Mesih Planı'nın uzun
gelişimini beklemekten sıkılarak kendi kendilerini Mesih ilan ederek
Plan'ı hızlandırmayı denemişlerdi. Kuşkusuz başarısız oldular; sabırsızlık
Mesih Planı'yla hiç uyuşmayan bir özellikti çünkü. "Giriş" bölümünde
de, Mesih'in gelişini "hızlandırmak" için bilinmeyen bazı Kabala
ritüellerini uygulamaya çalışan üç Kabalacının bu disiplinsiz tavırlarını
hayatlarıyla ödediklerine değinmiştik.
Ama tüm kehanetler yerine getirildikten sonra ortaya bir Mesih
çıkarmak Kabalacılar için sorun değildir ve olmayacaktır. Önemli
olan, bu Mesih'in misyonunun ne olacağı, 500 yıldır gelişi için
çalışılan bu liderin ne tür bir yol izleyeceğidir.
Bu konuyu incelerken karşımıza çıkan ilk önemli bilgi, Mesih'le
Hz. Süleyman arasındaki Yahudilerce kurulan benzerliktir. Yahudi
literatüründe konu ile ilgili olarak verilen bilgilerin başında,
Mesih'in Hz. Süleyman'a olan büyük paralelliği dikkat çeker. Yahudiler,
Hz. Süleyman'ın elde ettiği büyük askeri ve siyasi gücün, Mesih'le
birlikte yeniden gerçekleşeceğini, Hz. Süleyman zamanındaki İbraniler
gibi kendilerinin de tüm Kutsal Topraklar'a hakim olup, daha da
ötesinde, dünyayı yöneteceklerini düşünürler. Mesih'in Hz. Süleyman'ın
soyundan geleceği yönündeki inanç, bu iki insan arasında kurulan
paralelliğin bir sonucudur. Mesih zamanında Hz. Süleyman'ın yıkılmış
Tapınağının yeniden inşa edileceği ve Mesih'in bu Tapınaktan tüm
Kutsal diyarı yöneteceği yönündeki beklentiler de, Yahudilerin zihninde
kurulmuş olan Mesih ve Hz. Süleyman arasındaki paralelliğin birer
sonucudur.
Ancak bu noktada çok önemli bir gerçekle karşı karşıyayız. Yahudiler,
bekledikleri Mesih'i Hz. Süleyman'ın bir benzeri olarak düşünmektedirler,
ancak onların zihnindeki Hz. Süleyman gerçek Hz. Süleyman değildir.
Kuran'da "Ve onlar (Yahudiler), Süleyman'ın
mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman
inkâr etmedi; ancak şeytanlar inkâr etti..." (Bakara Suresi, 102)
ayetiyle, Yahudilerin Hz. Süleyman hakkında "şeytanlar" tarafından
üretilen yalan ve iftiralara inandıkları haber verilmektedir. "Giriş"
bölümünde de değindiğimiz gibi Yahudiler sözkonusu çarpıtma sonucu,
bir peygamber ve Allah'ın örnek bir kulu olan Hz. Süleyman'ı çok
farklı biçimde algılamaktadırlar. Onlar Hz. Süleyman'ı bir peygamber
olarak kabul etmezler. Hz. Süleyman'ı Yahudi ırkını başarılara taşımış
bir "kral" olarak görmektedirler. Ve bu sapkın bakış açısının en
önemli unsurlarındanbirisi de, Hz. Süleyman'ın elde ettiği gücün
ki bu güç, Kuran'da bildirildiği gibi rüzgarları kontrol etme, madde
nakli gibi yetenekleri içermektedir, büyü ile elde edildiğine inanılmasıdır.
(Hz. Süleyman'ı tenzih ederiz.)
Oysa gerçek çok farklıdır. Hz. Süleyman, kendisine atılan iftiranın
aksine, elde ettiği güçleri ve siyasi iktidarı "büyü" ile elde etmiş
değildir. Bunlar kendisine Allah'ın verdiği birer lütuftur. Allah,
Kuran'da belirtildiği üzere, Hz. Süleyman'ın emrine cinleri vermiş
ve o da bunları bir takım mucizevi işler gerçekleştirmek için kullanmıştır.
Kuran'ın farklı surelerinde, Hz. Davud'a ve oğlu Hz. Süleyman'a
verilen sözkonusu olağanüstü güçler ve bunun karşılığında onun Allah'a
şükredişi anlatılır. Neml Suresi'nde şu şekilde bildirilmektedir:
Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik:
"Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun."
dediler. Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar,
bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir
nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür." Süleyman'a
cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar
bölükler halinde dağıtıldı. (Neml Suresi, 15-17)
Sebe Suresi'nde geçen konuyla ilgili ayet ise şöyledir:
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe)
olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi
akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler
vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın
ateşin azabından taddırırdık.
Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz
büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı.
"Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın." Kullarımdan şükredenler azdır.
(Sebe Suresi, 12-13)
Enbiya ve Sad Sureleri'nde ise Hz. Süleyman'ın emrine verilen şeytanlar
(şeytani cinler) hakkında şöyle buyrulmuştur:
Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara
(boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız
yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz. Onun için denizde dalgıçlık
yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de
(emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik. (Enbiya Suresi,
81-82)
(Süleyman dedi ki) "Rabbim, beni bağışla ve benden
sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz
sen, karşılıksız armağan edensin." Böylece rüzgarı onun buyruğu
altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakça eserdi. Şeytanları
da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. Ve (kötülük yapmamaları için)
sağlam kementlerle birbirine bağlanmış diğerlerini. "İşte bu, bizim
vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın ver ya
da tut." Şüphesiz, onun Bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı
ve varılacak güzel bir yeri vardır. (Sad Suresi, 35-40)
Kabalacılar, tümüyle İlahi olan bu olayları, sözde "büyü" ile açıklamakta
ve tüm bunlara şeytani bir yorum getirmektedirler. Giriş'te de vurguladığımız
gibi Bakara Suresi'nin102. ayetini tefsir eden İslam alimleri bu
konuya dikkat çekmişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, Hz. Süleyman hakkında
yapılan bu iftirayı anlatıyor ve "şeytan"ların "... ey insanlar,
bilmiş olunuz ki, Davud oğul Süleyman, bir sihirbazdı. Cinleri ve
şeytanları, rüzgarları hep sihriyle emri altına alırdı. O neye ulaştı
ise sihir ilmiyle ulaştı" dediğini bildiriyor. Ayrıca bu iftiranın
Yahudilerce kabul görmesinin ardından, Yahudilerin de aynı gücü
elde etmek için büyüyle yoğun biçimde ilgilenmeye başladıklarını
yazıyor. Bir başka tefsirde, Safvetü't-Tefasir'de bildirildiğine
göre, Peygamberimiz (s.a.v.)'ın Yahudilere Hz. Süleyman'ın da bir
peygamber olduğunu söylediğinde, Yahudiler şaşırarak "O, sadece
bir sihirbazdı" demişlerdir.
Bu durumda Yahudilerin kafasındaki Mesih kavramı, aslında Hz. Süleyman'ın
tam tersi özelliklere sahip bir insandır; Hz. Süleyman gibi Allah'a
teslim olmuş bir kul ve peygamber değil, seküler bir iktidar kurmuş
bir "büyücü"... Bu ise bir "Mesih" değil, gerçekte bir "deccal"dir.
(Deccal: Büyük yalancı, büyük saptırıcı, insanları sapıklığa, çürümeye,
inkara sürükleyen yalancı lider).
Yahudilerin bekledikleri Mesih'in gerçekte bir deccal, İslam kaynaklarında
söylendiği gibi bir Mesih-i Deccal olduğunu az sonra inceleyeceğiz.
Ama öncelikle bu konuda bize ışık tutan bir örneğe bakmakta yarar
var.
Az önce tarihteki sahte Mesih hareketlerine değinmiştik. Bu hareketlerin,
disiplinsiz de olsalar, Kabalacılar tarafından yönetilmiş olması
bizim için son derece önemlidir. Çünkü bu "sahte Mesih" Kabalacılar
kuşkusuz Mesih'le ilgili kehanetleri çok iyi biliyorlardı. Kendilerini
Mesih ilan ettiklerinde de, asıl Mesih'in yapacağı şeyleri yapmaya
çalıştılar. Bu nedenle, bu sahte Mesihlerin eylemlerini inceleyerek,
günümüzdeki Yahudilerin bekledikleri hatta "ayak seslerini" duydukları
asıl Mesih'in neler yapacağını önceden kestirebiliriz.
Sahte Mesihler içinde en önemli olanı, Yahudilerin de kabul ettiği
gibi Sabetay Sevi'dir. 17. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu
içinde Yahudi tarihinin en önemli sahte Mesih hareketini başlatan
ve başarısızlığının ardından da farklı bir taktik izleyerek müritleriyle
birlikte görünüşte Müslüman olan Sevi'ye bir göz attığımızda, Yahudilerin
bekledikleri Mesih'in gerçekte bir deccal olduğunun işaretlerini
görebiliyoruz. Çünkü Sevi de kendi çapında küçük bir deccaldir.
Sabetay Sevi ve "Günahın Kutsallığı" Teorisi
Türkiyeli Yahudilerin kendi cemaatlerine yönelik olarak yayınladıkları
haftalık Şalom gazetesi, "Sabetay Sevi" başlıklı uzun bir araştırma
dizisi yayınlamıştı. Yomtov Bensason ve Erol Levi Coşkun'un hazırladığı
araştırmada Sevi'nin Mesihlik macerası, bunun Kabala'yla olan ilgisi
ve Sevi taraftarlarının "mumsöndü" ayinleri anlatılıyordu. Sefarad
kökenli olan Sevi'nin kendisinin Mesih oluşuna ikna oluşu şöyleydi:
19 yaşında haham payesini alan Sabetay 40 yaş kısıtlamasına rağmen
Kabala'yı öğrenmeye başlar. Bu öğrenimi, davranışlarında büyük değişiklikler
yaratır. Uzun süren oruçlar tutar, sık sık, kışın bile denize girer.
Ailesi kendisini iki kez evlendirir. Zohar'ın (Kabala'nın temel
kitabı) etkisi ile temiz kalmak istediğinden her iki eşine de elini
sürmez ve boşanır. Yirmi yaşlarında sara nöbetleri geçirmeye başlar...
Söylediği dualar ve şarkılar hayranlık uyandırır. Şarkılarının bir
kısmı erotiktir...
Gerek doğum tarihinin, gerek isminin, Kabala'nın
İbrani harflerine verdiği değerlerle hesaplandığında çok ilginç
neticeler vermesi; hastalığı, Polonya'daki Chmielnicki katliamı
ve Zohar'da Maşiah'ın (Mesih) 1648 yılında geleceği inancı, Sabetay'ı
22 yaşında harekete geçirir: Yandaşlarına Maşiah olduğunu açıklar...
Talmud'a göre söylenmesi yasak olan, Y (yud) harfi ile başlayan
tetragramı, yani Tanrı'nın adını söyler. (Bu adı sadece yıkılan
ikinci mabedin Kohen Gadol'u veya dünyaya gelerek mabedi yeniden
kurabilecek olan Maşiah söyleyebilir.) 12
Sevi'nin asıl etkisi, Kudüs'e yaptığı yolculukla
birlikte başladı. Burada hikayenin ikinci büyük kahramanı olan Gazzeli
Nathan ile tanıştı. Isaac Luria'nın Kabala okuluna bağlı olan Nathan,
Sevi'yle kader birliği ettikten kısa bir süre sonra, kendisinin
peygamber olduğunu ve Sevi'nin Mesih olduğunu bildiren vahiyler
aldığını iddia etti. Bu haberler Yahudi dünyasının dört bir yanına
dalga dalga yayıldı ve oldukça önemli bir etki yarattı. İzmir'e
dönen Sevi, Nathan'ın da desteğiyle, politik gücü ele alacağını
ima etmeye başladı. Müritleri, yakında Sevi'nin Türk Sultanı'nı
savaş yapmadan yeneceğini ve kendine köle edeceğini söylemeye başladılar.
Osmanlı otoriteleri durumu haber aldılar ve Sevi yargılanmak üzere
Sultan'ın önüne çıkarıldı. Burada ölüm ya da tevbe seçenekleri ile
karşılaşınca İslam'ı seçtiğini ilan etti ve "Aziz Mehmet Efendi"
adını aldı. Bu tabii göstermelik bir din değiştirmeydi. Nathan,
Sevi'nin bu hareketinin Kabalistik hikmetini açıklamıştı: Mesih,
"kötülük krallığını" yıkmak için onun içine girmişti.13
|

Kendini Mesih ilan eden Sabetay Sevi, tüm
günahları "kutsal" saymış, böylece ünlü "mumsöndü" ayinleri
doğmuştu.
|
Sevi'nin müritleri
de "kötülük krallığını yıkmak için" onun içine girdiler ve Yahudilik'ten
dönerek topluca İslam'ı kabul ettiklerini açıkladılar, o tarihten
sonra da "dönme" olarak tanımlandılar. Yahudi tarihçi Eli Barnavi,
dönme tarikatının 1924'de kadar Yunanistan'da (özellikle Selanik'te)
varlığını koruduğunu, sonra da Türkiye'ye taşındığını yazıyor.14
Dönmeler varlıklarını korurken bir yandan da "kötülük krallığı"
dedikleri Osmanlı'ya ve İslam'a örtülü saldırılar düzenliyorlardı.
Halife Abdülhamit'e karşı faaliyet gösteren muhalefette büyük rol
oynadılar ve Şalom'da yer alan ifadeye göre, "... keskin bir ate,
laik, din aleyhtarı, materyalist zihniyetin ortaya çıkmasına neden
oldular. Bilhassa 19. yüzyıldan itibaren, Avrupa'da ve Türkiye'deki
kontestater, din karşıtı, nihilist ve ihtilalci hareketlerde gayet
faal rol oynadılar." 15
Sevi hikayesinin bizi burada asıl olarak ilgilendiren
yönü ise Sevi'nin öne sürdüğü "günahın kutsallığı" teorisidir. Sevi,
kendisini Mesih sandıktan sonra Yahudi dininin günah saydığı eylemleri
birbiri ardına işlemeye başlamıştı. Söylenmesi yasak olan Tanrı'nın
ismini (YHWH) ısrarla söyledi, Şabat gününe uymadı, yenmesi dinen
yasak olan yağları ki bu yağlardan Kuran'da da söz edilir (En'am
Suresi, 146) yedi. Sevi günah olan şeyleri birer birer serbest bırakıyordu.
Encyclopaedia Judaica, Sevi'nin bu davranışlarının, kendisinin "tüm
günahları serbest bırakma"ya yönelik bir misyonu olduğu inancından
kaynaklandığını yazıyor. Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Gershom
G. Scholem ise Major Trends in Jewish Mysticism adlı kitabında Sevi'nin
bu davranışlarının "günahın kutsallığı" doktrinine dayandığını belirtiyor.
Evet, Sevi, tüm gühahların serbest olduğunu ilan etmeye başlamıştı.
Bunların arasında, Türk toplumunda "mumsöndü" olarak da bilinen
eş değiştirme ayini de vardı. Şalom, Sevi taraftarlarının kutladıkları
"Kuzu Bayramı"nı, öteki adıyla "Dört Kalp Bayramı" şöyle anlatıyor:
... Bu bayram, Dönmelere karşı olanların belki
de haklı olarak bir koz olarak kullandıkları bayramdır... Bu bayrama
o gece katılanların mutlaka evli olmaları gerekir, bekar olanlar
kız veya erkek hiçbir şekilde kabul edilmez, hatta bu bayram hakkında
bilgi dahi verilmez. O geceye en az iki evli çift katılır, daha
fazlası olabilir. Kadınlar en şık elbiselerini giyer ve en kıymetli
takıları ile ziyafet masasında servis yaparlar. Bir müddet hep beraber
eğlenildikten sonra halk dilinde mumsöndü olayına geçilerek bütün
ışıklar söndürülür. Kadın veya erkeğin o gece dilediği ile yattığı
ve o ge-ce bu birleşmeden doğan çocuğun, ilerde Maşiah (Mesih) olacağı
söylenir.16
Kısacası sahte Mesih Sabetay Sevi, büyük bir günah olan zinayı,
hem de zinanın en çirkin şekli olan eş değiştirmeyi serbest bırakmış,
hatta bunu müritlerine tavsiye etmişti. Başta dediğimiz gibi bu
durum, Sevi'nin gerçek bir Mesih, yani bir kurtarıcı değil, bir
deccal, yani aldatıcı ve saptırıcı olduğunu göstermektedir.
Yahudilerin yüzyıllardır bekledikleri Mesih'i taklit etmeye çalışan
Sevi'nin bu karakteri, kuşkusuz bizlere asıl Mesih için önemli bir
ipucu vermektedir. Eğer Sevi günahın kutsallığını yayarak kendi
çapında bir deccallik yaptıysa, İsrailli Kabalacılar'ın bugün gelişini
gözledikleri asıl Mesih de daha büyük çapta bir deccallik yapacak,
günahın kutsallığını daha etkili biçimde yayacaktır. Olayın bir
başka ilginç yönü, küçük deccal Sevi'nin İslam'ı "kötülükler krallığı"
olarak tanımlaması ve onu "yıkmak" için mücadele etmiş olmasıdır.
Asıl deccal olan asıl Mesih (Mesih-i Deccal) de daha geniş bir boyutta
İslam'la çatışacaktır.
Yahudi kaynaklarından Mesih ile ilgili olarak elde ettiğimiz bu
ipuçlarının ardından, şimdi İslam kaynaklarına bakmak gerekmektedir.
Çünkü Yahudilerin asırlardır bekledikleri, gelsin diye 500 yıllık
bir Plan yaptıkları ve adına da "Mesih" dedikleri deccal, İslam
kaynaklarında ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.
İslam Kaynaklarında "Ahir Zaman"
Kitabın şimdiye kadarki bölümlerinde hep Yahudilerin ve kısmen
de hıristiyanların Mesih inanışlarından ve dünyanın son dönemleri
ile ilgili beklentilerinden söz ettik. Ancak sözkonusu dinlerin
her ikisi de, ilahi kaynakları tahrif edilmiş, dejenere edilmiş
birer dindir ve her konuda olduğu gibi dünyanın geleceği hakkındaki
hükümlerine de tam olarak güvenmek doğru olmaz. Buna karşın, İslam
tahrif edilmemiş tek ilahi dindir. Kuran, Resulullah'a (s.a.s.)
vahyedildiği haliyle elimizdedir. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.)'ın
pek çok güvenilir hadisi de bize ulaşmıştır. Ve bu kaynaklarda,
özellikle hadislerde, dünyanın geleceği konusu hakkında son derece
detaylı bilgiler verilmektedir. Bu bilgilere bakarak, hem insanlığın
geleceğini hem de bu gelecek içinde önemli bir yer tutan Mesih Planı'nın
nasıl sonuçlanacağını tahmin edebiliriz. (En doğrusunu Allah bilir.
)
İslam kaynaklarında, dünyanın son dönemlerde, aralarında Mesih'in
ortaya çıkışı da dahil olmak üzere son derece büyük olayların yaşanacağı
anlatılır. Bu zaman dilimi, kıyametten bir süre öncedir ve "ahir
zaman" (son zaman) diye adlandırılır. Ahir zamanda neler yaşanacağı
Peygamberi Efendimizin hadislerinde ayrıntılarıyla tarif edilmektedir.
Çeşitli İslam büyüklerinin de ayet ve hadislere dayanarak yaptıkları
açıklamalar vardır.
Ahir zamanla ilgili olarak verilen bilgileri çok kısa olarak şöyle
özetleyebiliriz: Ahir zaman, insanlarının çoğunun sapkınlığa düşeceği,
İslam'ın zayıflayacağı, din aleyhtarı ve zalim bir sistemin tüm
dünyaya egemen olacağı bir dönemle birlikte başlayacaktır. Bu dönem,
çeşitli deccallerin insanları saptırmasıyla oluşacak ve sürecektir.
Ahir zamanda oluşacak olan zulüm ve inkar sistemi, "fitne" olarak
tanımlanır. "Fitne" insanların manevi yönden sapmaları
(Allah'ı tanımamaları, O'nun hükümlerinden yüz çevirmeleri) yanında
büyük bir anarşi ortamını, savaş, zulüm ve kan dolu bir sistemi
ifade etmektedir.
Ahir zamanda doğacak olan bu fitne sırasında, Müslümanlar da çeşitli
nedenlerden dolayı zor bir durum içinde olacaktır. İslam, içine
sokulmuş olan pek çok "bidat" (dinin aslında yeri olmayan sonradan
eklemeler, hurafeler, vb.) nedeniyle aslından kopmuş olacak, Müslümanların
bir kısmı İslam'a yalnızca sözde bağlanmış bir konumda olacaktır.
İşte bu ortam içinde, pek çok güvenilir hadiste haber verildiği
gibi Allah, hem İslam ümmetinin hem de tüm insanlığın kurtuluşu
için "Mehdi" olarak tanımlanan bir lideri seçip gönderecektir. Mehdi,
kendisine "hidayet" (doğruya ve hayra yönelme, iman) verilen ve
insanların hidayetine aracı olan anlamına gelir. Mehdi, din aleyhtarı
düşünce sistemini yıkarak insanları imana yöneltecek, İslam'ı bidat
ve hurafelerden kurtararak asıl saf haline döndürecek, hilafet kurumunu
yeniden oluşturarak İslam ümmetine halife olacak ve Allah'ın hükümlerini
eksiksiz uygulayacaktır.
Ancak Mehdi İslam'ı "ihya" edip (hayata döndürüp) Müslümanları
birleştirirken, öte yandan karşıt bir güç, önceki deccallere göre
çok daha etkili ve güçlü bir deccal (saptırıcı) ortaya çıkacaktır.
Bu deccal, hadislerde bildirildiği üzere, kendisinin Mesih olduğunu
öne sürecektir ve bu nedenle de Mesih-i Deccal olarak tanımlanır.
Yine hadislerde bildirildiği üzere, Mesih-i Deccal Yahudidir, Yahudiler
arasından çıkacaktır ve ona uyanların büyük kısmı da Yahudi olacaktır.
Mesih-i Deccal parapsikolojik yeteneklere, hipnoz gücüne sahip olacak,
büyü yoluyla bazı olağanüstü işler yapacak ve böylece bağlılarının
sayısını artıracaktır. (Dikkat edilirse, bu Mesih-i Deccal, Kabalacıların
Mesih Planı sonucunda bekledikleri kişidir, buna ilerde yeniden
değineceğiz).
Dolayısıyla ahir zamanın bir devresinde yeryüzünde iki büyük güç
merkezi oluşacaktır. Mehdi önderliğindeki İslam dünyası ve Mesih-i
Deccal'in ruhani önderliğindeki din karşıtı cephe (hadislerde hıristiyanların
önemli bir bölümünün de Mesih-i Deccal'i Hz. İsa (a.s.) sanarak
ona bağlanacakları haber verilir). Bu durum, ahir zamanın son önemli
liderinin, Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesi ile değişir.
Hz. İsa veya Kuran'da sık sık tekrarlandığı gibi Meryem oğlu İsa
Mesih, çok sayıda güvenilir hadiste bildirildiği üzere, ahir zamanda
yeniden yeryüzüne dönecektir. (Kuran'da da bu konuya işaret eden
çok sayıda ayet vardır). Hz. İsa, Mehdi ile birleşecek ve onunla
birlikte Mesih-i Deccal'in liderliğindeki din karşıtı cepheye karşı
mücadeleye girişecektir. Yine hadislerde bildirildiği üzere, hıristiyanların
önemli bir bölümü, Hz. İsa'nın ortaya çıkışından bir süre sonra,
gerçek Mesih'in o olduğunu anlayarak Mesih-i Deccal'i terkedip,
İslam'ı kabul edecektir. Böylece Mesih-i Deccal, yegane bağlıları
olan inkarcılar ve inkarcı Yahudilerle birlikte yalnız kalacak ve
iki taraf arasında büyük bir savaş yaşanacaktır. Kitab-ı Mukaddes'te
Armagedon olarak bilinen bu savaş, Arapça'da Melaheme-i Uzma olarak
adlandırılır. Savaş Müslümanlar tarafından kazanılacak, Mesih-i
Deccal öldürülecektir. Bunun ardından, tüm dünya İslam'ın egemenliği
altına girecek; ahir zamanda yeryüzünü adaletsizlik ve zulümle dolduran
fitne, yerini ilahi adalet, bereket ve barışa bırakacaktır. Bu "altınçağ"
bir süre devam ettikten sonra yine dejenerasyon başlayacak, insanlar
dinin aslından uzaklaşmaya, şirk (Allah'tan başka ilahlar edinme)
ve inkara sapmaya başlayacaklardır. Bunun ardından da tüm evrenin
helak edilmesi ve ahiret hayatının başlangıcı anlamına gelen kıyamet
gerçekleşecektir.
Ahir zamanda yaşanacak olaylar özetle böyledir. Bazı
Müslümanlar, ahir zamanın çok daha ileri tarihlerde yaşanacak bir
dönem olduğunu, şu an içinde bulunduğumuz dönemin ahir zamanla ilgisi
olmadığını düşünüyor olabilirler. Ancak, konuyla ilgili kaynakların
gösterdiğine göre, ahir zaman hiç de uzak değildir; hatta şu an
ahir zamanın içindeyiz!...
1 Ehud Sprinzak, The
Ascendance of Israel's Radical Right, New York: Oxford University
Press, 1991, s. 95.
2 Ibid., s. 96.
3 Ibid.
4 Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside Israel's
West Bank Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause, 1992,
s. 31.
5 Robert Friedman, Village Voice, 12 Kasım 1985.
6 "İsrail Mescid-i Aksa'yı Yıkıyor!", Aksiyon, 13-19
Mayıs 1995.
7 Yahudiler, kendilerinin Hz. Yakub (İsrail)in
soyundan geldiğine, Araplarınsa Hz. İsmail'in soyundan olduğuna
inanırlar. Ve Muharref Tevrat öğretisine göre, Yakub'un soyu kutsanmış
ve seçilmiş iken, İsmail'in soyu lanetlenmiştir. 
8 Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant
Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill
& Company, 1986, s. 97.
9 Ibid., s. 103.
10 Ibid., s. 105.
11 Ibid., s. 99.
12 Şalom, 27 Ekim 1993.
13 Eli Barnavi, A Historical Atlas of the Jewish
People: From the Time of the Patriarchs to the Present, London:
Hutchinson, 1992, s. 148.
14 Ibid.
15 Şalom, 17 Kasım, 1993.
16 Şalom, 10 Kasım, 1993.
|