|
BOSNA-HERSEK DOSYASI
Önceki sayfalarda İslam dünyasının farklı bölgelerinde Müslümanlara
yapılan saldırı ve baskılara değindik. Ancak kuşkusuz içinde bulunduğumuz
dönemde İslam ümmetine yönelik en büyük saldırı, Bosna-Hersekli
Müslümanlara karşı yapılan saldırıdır. Ülkedeki iç savaşın başladığı
1992 Nisanından bu yana öldürülen Bosnalı Müslüman sayısı 200 bini
aşmıştır. 2 milyon insan evlerinden sürülmüş, 50 bine yakın Müslüman
kadına tecavüz edilmiş, Sırp toplama kamplarına alınan Müslümanlar
inanılması zor işkenceler görmüş, onbinlercesi sakat kalmıştır.
İşin en çarpıcı yanı, Bosnalı Müslümanlarla, onlara bu vahşeti uygulayan
Sırpların aynı ırktan olması ve aynı dili konuşmasıdır. Tek fark
dindir. Diğer bir deyişle savaş tam anlamıyla bir din savaşıdır
ve Bosnalı Müslümanlar, yalnızca Müslüman oldukları için saldırıya
uğramışlardır.
Bosnalı Müslümanların tüm bu Sırp saldırganlığına karşı gösterdikleri
direnç ise kuşkusuz bir kahramanlık örneğidir. Savaş patlak verdiğinde
Sırplar, başlattıkları blitzkrieg sayesinde Müslümanları bir kaç
haftada yok edeceklerini ya da süreceklerini hesaplamışlardı. Ama
öyle olmadı. Başlangıçta hiçbir askeri gücü olmayan Müslümanlar,
kısa sürede toparlandılar, Armija BiH'i (Bosna-Hersek Ordusu) oluşturdular
ve hiç kimsenin ummadığı bir direnç gösterdiler.
Ancak burada savaşın ayrıntılarına girmeyeceğiz. Çünkü konumuz
nedeniyle bizi burada asıl olarak ilgilendiren, Bosna-Hersek olayının
Düzen'in içinde ne gibi bir yeri olduğudur. İsrailoğullarının global
bozgunculuğu ile karşı karşıya olduğumuz şu dönemde, İslam ümmetine
karşı girişilen bu en büyük saldırının da kuşkusuz bir anlamı vardır.
İngiliz Başbakanı Lloyd George, 1917 yılında Sırpları "Kapının
Bekçileri" olarak tanımlamış, bu "kahraman ulus"un İslam dünyasından
gelen saldırılara karşı Avrupa medeniyetinin bekçiliğini yaptığını
söylemişti. İngiliz tarihçi R.G.D. Laftan da bu yorumdan hareketle
yandaki "SIRPLAR: KAPININ BEKÇİLERİ" adlı kitabı yazdı. Ve
Sırpların "kapının bekçiliği" misyonu hiç değişmedi.
|
Önceki sayfalarda Müslümanlara karşı düşmanlık besleyen yerel güçlerin,
gerçekte Düzen'in yerel müttefikleri olduğunu ve hepsinin de İsrail'le
çok yakın bağlantıları olduğunu inceledik. Sırpların da benzer ilişkilere
sahip olup olmadıkları, kuşkusuz önemli bir sorudur.
Bu konuda belki de ilk söylenmesi gereken, Bosna-Hersek'teki saldırının
global düzeyde stratejik önemi ve anlamı olduğudur. Bazıları Bosna-Hersek'te
yaşananları, Soğuk Savaş'ın bitiminin ardından Doğu Avrupa'da doğan
kaos ortamının etnik milliyetçilikle birleşiminin bir sonucu olarak
algılamakta ya da öyle göstermeye çalışmaktadırlar. Oysa gerçek
daha farklıdır. Bosna-Hersek'te yaşanan vahşet, planlı bir vahşettir.
Sorumlusu ise yalnızca Sırplar değildir. Aksine, Sırplar "tetikçi"dirler;
olayın arkasındaki "beyin" ise daha farklı bir yerdedir. Bu "beyin",
Düzen'dir.
Aslında Sırpların tarihsel olarak Düzen'in taşeronluğu misyonu
taşıdığını söyleyebiliriz. İngiliz Başbakanı Lloyd George, 8 Ağustos
1917 tarihli bir konuşmasında Sırpları "Kapının Bekçileri" olarak
tanımlamış, "Sırplar her zaman Avrupa medeniyetini doğudan gelen
saldırılara karşı korumak için ellerinden geleni yapmışlardır" demişti.
Bu yorumdan hareketle İngiliz tarihçi R. G. D. Laf- fan, 1917 yılında
The Serbs: The Guardians of the Gate (Sırplar: Kapının Bekçileri)
adlı bir kitap yazmış ve Sırpların Osmanlı'ya karşı yürüttükleri
mücadeleyi öve öve bitirememişti. Aynı kitap, 1989 yılında Amerika'da
Dorset Press adlı yayınevi tarafından yeniden basıldı...
Bu noktada içinde bulunduğumuz dönemde Bosna-Hersekli Müslümanların
neden Düzen tarafından hedef alındığını sorabiliriz. Bu durumda
karşımıza çıkan cevap, bu Müslüman toplumunun stratejik açıdan çok
sakıncalı bir yerde olduğudur. Düzen'in, Samuel Huntington'ın ağzından,
dünyanın bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını ve en büyük
çatışmanın da Batı ve İslam arasında geçeceğini ilan ettiğini biliyoruz.
İşte Bosna-Hersek'in sorunu buradadır: Bu Müslüman toplumu, Batı'nın
içinde İslam'ı temsil eden bir yabancıdır; Batı'nın gözünde bir
tür "beşinci kol"dur. Yalnızca coğrafi açıdan değil, kültürel açıdan
da böyledir.
Düzen'in, Batı aracılığıyla dünya üzerindeki en büyük Düzen-karşıtı
tehlike olan İslam'la çatışmaya başladığı bir sırada, İslam ümmetinin
en batılı temsilcisinin saldırıya uğraması bir tesadüf değildir.
Bu saldırının, Bosna'da Aliya İzzetbegoviç önderliğinde bir "İslami
yeniden doğuş"un yaşandığı sırada gerçekleşmiş olması da anlamlıdır.
Evet, Bosna'da yaşananlar bir tesadüf değildir. Bunun en iyi ispatı,
Sırp saldırganlığının sahip olduğu stratejik ilişkilerdir. Çünkü
dünyadaki diğer tüm anti-İslami hareketler gibi Sırplar da Düzen'in
sahipleri ile çok yakın bağlantılara sahiptirler.
Sırp Saldırganlığının Tarihsel Arka planı
Bosna-Hersekli Müslümanlar, ilk defa katliamla yüzyüze gelmiyorlar.
Bu Müslüman toplumu, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgedeki gücünün
zayıflaması ve yerel anti-İslami güçlerin etkinlik kazanmasından,
yani 19. yüzyılın başından sonra, sürekli olarak saldırıya uğradı.
Dolayısıyla, Bosnalı Müslümanların yaşadıkları acıların arkasında,
Osmanlı'nın yıkılışını hazırlayan güçlerin büyük bir rolü vardı.
Kitabın 2. ve 4. bölümlerinde Osmanlı'nın yıkılışının gerçek mimarını
birlikte keşfetmiştik: Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasında
kurulmuş olan İttifak. İttifak, İslam dünyasının en önemli gücü
ve aynı zamanda da Vaadedilmiş Toprakların hakimi olan Osmanlı'yı
yıkmak için farklı yöntemler kullanmıştı. Bunların en önemlilerinden
biri, Osmanlı içindeki azınlıkları isyana kışkırtmak oldu. Bu azınlık
isyanlarından ilki ve belki de en önemlisi, Sırp isyanıydı. İsyan
önemliydi; çünkü Bosnalı Müslümanlara karşı girişilen ilk soykırım
hareketini içeriyordu ve tamamen Yahudi önde gelenleri ve masonlar
arasındaki İttifak'ın bir ürünüydü.
Sırp mason üstadı Zoran Nemeziç, Sırbo-Hırvatça dilinde yazdığı
Masoni U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar 1764-1980)
adlı kitapta, genel olarak tüm Balkan isyanlarında, mason localarının
isyancıların yanında yer aldığını anlatıyor. Bunun en açık örneklerinden
biri 1804 yılında patlak veren Sırp isyanıydı.
Sırp isyanı, Karayorgi ve Petar
Icko adlı iki kişinin önderliğinde başlamıştı. İşin ilginç yanı,
bu iki liderin de mason oluşuydu.59 Sırp isyanının
iki önderinin de mason oluşu kuşkusuz oldukça anlamlı bir bilgidir.
Ancak bunu daha da anlamlı hale getiren bir bilgi daha vardır. Çünkü
bu bilgi, isyanın İttifak'ın bir ürünü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:
Judaica'nın yazdığına göre, Karayorgi ve Petar Icko önderliğinde
yürütülen uzun Sırp isyanı boyunca, Belgradlı zengin Yahudiler,
Sırp isyancıların silah ihtiyacını karşılamış, onlara Osmanlı ordusuna
karşı kullanmak üzere büyük miktarda silah ve cephane temin etmişlerdir.
Bu "Yahudi bağlantısı" sonra da sürmüş ve Belgrad Yahudi cemaatinin
önde gelenlerinden Almoslino, Karayorgi'nin en yakın adamlarından
biri haline gelmiştir.60
Masonlar tarafından yönetilen ve Yahudiler tarafından desteklenen
bu ilk Sırp ayaklanması sırasında Bosnalı Müslümanlara yönelik ilk
büyük katliam da gerçekleşti. Ünlü Sırp tarihçisi Stojan Novakoviç,
"Türkler'in genel imhası"nın 1804'teki ayaklanma döneminde başladığını
söyler. Bu "Türkler" Bosnalı Müslümanlar anlamına geliyordu. Boşnaklar,
kendilerini yalnızca Müslüman oldukları için öldüren Sırp birliklerine
"çete" diyorlardı. Zamanla Türkçe kökenli bu "çete" sözcüğü, Sırbo-Hırvatça'ya
aktarılarak "Çetnik" haline dönüştü. O günden bu yana, Müslüman
düşmanı silahlı Sırplar, "Çetnik" olarak tanımlanmaktadır.
Daha sonraki dönemde de Sırp milliyetçiliği ile
masonluk arasındaki yakın bağlantı sürdü. Osmanlı, Karayorgi Ayaklanması'nı
bastırmaya çalışırken, yeni bir Sırp ayaklanması da 1815'te Milos
Obrenoviç önderliğinde başladı. Obrenoviç, 1815'te Sırp Prensi olarak
tanındı. Daha sonra yerine oğlu Michael Obrenoviç geçti. Obrenoviç'in
önemli bir özelliği, mason oluşuydu. İtalyan masonluğunun iki büyük
üstadı ve Papa'ya karşı açılan savaşın iki büyük lideri olan Mazzini
ve Garibaldi ile çok yakın dost olan Micheal Obrenoviç, oldukça
da yüksek dereceli bir masondu.61
19.
Yüzyılda hızla gelişen Sırp milliyetçiliğinin mason localarıyla
olan ilişkisi, 1914'teki Saraybosna suikasti ile iyice tescillenmiş
oluyordu. Avusturya-Macaristan veliahtını vuran Gavrilo Princip
ve suç ortakları, Belgrad locasına kayıtlıydılar. Daha da
önemlisi, suikasti Fransa Büyük Locası'nın (Grand Orient)
bilgi ve desteği ile gerçekleştirmişlerdi. Üstte, Arşıdük'ün
vurulmasından hemen sonra Bosna polisi tarafından yakalanan
suikastçilerden biri.
|
19. yüzyılın ikinci yarısında Sırp milliyetçiliği
iyice ırkçı bir temele oturdu. Bu ırkçı uyanışın önderliğini bazı
Sırp entellektüeller çekiyordu. En dikkat çekici özellikleri ise
istisnasız mason oluşlarıydı. "Sırp ulusal bilinci"nin uyanmasına
öncülük eden Dositej Obradoviç ve Vuk Stefanoviç Karadziç, loca
arkadaşıydılar.62
Bu dönemdeki en çarpıcı isim ise kuşkusuz Petar Petroviç Njegos'tu.
Bir Karadağlı Ortodoks rahip ve aynı zamanda aristokrat olan Njegos,
Sırp ırkçılığının en önemli tahrikçilerinden biri, hatta yerinde
bir deyimle "Çetniklerin babası" olarak kabul edilir. Yazdığı savaş
destanları, Sırp milli edebiyatının en ünlü örnekleridir. Önemli
olan, bu destanların içinde fanatik bir Müslüman düşmanlığının körüklenmesidir.
Njegos'un şiirleri arasında "camileri ve minareleri parçalayın",
"Türkleşmiş olanları yok edin" gibi ifadelere rastlanır. Njegos'un
Gorski Vijenac (Dağların Tacı) adlı ünlü şiiri, Bosnalı Müslümanlara
yapılan bir katliamın övülmesinden ibarettir. Boşnak profesör Mustafa
İmamoviç'in yazdığına göre, Njegos'un bu şiiri, daha sonra Sırplar
ve Karadağlılar tarafından Müslümanlara uygulanan tüm soykırım ve
baskılara ideolojik temel hazırlamıştır. Bu şiirin bir yerinde Njegos,
Osmanlı sultanı IV. Murad'ı Kosova savaşının sonunda savaş alanında
bıçaklayarak öldüren Milos Oblilic'e atıfta bulunarak şöyle der:
Öyleyse parçalayın tüm minareleri ve camileri...
Size sesleniyorum ey Milos Oblilic'in nesli,
Taşıdığımız bu güçlü silahlar ve kana bulanmış inancımız ile.
İyi olan kazanacaktır, çünkü Ramazan ve Noel, asla birarada yaşayamaz.
Njegos'un masonik bağlantıları da ilginçtir.
Zoran Nemeziç, Masoni U Jugoslaviji 1764-1980'de Njegos'un mason
olduğuna dair kesin bir belge olmadığını, ancak Vuk Stefanoviç Karadziç
gibi masonlarla yakın arkadaşlığından yola çıkılarak büyük olasılıkla
mason olduğunun söylenebileceğini yazıyor.63 Ancak
Nemeziç, daha da önemli bir bilgi aktarıyor:
Bosna-Hersek'in 1908'de Avusturya-Macaristan
dönemindeki ilhakından sonra, Sırp masonları, Macar masonlarından
ayrılarak 'Sırbistan Yüksek Meclisi'ni kuruyorlar. Belgrad'da 'Hür
Masonlar Evi' açılıyor. Bu locanın içi değişik resim ve sembollerle
süslü. Balkon kısmında Dositej Obradoviç ve Petar Petroviç Njegos'un
resimleri var.64
"Camileri ve minareleri parçalayın" emrini veren
Njegos'un resimlerinin Belgrad locasının duvarlarını süslemesi kuşkusuz
oldukça anlamlı bir işarettir (localara normalde portre asılmaz)
ve masonluğun Sırbistan'daki anti-İslami gelenekle olan ilişkisini
göstermesi açısından son derece önemlidir. Sırbistan localarının
anti-İslami özelliğinin yanısıra bir de "Yahudi bağlantısı"na sahip
olması ilgi çekicidir. Fransız mason Daniel Ligou, "Sırbistan'daki
localarda, devlet adamlarından, Ortodoks kilisesi mensuplarına,
hatta hahamlara kadar pek çok kişinin yer aldığını" yazmaktadır.65
Bu arada Belgrad locasının bu dönemlerde gösterdiği faaliyetlerin
önemine dikkat etmek gerekir. Bu loca, oldukça önemli bir locadır
ve masonluğun Osmanlı'nın yıkılmasında önemli rol oynayan Makedonya
Risorta ve Veritas locaları ile birlikte Balkanlar'daki en önemli
merkezlerinden biridir. Nitekim az önce değindiğimiz Sırp ırkçısı
masonların Karayorgi, Petar Icko, Dositej Obradoviç, Vuk Stefanoviç
Karadziç tümü Belgrad locasının üyeleriydiler. Locanın Osmanlı yönetimi
sırasındaki siyasi hedefleri, Türk masonlarının yayın organı Mimar
Sinan dergisinde şöyle vurgulanıyor:
Belgrad Locası ile ilgili bilgiler... Dr. Levis'in
raporunda yer alıyor. Raporda şöyle denilmekte: 'Belgrad'da, Hür
Duvarcılar adını taşıyan gizli bir örgüt mevcuttur. Belgrad Locasının
faaliyet yönü politiktir ve maksat ve gayelerine, mevcut durumu
yıkmakla varmaya çalışır... Belgrad Locası, Balkanlardaki ana locadır.
Vidin, Sviştov, Rusçuk, Varna, Niş locaları Belgrad Locasına bağlıdır.
Bu yılın 5 Ağustos'unda Belgrad'da genel toplantı yapılacak ve bu
toplantıya tüm bağlı localar delegeleri katılacaktır... Belgrad
Locası, tüm ülkelerin devrimci kulüpleri ile devamlı temas halindedir...
Radosavijeviç'in sözlerine göre, Belgrad locası, Peşte Hür Masonları
ile de temastadır ve gayesi Belgrad'da iktidarı yıkmaktadır... Locanın
60 yaşlarındaki bir üyesi aynı düşünceye sahip birinin huzurunda,
yakında Belgrad locasından büyük işler zuhur edeceğini ve bu işlerin
bütün dünyayı şaşırtacağını ve sürpriz olacağını söylemiştir. Bu
ifadeden locanın politik planları da sezilmektedir.66
Loca üyesi masonun "kehaneti" doğruydu. Gerçekten de Belgrad Locası'ndan
"büyük işler zuhur etti"... Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Yugoslavya
topraklarında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı kuruldu. 1919'da, bu yeni
Krallık'ta, "Sırpların, Hırvatların ve Slovenler'in Büyük Locası"
ismiyle yeniden Belgrad locası oluşturuldu. Bu locanın, 1926 yılında
bastığı, yalnızca loca üyelerine mahsus ve içinde locada alınan
kararların, kabul edilen prensiplerin bulunduğu kitapçık, masonların
Bosna-Hersek'te yaşayan Müslümanlardan dolayı o dönemlerde duydukları
rahatsızlığı gösteriyordu. Maçonnique De Belgrade - Compte Rendu
Officiel başlıklı kitapçıkta, masonik idealler açısından Krallık
sınırları içindeki şartları inceleyen locanın, Boşnaklara özel bir
ilgi gösterdiği görülüyordu:
Masonik hedef ve ideallerin tesisi için uygun
olmayan şartların göz önünde bulundurulması gerekir... Bölgedeki
Müslüman nüfus, bu şartların en önemlisini teşkil etmektedir. Bu
toplumun güçlenmesi ve baskın bir yapıya kavuşması, masonik idealler
açısından, Belgrad Locası'nın oluşmasından şiddetle kaçınması gereken
bir durumdur. Böyle bir durumun oluşmaması için azami özen gösterilmelidir.67
Belgrad locasının politik hedefleri
olduğu ve bu hedeflerin de Sırp milliyetçiliği ve Müslüman düşmanlığı
üzerine oturduğu, I. Dünya Savaşı'nın kıvılcımı sayılan Saraybosna
suikastinde de açıkça belli olmaktır. Suikast, "Büyük Sırbistan"
rüyaları gören ve Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan egemenliğinden
çıkarıp, Sırp hegemonyası altına almak isteyen Gavrilo Princip adlı
bir mason tarafından gerçekleştirilmişti. Zoran Nemeziç, Avusturya
Arşıdükü'nü vuran Princip'in Belgrad Locasına bağlı bir mason olduğunu
ve ayrıca Fransız Büyük Locası (Grand Orient) ile de ilişki içinde
olduğunu yazmaktadır.68 Fransız yazar Henry Coston
yalnızca Princip'in değil, onun bağlı olduğu Kara El adlı ırkçı
Sırp örgütünün de mason localarıyla ilişkili olduğunu, hatta örgütün
liderlerinin çoğunun mason olduğunu bildirmektedir.69
İngiliz tarihçi Michael Howard da Saraybosna
suikastçilerinin masonlukla ilgisine değinir. Yaygın bir görüşe
göre, Sırp milliyetçisi Kara El örgütünün temsilcileri, Ocak 1914'de
Toulouse'daki St. Jerome Oteli'nde Fransız masonluğunun önde gelen
isimleri ile gizlice görüşmüşler ve bu toplantıda Avusturya-Macaristan
Arşıdükü'ne yapılacak suikast kararlaştırılmıştı. Suikastin amacı,
Avusturya-Macaristan'ı Sırbistan'ı işgale zorlamak ve topyekün bir
savaşın fitilini ateşlemekti.70 Arşıdükü vurmak
için seçilen ve aralarında Gavrilo Princip'in de yer aldığı kadronun
ortak özelliği ise veremli olmalarıydı; ancak çok az ömürleri kalmıştı
ve bu nedenle özel olarak seçilmişlerdi. Kendilerine verilen emirlerin
başında ise yakalandıkları takdirde arsenik içerek intihar etmeleri
vardır.
Buraya kadar incelediğimiz bilgiler bize açık bir gerçeği göstermektedir:
Sırp ırkçılığı ve ona bağlı olarak gelişen İslam aleyhtarlığı ile
masonluğun çok yakın ilişkisi vardır. Sırp ırkçılığının temsilcisi
olan Çetnik hareketi, localarda örgütlenmiş ve zaman zaman da Yahudilerden
destek almıştır. Bu yargının ne denli doğru olduğunu gösteren çok
açık bir örnek ise II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanmıştır.
Mihailoviç'in Çetnikleri ve Katledilen 100
Bin Müslüman
Az önce de değindiğimiz gibi Türkçe "çete" sözcüğünden türemiş
olan Çetnik hareketi, ilk Sırp isyanı ile birlikte 19. yüzyılın
başlarında doğdu. Bir süre sonra Çetnik kavramı, Sırpların zihninde
kendi ulusal haklarını savunan şoven bir efsane olarak yerleşti.
Her istikrarsızlık ortamında Sırp ırkçıları bu Çetnik gruplarını
yeniden kurdular. Osmanlı bölgeden çekildikten sonra (1878) Çetniklerin
Osmanlı'ya olan nefreti, Bosnalı Müslümanlar üzerinde yoğunlaştı.
Bosna-Hersek'teki Müslüman köylerine onyıllar boyunca düzenlenen
saldırıların sorumluları Çetnikler'di.
Ancak kuşkusuz Çetniklerin bir siyasi ve askeri güç olarak ilk
kez ortaya çıktıkları ve dünya tarafından farkedildikleri dönem,
II. Dünya Savaşı yıllarıydı. Bu dönemde Yugoslavya İtalyan ve Alman
orduları tarafından işgal edildi. İtalya, Hırvatistan ve Bosna-Hersek'i
içine alan "Bağımsız Ustaşa Hırvat Devleti" adı altında kukla bir
devlet kurdu. Alman orduları ise Sırbistan'ı işgal ettiler. Ancak
işgalci güçler ülkede güçlü bir denetim kuramadılar ve önemli bir
iktidar boşluğu doğdu. İşte bu ortam içinde Çetnikler Güney Sırbistan
ve Karadağ'da yeniden örgütlendiler ve etkili bir gerilla hareketi
başlattılar. Liderleri, Yugoslav ordusunda albay olan, ancak sonradan
kendisine "general" rütbesi veren Draza Mihailoviç'ti.
Çetnikler, sözde Alman ve İtalyan işgaline direnmek için örgütlenmişlerdi;
oysa bu bir aldatmacaydı. Gerçek hedefleri, savaşın getirdiği karışıklık
ortamından yararlanarak düşledikleri "Büyük Sırbistan"ın etnik altyapısını
kurmaktı. Bu "Büyük Sırbistan", Çetnik ideologları tarafından "Homojen
Sırbistan" olarak da tanımlanıyordu. Yani ülkedeki tüm Sırp-olmayan
unsurların ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Bu Sırp-olmayan unsurların
en önemlisi ise Çetniklerin geleneksel hedefleriydi; Bosnalı Müslümanlar.
Nitekim savaş dönemi boyunca, Çetnikler, yaklaşık 100 bin Müslümanı
sistemli bir biçimde katlettiler.
San Francisco Devlet Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olan Yugoslav
asıllı Jozo Tomasevich'in yazdığı The Chetniks: War and Revolution
in Yugoslavia, 1941-1945 (Çetnikler: Yugoslavya'da Savaş ve Devrim,
1941-1945) adlı kitap, Çetnik hareketi hakkında yapılmış en iyi
çalışma olarak kabul edilir. Tomasevich, 500 sayfayı aşan kitabında,
Mihailoviç'in önderliğindeki Çetnik gerillalarının sürdürdüğü savaşı,
Müslümanlara karşı düzenledikleri saldırıları ve Çetnikler'in ilginç
bağlantılarını gözler önüne sermektedir.
Aslı Belgrad'daki Askeri Tarih Enstitüsü'nde
yer alan, Çetniklerin hayalindeki "Büyük Sırbistan" haritası,
Haritada, Sırbistan "Büyük Sırbistan"a dönüşerek tüm Bosna-Hersek,
Kosova ve Makedonya'yı yutmuş durumda. Hırvatistan'ın da büyük
kımı Sırp egemenliğine bırakılmış. Bunun yanısarı, Macaristan,
Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk'tan da bazı toprak aktarmaları
yapılmış. İşte Çetniklerin geleneksel hedefi, bu coğrafya
üzerinde "etnik yönden temiz" bir Büyük Sırbistan yaratmaktır.
|
Tomasevich'in kitabında verdiği bilgiler arasında ilk dikkati çeken,
Çetniklerin az önce sözünü ettiğimiz "Büyük Sırbistan" hedefidir.
Tomasevich, Çetniklerin hem müttefikler (İngiltere ve ABD gibi)
hem de Alman ve İtalyan orduları ile iyi geçinerek, "Büyük Sırbistan"
mantığına uygun yeni bir Yugoslavya kurmayı hedeflediklerini bildirir.
Nitekim Çetnikler, savaş boyunca büyük güçlerin hepsiyle değişik
ittifaklar kurmuşlardır. İlk önce İngiltere Çetnikler'e silah yardımı
ve propaganda desteği vermiş, savaşın sonlarına doğru da Amerikalılar
Çetnikler'e büyük yardımlar yapmışlardır. Bunun yanısıra, Tomasevich,
Çetniklerin sözde savaştıkları İtalyan ve Alman birlikleri ve Hırvat
Ustaşa Devleti ile de ittifaklar kurduklarını bildirir. Ancak Çetniklerin
kesin olarak düşmanlık besledikleri iki grup vardır: Birisi, faşist
yapılarından doğan anti-komünist çizgileri nedeniyle düşman oldukları
Tito'nun Partizanlarıdır. Ötekisi ise "Homojen Sırbistan"ın en büyük
engeli olarak gördükleri ve dinleri nedeniyle nefretlerini çeken
Bosna Müslümanlarıdır.
Mihailoviç'in Karadağ'daki Çetnik komutanları Lasic ve Djurisic'e
yolladığı bir mektupta verdiği emirler dikkat çekicidir. Çetnik
lideri, mektupta bugün sıkça duyduğumuz "etnik temizlik" ifadesini
kullanarak şöyle demektedir:
Mücadelemizin amacı, Majesteleri Kral II. Peter'in
(sürgündeki Sırp Kralı) önderliğinde, Büyük Sırbistan'ı kurmak ve
onu etnik yönden temiz hale getirmektir. Bunun için... devlet sınırları
içindeki tüm yabancı milletlerin temizlenmesi, Sancak ve Bosna-Hersek
bölgelerindeki Müslüman nüfusun temizlenmesi gerekmektedir.71
Tomasevich kitabında Çetniklerin Müslümanlara
karşı uyguladığı sözkonusu "etnik temizlik" operasyonunu anlatır.
Buna göre, "Çetniklerin geleneksel düşmanı" olan Bosna-Hersek ve
Sancak Müslümanları, 1943 yılından itibaren yoğun Çetnik saldırılarına
maruz kalmışlardır. Bundan önce, 1941 ve 1942 yıllarında Güney Bosna'daki
Müslüman şehirlerinin bir kısmı Çetnikler tarafından basılmış ve
kaçabilenler hariç tüm halk katledilmiştir. Foça şehri, en büyük
katliamlardan birine sahne olmuştur. Ocak ve Şubat 1943'de ise Sancak
ve Güney Bosna'ya yönelik Çetnik saldırıları büyük bir artış kaydetmiştir.
Çetnik kayıtlarında bu dönemlerde Müslümanlara yönelik "temizleme
hareketleri" yapıldığı yazılıdır. Çetnik kumandanlarından Albay
Djurisic'in verdiği raporlara göre, yalnızca 1943'ün Ocak ayında,
33 Müslüman köyü yakılmış, 400 Müslüman savaşçı (Müslümanların Çetnikler'e
karşı oluşturdukları savunma birliklerine bağlı savaşçılar) 1.000'in
üstünde de Müslüman kadın ve çocuk Çetnikler tarafından öldürülmüştür.
Raporlar, Çetniklerin çoğu kez bıçakla (boğazlayarak) öldürmeyi
tercih ettiklerini bildirmektedir. Şubat ayında öldürülenlerin sayısı
daha da fazladır: Djurisic'in 13 Şubat tarihli raporuna göre, 1200
Müslüman savaşçı ve 8.000 bin Müslüman sivil (kadın, çocuk ve yaşlı)
Çetnikler tarafından katledilmiştir. Ayrıca Çetnikler girdikleri
tüm Müslüman köylerindeki malları yağmalamışlardır. Çetnikler bu
saldırıların birer karşı-saldırı olduğunu söylemişlerdir, oysa Tomasevich'in
de yazdığı gibi bu bir yalandır: Çetnikler tamamen "etnik temizlik"
amaçlı bir katliam uygulamış ve kadın, çocuk ayrımı yapmamışlardır.72
Boşnak tarihçi Mustafa İmamoviç, A Survey of the History of Genocide
Aga- inst the Muslims in the Yugoslav Lands (Yugoslav Topraklarında
Müslüman Katliamının Tarihçesi) adlı çalışmasında, Çetnik saldırıları
sonucu ölen Müslümanların sayısının 100 bine yakın olduğunu ve bu
ölümlerin hemen hepsinin, bombalama gibi savaş operasyonlarıyla
değil, terörizm yoluyla gerçekleştiğini (yani Çetniklerin Müslümanları
tek tek öldürdüklerini) söylemektedir. Ölen Müslümanların sayısı,
genel Müslüman nüfusunun % 8'ini aşmaktadır, ki bu oran, diğer Yugoslav
halklarının II. Dünya Savaşı sırasındaki kayıplarından oran olarak
çok daha fazladır. Çetniklerin o dönemde Müslüman kadınlara sistemli
bir biçimde tecavüz ettikleri ise bilinen bir başka gerçektir.
Çetniklerin II. Dünya Savaşı sırasında Müslümanlara karşı giriştikleri
bu katliam, tarihte İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı saldırılardan
biridir. Ve bu katliam da, ümmete yönelen diğer saldırılar gibi
yerel güçlerin düzenlediği bağımsız bir saldırı değildir. Aksine,
bu katliamın arkasında da Düzen vardır.
Çetnik Vahşetinin Görünmeyen Yüzü:
Masonik İlişkiler ve Kudüs Bağlantıları
Önceki sayfalarda Sırp ırkçılığının mason localarıyla içiçe geliştiğini
ve Yahudilerden de stratejik destek aldığına değinmiştik. Zaten
kitabın bir önceki bölümünde gördüğümüz gibi hiçbir ırkçı ve faşist
hareket, sözkonusu güçlerden, yani İttifak'tan bağımsız değildir.
Sırp ırkçılığının, Sırp faşizminin en saf örneği olan Çetnik hareketi
de kuşkusuz bu genel kurala uygundur.
II. Dünya Savaşı sırasındaki Çetnik vahşetinin masonlukla ilgisini
araştırmak için ilk yapılması gereken, Çetnik lideri Mihailoviç'e
daha bir yakından bakmaktır. Bunu yaparken ilginç bir gerçekle karşılaşırız.
Mihailoviç'in adı, Fransız mason Daniel Ligou'nun "Masonlar Sözlüğü"nde
geçmektedir:
Draza Mihailoviç (1893-1946): Mason Sırp gerilla
lideri. İtalyan Mason Dergisi Hiram, Draza Mihailoviç'in mason olduğunu
yazmaktadır. İtalya Büyük Locası'nın bir organı olan bu dergideki
yazıyı Birader Salvador Loi, 1980 Eylül tarihli, 5 numaralı dergide
yayınlamıştır.73
Yani 100 bin Müslümanın ölüm emrini veren Çetnik
lideri, masondur. Daniel Ligou, kitabının bir başka yerinde daha
da çarpıcı bir bilgi verir ve "Yugoslavya'nın savaşa girmesinden
sonra ülkedeki masonların Draza Mihailoviç önderliğinde birleştiğini"
yazar.74 Mihailoviç'in önderliğinde birleşenler,
Çetnikler'dir ve dolayısıyla "Masonlar Sözlüğü"ndeki bilgiden, Çetniklerin
mason olduğu sonucu çıkmaktadır.
Evet, gerçek budur. Aynı konuyu, daha ayrıntılı bir biçimde, Masoni
U Jugoslaviji 1764-1980 (Yugoslavya'da Masonlar) adlı kitabın yazarı
Zoran Neneziç de yazmakta ve başta Mihailoviç olmak üzere Çetnik
liderlerinin mason olduğunu bildirmektedir:
Draza Mihailoviç, II. Dünya Savaşı yıllarında
Sırp direnişini örgütlediğinde dikkati çeken, çok sayıda masonun
Mihailoviç'in yanında yer almasıydı. Bu masonlar arasında özellikle
Çetnik ideologları Dragica ve Stevan Moljevic'in adı geçmektedir...
Ayrıca 1944 yılında Çetnik Milli Merkez Komitesi Genel Sekreterliği'ne
sicilli bir mason olan Duro Durovic seçilmiştir.75
Zoran Nemeziç, mason Çetnik ideologlarının özellikle ikisine dikkat
çekiyor: Dragica Vasic ve Stevan Moljevic. Gerçekten de bu ikisi
son derece önemli isimlerdi: Müslümanların etnik temizliğe tabi
tutulması fikri, Vasic ve Moljevic tarafından geliştirilmiştir.
Mustafa İmamoviç, bu iki Çetnik ideoloğunun etnik temizlik teorisini
geliştirdiğini anlatır ve Moljevic'in, "Homojen Sırbistan" adlı
bir makalesini ve kendisiyle aynı görüşü paylaşan Dragica Vasic'e
Şubat 1942 yılında yazdığı mektubunda, "ülkenin tüm Sırp-olmayan
elementlerden temizlenmesi" gerektiğini söylediğini not eder. Moljevic-Vasic
ikilisi, Müslümanların ya imha ya da sürgün edilmesi gerektiğini
düşünmektedirler. İmamoviç'in yazdığına göre, Draza Mihailoviç'in
Çetnikler'e verdiği Müslümanlara yönelik katliam emirleri, Moljevic
ve Vasic'in teorik çalışmalarına dayanmaktadır.
Ve bu iki Çetnik ideoloğu, Zoran Nemeziç'in bildirdiğine
göre, Belgrad Locası'na kayıtlıdırlar.76 Yani
az önce politik hedeflerini incelediğimiz, "Balkanların ana locası"
sayılan, duvarlarında Njegos resimleri bulunan ve Müslümanların
ezilmesi gerektiği yönünde kararlar alan Belgrad Locası'na...
Tüm bunlar, Çetnik hareketinin tamamen masonik bir hareket olduğunu
göstermektedir. Müslümanlara karşı global bir savaş açan örgütün
Balkanlar'daki temsilcisi, Çetnikler'dir.
Olayı daha da ilginç hale getiren bir diğer nokta ise İttifak'ın
öteki kanadının, yani Yahudilerin de Çetniklerin yanında (ya da
arkasında) yer alışıdır.
Bu konuyla ilgili bazı bilgiler, Çetnik yanlısı
Sırp yazar Radoje Vukcevic'in yazdığı General Mihailovich: First
Guerilla Leader in W. W. II (General Mihailoviç: II. Dünya Savaşı'ndaki
İlk Gerilla Lideri) adlı kitapta yer almaktadır. Chicago'daki "Njegos"
adlı "Sırp Tarih ve Kültür Derneği"nin yayınladığı ve içinde Mihailoviç'e
övgüler düzülen kitapta, Çetniklerle Yahudiler arasındaki olağanüstü
yakın ilişkilere de değinilir. Buna göre, Mihayloviç'in Çetnik birliklerinde
özellikle komuta kadrosunda çok sayıda Yahudi yer almıştır. Yazar,
bu ilişkinin Sırplar ve Yahudiler arasındaki geleneksel dayanışmanın
bir uzantısı olduğunu söyler. Yazdığına göre, Yahudiler savaştan
önce de Sırp ordusunda yüksek rütbelere ulaşmışlardır. Savaş sırasında
ise Sırbistan'daki Yahudiler Mihailoviç'in birlikleri tarafından
korunma altına alınmışlardır.77
Çetnik-Yahudi ilişkisine, The Universal Jewish
Encyclopedia da değinir. Çetnik saflarında çok sayıda Yahudinin
yer aldığını bildiren ansiklopedi, bir de Çetnikler arasında yalnızca
Yahudilerden oluşan özel bir "Yahudi Tugayı" (Jewish Brigade) kurulduğunu
yazmaktadır.78
Çetniklerin bir de oldukça ilginç bir "Kudüs
bağlantısı" vardır. Jozo Tomasevich, The Chetniks'te, Çetniklerin
Kudüs'te "Karayorgi" adlı bir radyo istasyonu kurduklarını yazar.79
Bu fikir, Tito önderliğindeki Partizanlar'ın Sovyetler Birliği'nde
kurdukları "Hür Yugoslavya" adlı radyonun propaganda yayınlarına
başlaması üzerine gündeme gelmiştir. Komünist Partizanlar'ın radyo
istasyonlarını Sovyet topraklarında kurmuş olması doğaldır; Yahudi
destekli bir masonik hareket olan Çetnikler'in radyo istasyonlarını
Kudüs'e kurmuş olmaları da aynı oranda doğal gözükmektedir. Tomasevich'in
bildirdiğine göre, 27 Kasım 1942'de yayına başlayan istasyon, yoğun
bir Çetnik propagandası yapmıştır. Bugün "Karayorgi" istasyonunun
arşivleri hala Kudüs'tedir.
Bir başka "Kudüs bağlantısı"na ise Çetniklerin
sürgündeki gerçek lideri sayılabilecek olan Kral II. Peter sahiptir.
Alman ordularının Sırbistan'ı işgalinin ardından ülkeyi terkederek
İngilizler'e sığınan Kral, önce Atina'ya daha sonra da Kudüs'e götürülmüş
ve uzunca bir süre burada kalmıştır.80
Bir başka ilginç Çetnik-Yahudi bağlantısı ise
propaganda yönündedir. Tomasevich, Çetnikler'in savaş yıllarında
Amerika'da destek aramak için yaptıkları temaslardan söz eder. Bu
temasların bir kısmı başarılı olmuş ve Çetnikler, Amerika'daki bazı
çevrelerin desteğini kazanmışlardır. Bu desteğin en çarpıcı örneği
ise Hollywood'un ünlü film şirketi Twentieth Century-Fox'un 1942
yılının ikinci yarısında çevirdiği The Chetniks adlı propaganda
filmidir. Film, Tomasevich'in dediğine göre, tam anlamıyla bir Çetnik
propagandasıdır.81 İşin en çarpıcı yanı ise Twentieth
Century-Fox şirketinin kimliğidir: William Fox adlı bir Yahudinin
kurduğu Fox film şirketinin 1935'de bir başka Yahudi şirketi olan
Twentieth Century ile birleşmesinden doğan şirket, ilerleyen yıllarda
da Joseph Schenck ve Darryl F. Zanuck adlı iki Yahudi tarafından
yönetilmiştir. Bir başka deyişle, Çetnik propagandası yapmak için
film çeviren şirket, tam anlamıyla bir "Yahudi şirketi"dir.
Çetnikler'in Amerika'da kurdukları başka "judeo-masonik"
bağlantılar da vardı. Mihailoviç, İngiltere'den aldığı desteğin
1943 yılından itibaren zayıflaması üzerine, Washington'a yöneldi.
Çetnik liderinin Washington'da dostlar bulması zor olmadı, çünkü
masonik bağlantıları ona oldukça yardımcı olmuştu. Çetnikler'e Amerikan
askeri yardımı yapılmasına karar veren ve bu konuda Başkan'ı da
ikna eden kişi, Amerikan gizli servisi OSS'nin ünlü şefi William
Donovan'dı. (OSS-Office of Strategic Service: ABD'nin CIA kurulmadan
önceki gizli servisi). Donovan, Mihailoviç'e destek vermekte tereddüt
etmemişti, çünkü kendisi de Çetnik lideri gibi masondu.82
Donovan, ayrıca aynı Çetnikler gibi önemli Yahudi bağlantılarına
sahip bir isimdi. OSS şefi, 6. bölümde de değindiğimiz gibi Rockefeller
ve Rothschild gibi Yahudi sermayedarların adeta kiralık adamıydı.
Sırp yazar Radoje Vukcevic, General Mihailovich
adlı kitabında, OSS'nin Donovan'ın emri üzerine Çetnikler'e havadan
silah, cephane ve yiyecek yardımı yaptığını, hatta silah ve erzak
dolu paketlerin üzerine Başkan Roosevelt'in "Mihailoviç'e ve onun
cesur savaşçıları Çetnikler'e selamlarını yollayan bir mesajı"nın
yapıştırıldığını yazıyor.83
Amerika'nın Çetnikler'e yaptığı bu yardımın nedeninin,
anti-komünist ideolojiye sahip Çetnikler'in Tito'nun Partizanları
ile savaşması olduğu söylenebilir. Ancak bu yine de Amerikalıların
Çetnikleri Müslümanlara karşı silahlandırmış oldukları gerçeğini
değiştirmez. O dönemde Amerikan ordusunda subay olan George Musulin
"Mihailoviç'in gerilla hareketinde hiçbir şey Amerika'nın bilgisi
dışında ya da işbirliği olmadan gerçekleşmezdi" demektedir.84
Dolayısıyla Amerikalıların, Çetnikler'e verdikleri silahların Müslümanlara
karşı da kullanıldığını bilmemeleri sözkonusu değildir. Amerikalılar,
Çetnikleri hem Partizanlara hem de Müslümanlara karşı silahlandırmışlardır.
Çetniklerin Amerikalı "birader"lerinden gördükleri takdirin en
açık örneği, ABD'nin mason Başkanı Truman'ın 1948'de Mihailoviç'in
anısına verdiği madalyadır. Truman yapılan madalya töreninde 100
bin Müslümanı "etnik temizliğe" tabi tutan Mihailoviç'i bir "demokrasi
kahramanı" ilan etmiştir.
Bugünün demokrasi kahramanları ise kuşkusuz Miloseviç ve Karadziç'tir.
Mihailoviç'ten Miloseviç'e Uzanan Çetnik
Mirası
Mihailoviç ve adamlarının II. Dünya Savaşı döneminde sahip oldukları
bağlantılar, Sırp ırkçılığının ve onun para-militer temsilcisi olan
Çetnikler'in tamamen masonik bir yapıya sahip olduğunu ve Yahudi
önde gelenleriyle geleneksel bir yakınlık içinde olduklarını gösteriyor.
Bu durumda Çetnikler'in, önceki sayfalarda incelediğimiz radikal
Hindular, Güney Sudanlılar, Filipin terör timleri gibi Düzen tarafından
kullanılan bir yerel anti-İslami güç olduğunu söyleyebiliriz. Bu
nedenle, Çetnik hareketinin hangi dönemine baksak, mutlaka masonlukla
ve Yahudi önde gelenleriyle çok yakın ilişki içinde olduğunu görebiliriz.
1804'deki ilk Sırp isyanından II. Dünya Savaşı dönemine ve oradan
da günümüzde yaşanan vahşete kadar uzanan bu kural, asla değişmemektedir.
Bugün Bosna-Hersekli Müslümanlara yönelen Sırp saldırganlığı, Tito'nun
1980'deki ölümünden sonra yükselişe geçen Sırp ırkçılığının bir
sonucudur. Sosyalist Yugoslavya ideolojisi ölürken, yerine ırkçılık,
özellikle de Sırp ırkçılığı güçlenmeye başlamış, Çetnik psikolojisi
yeniden hortlamıştır. Bu periyod içinde dikkat çeken bir iki önemli
aşama vardır. Bunlardan birisi, 1986 yılında Sırp Bilimler ve Sanatlar
Akademisi tarafından yayınlanan ünlü Memorandum (muhtıra)dır. Mihailoviç
ve diğer Çetnik ideologlarının 1940'lı yıllarda öne sürdükleri fikirlerin
kopyası niteliğindeki Memorandum, Sırpların Yugoslavya'nın en büyük
ulusu olduğunu, ancak bu büyüklüklerinin tanınmadığını, aksine Müslüman
ve Hırvatların Sırplar aleyhinde "komplolar" düzenlediğini ilan
etmişti. Memorandum'da ayrıca tüm Sırpların ortak bir sınır içinde
birleşmesi, yani daha kısacası bir "Büyük Sırbistan" kurulması da
isteniyordu. Memorandum'u kaleme alanlar arasında sonradan Yeni
Yugoslavya Cumhurbaşkanı olacak olan Dobruca Cosiç ve Sırp terörünün
bir numaralı sorumlusu Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç
de vardı.
Ancak Sırp ırkçılığının yeni yükselişinde büyük önemi olduğuna
kuşku olmayan bu Memorandum, yeni bir belge değildi; 1937 ve 1939
yılında Sırp ideologlar tarafından yazılmış olan iki eski memorandumun
adeta bir kopyasıydı. Bu iki memorandumun yazarları ise önemli isimlerdi.
1937'deki, 1914'de Avusturya Macaristan veliahtına suikastte bulunan
gruba dahil olan ve daha sonra Sırp Bilimler ve Sanatlar Akademisi
üyesi seçilen Vasa Cubrilovic adlı "Çetnik ideoloğu" sayılabilecek
bir Sırp tarafından hazırlanmıştı. 1939'daki ikinci memorandum ise
yine Akademi üyesi olan ve daha sonra alacağı Nobel Edebiyat Ödülü
ile ünlenen İvo Andric tarafından hazırladı. Andriç, yazdığı bu
deklarasyonda, bütün Sırpların tek bir ülkede, "Büyük Sırbistan"da
toplanmalarını ve bunun için de Kuzey Arnavutluk'un işgal ve ilhak
edilmesini savunmuştu.
İlginç olan bu iki Memorandum
yazarının kimlikleriydi: İkisi de masondu. Zoran Nemeziç, Masoni
U Jugoslaviji 1764-1980'de her ikisinin de masonluğunu bildiriyor.85
Kitapta bildirilen bir diğer nokta da, İvo Andriç'in Belgrad locasına
üye oluşudur, yani "Balkanların ana locası" olan ve Müslümanların
ezilmesi gerektiği kararını alan locaya... İvo Andriç, sözkonusu
Memorandum dışında da Müslümanlara nefreti körükleyen yazılar yazmıştır.86
İşte bu iki "birader" tarafından hazırlanan 1937 ve 1939 memorandumları,
1986'daki Memoranduma temel hazırladı. 1986 Memorandumu, bir milyonun
üzerinde basıldı ve neredeyse ülkedeki tüm Sırplar tarafından okundu.
Mi- loseviç, tüm programını bu Memorandumu temel alarak hazırladı.
Sol eğilimli "Yugoslavya uzmanı" Tanıl Bora, Yugoslavya: Milliyetçiliğin
Provokasyonu adlı kitabında Miloseviç'in Sırp ırkçılığını sistemli
bir biçimde kışkırttığını anlatırken, Miloseviç'in politika ve propagandaları
sonucunda "Çetnik hareketinin Sırp milletinin tarihsel düşmanlarına
karşı direnen onurlu bir hareket olarak yeniden meşrulaştırıldı"ğını
söyler. Miloseviç döneminde Çetnik hareketi yalnızca meşrulaştırılmakla
da kalmadı, Çetnik çeteleri yeniden oluşturuldu. Vojislav Şeselj
adlı "psikopat" bir Sırp ırkçısı önderliğinde kurulan Sırp Radikal
Partisi, Çetnik hareketinin yeni temsilcisi haline geldi. Miloseviç'in
koruması altında gelişen Parti, kısa süre sonra silahlı Çetnik birlikleri
oluşturmaya başladı.
Tanıl Bora, Bosna Hersek: Yeni Dünya Düzeni'nin Av Sahası adlı
kitabında da, 1980'lerin sonunda yeniden hortlayan Sırp ırkçılığı
ve Çetnik söyleminin yoğun olarak Müslümanları hedef aldığını ve
"1980'lerde güncel olan 'İslam fundamentalizmi' isnadının, 1990/1991
döneminde de Bosna'daki Sırp milliyetçiliğinin öncelikli konusu
olduğunu" söylüyor. Bora, ayrıca bu "İslami fundamentalizm tehlikesi"
söyleminin Sırplar, özellikle de Çetniklerin en güçlü olduğu kırsal
kesimdeki Sırplar üzerinde büyük etki doğurduğunu söylüyor.
Kısacası II. Dünya Savaşı'ndaki senaryonun aynısı yeniden yazılmaya
başlanmıştı. Yugoslavya parçalanma sürecine girmiş ve Çetnikler
yeniden hortlamışlardı. Ağızlarında ise "İslam tehlikesini yok etmek"ten
başka bir slogan yoktu. Aliya İzzetbegoviç'in önderliğinde Bosna'da
yükselen İslami bilinç, Sırpların boy hedefi haline gelmişti. "Adriyatikten
İran'a Müslüman kalmayacak" diyorlardı. Tam bir yerel anti-İslami
güç haline gelmişlerdi kısacası.
Bu, belirli çevrelerin de dikkatinden kaçmadı elbette. Düzen, ki
artık kendine Yeni Dünya Düzeni de demeye başlamıştı, Çetniklerin
yardımına gelmekte gecikmedi.
Çetnikler ve İsrail
Sırbistan'ın içinde "özerk bölge" statüsünde bulunan ve nüfusunun
yaklaşık % 90'ı Müslüman Arnavutlar'dan oluşan Kosova, Yugoslayva'nın
en kritik kriz bölgelerinden biridir. Arnavutlar'a, Miloseviç'in
iktidara gelişinden bu yana sistemli bir baskı uygulanmaktadır.
Kosova'da 1988 yılında Müslüman gençlerde garip bir hastalık başgösterdi.
Şiddetli kriz ile kendini gösteren hastalık genç kızların gebe kalmasını
ömür boyu önleyecek bir etkiye sahipti. Hastalık, fabrikalarda çalışan
gençlerde görülüyordu. Kısa bir süre sonra bunun nedeni anlaşıldı:
Fabrika'da doktor olarak görevli olan Jakovitzalı Müslüman bir doktorun
tesbitine göre, hastalık kimyasal bir madde nedeniyle ortaya çıkıyordu.
Bunun üzerine Müslümanlar ilginç bir ayrıntıya dikkat ettiler: Kosova'daki
fabrikalarda uygulanan prosedüre göre fabrikayı önce Sırp işçiler
terkederdi, onların hepsi çıktıktan sonra Müslümanlar çıkardı. Müslüman
işçilere bu sırada kokusuz ve renksiz bir çeşit kimyasal gaz püskürtülmüş
olduğu görüşü yaygınlaştı.
Daha sonra bölgeye Helsinki'den bazı tarafsız gözlemciler geldi.
Gerçekten de Müslümanlara karşı bu tür bir gaz kullanıldığını doğruladılar.
Bu arada bu gazın tanımını da yaptılar. Helsinki heyetinin yayınladığı
rapora göre, bu gaz daha önce de İsrail tarafından Filistinlilere
karşı kullanılmış bir tür kimyasal silahtı ve İsrail tarafından
üretiliyordu.
Aylık İzlenim dergisinin "Kanlı Ova: Kosova"
başlığı ile yayınlanan bir yazıda, Kosova'da yaşanan bu olaya değinilmiş
ve olaydaki İsrail bağlantısına dikkat çekilerek Balkanlar'da gizli
bir "Sırp-Siyonist işbirliği" kurulmuş olduğunu söylenmişti. Yazıda,
ayrıca Sırp liderlerin Bosna'daki savaşın patlak vermesinden kısa
bir süre öncesine kadar sık sık "İsrail ziyaretleri" yaptıklarını
da vurgulanıyordu.87
Olaydaki İsrail bağlantısı, Bosna-Hersek Başbakan
Yardımcısı Muhammed Cengiç'in, Türkiye'de bulunduğu sıralarda verdiği
bir demeçte de vurgulanmıştı. İsrail'in Balkanlar'daki İslami yükselişten
rahatsız olduğunu söyleyen Cengiç, Kosova'da İsrail yapımı zehirli
gazların kullanılmış olmasının Sırp-İsrail işbirliğinin örneklerinden
biri olduğunu bildiriyordu.88
Sırp Radikal Partisi'nin yani Çetnikler'in
siyasi kanadının lideri Vojislav Şeseji.
|
Sırpların ve özellikle de Çetnik gruplarının İsrail'le olan ilişkisinin
tek örneği, Kosova olayı değildi. Aksine, Boşnak kaynaklar sözkonusu
ilişkinin çok fazla örneği olduğunu bildiriyorlar. Örneğin Bosna'daki
savaş başlamadan yaklaşık bir yıl önce Karadağ'daki Barr limanında,
içinde binlerce ton silah bulunan bir gemi bulunmuştu. Kim tarafından
kime gönderildiği belli değildi. Daha sonra ortaya çıkan tek şey
geminin İsrail'den geldiğiydi.
Bu dönemlerde Çetniklerin İsrail'de eğitildiğine dair Sırp gazetelerinde
haberler çıkmaya başlamıştı. Hatta Çetniklerin lideri sayılabilecek
olan Sırp Radikal Partisi başkanı Vojislav Şeselj, yaklaşık ikibin
Çetnik milisinin İsrailliler tarafından eğitildiğini açıkça söyledi.
Şeselj, diğer pek çok faşist gibi İsrail'le bağlantılar kurmuş olmaktan
dolayı övünüyordu.
Nitekim Çetnikler'in İsrail'le olan bağlantısını ortaya koyan ilginç
göstergeler de zaman zaman ortaya çıkıyordu. Körfez Savaşı sırasında
Belgrad'da, Amerika ve İsrail aleyhtarı bir gösteri düzenlenmişti.
Saddam lehine sloganlar atan solcu göstericiler, bir süre sonra
İsrail ve Amerikan konsolosluklarına doğru yürümeye başladılar.
Ancak bu sırada birileri, göstericilerin üzerine yürüdü ve sopalar,
demir çubuklar vs. kullanarak onları dağıttı. Bu "birileri", Şeselj'in
Sırp Radikal Partisi'nin "muhafız"larıydı, yani Çetnikler...
Kısacası savaş öncesinde Çetnikler ve İsrail
arasında yakın ilişkiler kurulmuştu. Bu bağlantı, hem Sırp Radikal
Partisi'nin Çetnik milislerinin eğitilmesi, hem de Miloseviç yönetiminin
İsrail'le olan ikili ilişkilerini geliştirmesi ile gelişiyordu.
Miloseviç, iktidara geldiğinde Dışişleri Bakanlığı'na Aleksandar
Prlja'yı atamıştı. Prlja'nın resmi ziyaret yaptığı ilk ülke ise
İsrail'di. Bunun ardından çok sayıda heyet, İsrail ve Sırbistan
arasında mekik dokudu. İki ülke arasındaki yakın ilişkiler, Şalom'un
bir haberinde de uzun uzun anlatılmıştı.89
Savaştan bir süre önce Türkiye'ye yerleşmiş bir Bosnalı Müslüman
olan Muhammed Bosnavi, Sırp-İsrail bağlantıları ile ilgili bir olay
aktarıyor. Anlattığına göre, Bosna'daki katliam başlamadan kısa
süre önce Belgrad radyosunda, Belgrad'daki Etnoloji Müzesinde düzenlenen
bir toplantıdan naklen yayın yapılmıştı. Toplantıda Dobruca Cosiç'e
kadar uzanan bir büyük Sırp yönetici kadrosu yer alıyordu. Toplantı
sırasında kürsüye Avi Weiss adlı bir adam çağrılmıştı. Bu isim bir
Sırp ismi değildi. Bosnavi, bu ismin belki bir Alman ismi olabileceğini
düşünmüştü. Kürsüye gelen Weiss, konuşmasının sonunda Sırplara şu
cümleyi söyledi: "Siz seçilmiş bir halksınız, kutsal bir halksınız.
Misyonunuz var ve bunu gerçekleştireceksiniz." Bosnavi, o zaman
bu misyonun ne olduğunu o kadar iyi anlayamadığını o zaman savaş
başlamamıştı söylüyor.
Bosna-Hersek'te Müslümanlara karşı
savaşan Çetniklerden biri. 1940'lı yıllarda Mihayloviç'in
önderliğinde Müslüman katleden Çetnikler'den ne görünüm ne
de misyon açısından pek bir farkı yok.
|
Bosnavi, bu Avi Weiss ismini aylar sonra bir başka yerde daha duyduğunu
söylüyor. Daily News gazetesinde, iktidarı yitirdikten sonra ABD'ye
yaptığı bir ziyaret sırasında Sovyet Yahudileri ile ilgili bir konuda
Gorbaçov aleyhine yapılan bir gösteriden sözedilmişti. Gösteriyi
düzenleyen, fanatikliği ile tanınan Meir Kahane'nin daha önce liderliğini
yaptığı radikal Yahudi örgütü Jewish Defence League idi. İşin asıl
önemli yanı ise Jewish Defence League'e bağlı protestocuların başında
Haham Avi (Avraham) Weiss'in yer almasıydı! Bosnavi şöyle diyor:
"Meğer Alman sandığım, Sırplara 'seçilmiş ve misyon sahibi bir halk'
olduklarını söyleyen bu adam bir hahammış!"
Tanıl Bora da konuya bir parça değiniyor. Sırp
milliyetçilerinin 1991 yılından itibaren ülkedeki en ateşli "Yahudi
hakları savunucusu" kesildiklerini anlatan Bora, "bazı Sırp milis
(Çetnik) önderlerinin, Siyon yıldızlı kolyelerle fotoğraflar çektirerek"
Yahudilere olan yakınlıklarını ispat etmeye çalıştıklarını yazıyor.90
Çetnikler, Siyon yıldızlı şovlarında samimiyetsiz
sayılmazlardı. İngiliz The Times gazetesinin haftalık eki The Times
Magazine'deki bir yazı, Çetniklerin gerçekten de "Yahudi haklarını
koruma" konusunda son derece hassas davrandıklarını ortaya koyuyordu.
Habere göre, Çetnikler 1992 Nisanında Saraybosna kuşatmasını başlattıkları
zaman, Sırpların denetimindeki Yugoslav Hava Kuvvetleri, şehirdeki
2-3 bin kişilik Yahudi nüfusunun büyük bir bölümünü tahliye ederek
kurtarmış, şehirde yalnızca gitmeyi reddeden 100 kişilik küçük bir
Yahudi grubu kalmıştı.91
Ancak savaşın ilerleyen aylarında, Saraybosna'da
kalan bu küçük Yahudi topluluğunun da "rahat durmadığına" dair bazı
haber yayıldı. Şalom'un, "Saraybosnalı Yahudiler Tutuklandı" başlığıyla
verdiği bir habere göre, Bosna ve İsrail pasaportu taşıyan dört
Saraybosnalı Yahudi, Saraybosna polisi tarafından tutuklanıp sorgulanmıştı.
Saraybosna polisinin bu Yahudileri tutuklamasının gerekçesi ise
"düşmanla işbirliği yaptıkları" yönünde ortada dolaşan bazı haberlerdi.
Şalom, doğal olarak, bunun Saraybosnalı Yahudilere atılmış bir iftira
olduğunu söylüyordu, ancak ateş olmayan yerden duman çıkmazdı...92
Çetnikler arasındaki en acımasız grup,
kendisine "Arkan" adını veren Zejiko Raznajatoviç'in önderliğindeki
grup. Grubun üyelerinin Müslümanlara uyguladığı işkenceler;
hamile kadınların karınlarının yarılmasına, bebeklerin boğazlanmasına
kadar varıyordu. Ve, İsarilli askeri uzmanlar tarafından eğitildiği
bildirilen Arkan grubunun finansmanı, İsrail bağlantılı Dafiment
Bank tarafından karşılanıyordu.
|
Çetniklerin bir başka özelliği
de çoğunlukla İsrail yapımı silah kullanmalarıydı. Uzi, Çetniklerin
en çok kullandığı silahlardan biriydi. Çetniklerin İsrail yapımı
silahlara sahip oldukları, ilk kez Sırp-Hırvat savaşı sırasında
Hırvatistan'ın Patraç kentine düzenlenen Sırp saldırısı sırasında
dikkat çekmişti. Fransız Le Nouvel Observatuer dergisi ise "Çeko"
adlı Çetnik liderinin komutası altındaki 3 bin kişilik Çetnik grubunun
yoğun olarak Uzi tüfekleri taşıdıklarını yazmıştı.93
Bosnalı Müslüman milislerin liderlerinden Edin Begoviç ve Süleyman
Çelikoviç de, Çetniklerin bir kısmının İsrail'de eğitim gördüğünü
ve İsrail silahları taşıdıklarını bildirmişlerdi.94
Çetniklerin İsrail'le çok ilginç bazı finans bağlantıları da vardı.
Miloseviç'in iktidara yürüyüşünün ardında, sonradan ortaya çıkan
önemli bir finans desteği bulunuyordu. Sırbistan'ın iki büyük bankası,
Dafiment Bank ve Yugoskandic Bank Miloseviç'in seçim kampanyalarını
ve onun himayesi altında kurulan çeşitli Çetnik gruplarını mali
yönden desteklemişti. Savaşla birlikte Sırbistan'a uygulanan ambargonun
delinmesinde de bu iki bankanın büyük rolü oldu.
İlginç olan, bu iki bankanın da İsrail bağlantılı oluşuydu.
Dafiment Bank'ın hisselerinin en büyük sahibi,
Dafina Milanoviç adlı orta yaşlı bir Sırp kadındı. Miloseviç'le
kişisel dostluğu olan Milanoviç'in bankası, Arkan adlı bir savaş
suçlusunun komutası altındaki ünlü Çetnik grubunun da en büyük finansörü
olarak biliniyordu. Ancak Çetniklerin en büyük destekçisi konumundaki
bu bankanın tek sahibi Dafina Milanoviç değildi. İngiliz The Independent
gazetesinin haberine göre, banka hisselerinin % 25'i Israel Kelman
adlı bir İsrailli iş adamına aitti. Dolayısıyla Tel-Aviv'de de bir
şubesi bulunan banka, İsrail'le yakın ilişkiliydi.95
Miloseviç'i ve Çetnikleri finanse eden diğer Sırp bankası Yugoskandic
Bank ise Jezdimir Vasilieviç adlı bir bankere aitti. Vasilieviç,
Yugoslav basın ve yayın kuruluşlarından yapılan açıklamalara göre,
Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç'in seçim kampanyasına
en büyük finansal desteği veren kişiydi. Ancak Vasilieviç'in ilginç
bir özelliği vardı ki, ancak 1993 yılı Martında ortaya çıktı. Vasilieviç
Yahudi asıllıydı ve bu yüzden de bankasının iflas etmesinin ardından
"pılıyı-pırtıyı" toplayıp 10 Mart gecesi soluğu İsrail'de almıştı.
Tel Aviv'in Ben Gurion hava alanında gazetecilere gülerek poz veren
Vasilieviç, Miloseviç'e verdiği paraların kendisinden zorla alındığını
iddia etmiş ve Miloseviç'e karşı mücadele edeceğini açıklamıştı.
Ancak Eski Yugoslavya'daki yorumcuların çoğu, bunun bir danışıklı
dövüş olduğu konusunda hemfikirdi.
Miloseviç'in
yükselmesinde büyük role sahip olan Yahudi asıllı Yugoslav
banker Jezdimir Vasilleviç, bankası Yugoskandic Bank'ın iflas
etmesi üzerine soluğu anavatanında, yani İsrail'de aldı.
|
Sırbistan ve İsrail arasında finansal ilişkiler,
savaşın en kızıştığı dönemde de sürmüştü. Bosnalı yetkililer, Sırbistan
Merkez Bankası ile İsrail Liumi Bankası arasında Sırbistan üzerindeki
ambargoya rağmen yakın finansal ilişkiler olduğunu bildirmiş ve
bu ilişkinin kesilmesi için çağrıda bulunmuşlardı.96
İsrail'in Bosna'daki savaş boyunca ambargoya
rağmen Sırbistan'a silah yolladığına dair bilgiler de vardı. Amerikan
Forbes dergisi, bu konuda önemli bir haber aktarmış, Joshua Waldhorn
adlı İsrailli bir işadamına ait "Orfital" ve "Anne Norco" adlı iki
silah yüklü şilebin Adriyatik sahilindeki Yugoslav limanlarına gittiğini
ve buradan silahların Krayina bölgesindeki Sırplara ve oradan Bosnalı
Sırplara yollandığını yazmıştı. Şilepler normalde İsrail'deki Hayfa
ve Aşdod limanlarında demirleyen şileplerdi, sahipleri Joshua Waldhorn
da Hayfa'da yaşayan, ancak iki farklı isme düzenlenmiş İsrail pasaportları
ile sık sık Amerika'ya da giden karanlık bir İsrailliydi. Forbes'in
haberine göre, Waldhorn'a "Orfital" adlı şilebi satan J. J. Oliveira,
"Waldhorn'un İsrail gizli servisi (Mossad) adına çalıştığından hiç
kuşkum yok" diyordu.97 Anlaşılan Joshua Waldhorn,
Shaul Eisenberg'in bir benzeriydi. (Eisenberg: Mossad adına çalışan
ünlü İsrailli işadamı) Eisenberg'in Uzakdoğu'da İsrail hükümeti
adına kurduğu silah bağlantılarının benzerlerini, Balkanlar'da Sırplarla
kuruyordu.
İsrailli Profesör Açıkladı: İsrail, Sırplara
Silah Veriyor!
Sırp-İsrail bağlantısı ile ilgili diğer bazı önemli bilgiler, İsrail
İbrani Üniversitesi'nden profesör Igor Primorac'ın, Jerusalem Report
dergisinin Ocak 1995 tarihli sayısında yazdığı bir makalede ortaya
kondu. Primorac'ın yazısı, daha sonra New York'ta yayınlanan 9 Şubat
tarihli Jewish Ledger dergisinde yayınlandı. The Washington Report
on Middle East Affairs dergisi ise Primorac'ın makalesini Nisan/Mayıs
1995 tarihli sayısında "İbrani Üniversitesi Profesörü, Sırplara
İsrail Desteğini Yazıyor" başlığıyla haber yaptı. Primorac'ın makalesinin
konusu, Washington Report'un başlığından anlaşıldığı gibi Bosna-Hersek'te
Müslüman katliamı yürüten Sırplar ile Yahudi Devleti arasındaki
gizli silah ilişkileriydi.
Felsefe profesörü olan Yugoslav doğumlu Yahudi Igor Primorac, 1980
yılına dek Belgrad Üniversitesi'nde çalıştı ve o yıldan sonra da
İsrail'e göç ederek İbrani Üniversitesi'nde akademik kariyerini
sürdürdü. Jerusalem Report'taki sözkonusu yazısında ise eski ülkesi
ile İsrail arasındaki gizli ilişkilerden söz ediyordu. Primorac'ın
yazdığına göre, Mossad, İsrailli silah tüccarlarını Sırbistan'a
uygulanan silah ambargosunu delmeleri için yönlendiriyor ve Sırplara
önemli miktarda silah ve cephane yolluyordu. Profesör, İsrail-Sırp
bağlantısını ortaya çıkaran bir olayı da aktarıyordu: Uluslararası
yardım kuruluşlarına üye olan İsrailli Joel Wienberg, Saraybosna'da
iken ilginç bir olay yaşamış ve bunu İsrail'in Kanal 2 televizyonunda
anlatmıştı. Buna göre, Wienberg Saraybosna'dayken, bir Birleşmiş
Milletler görevlisi, Saraybosna havaalanına düşen bir top mermisini
bir türlü teşhis edememiş ve bir göz atması için Wienberg'i çağırmıştı.
Wienberg, mermiye bakar bakmaz üzerindeki garip yazıları tanıdı:
Kapsülün üzerindeki yazılar İbranice'ydi ve top mermisi de İsrail
ordusu (IDF) tarafından üretilen ve kullanılan 120 mm'lik standart
bir mermiydi. Bu mermi uzun süre Saraybosna'nın bombalanmasında
kullanılmış ve şehre yapılan insani yardım uçuşları da uzunca bir
süre bu bombalamalar nedeniyle sekteye uğramıştı. Wienberg, ayrıca
Sırp saldırganların (Çetnikler) İsrail yapımı Uzi silahlar kullandıklarına
da defalarca şahit olduğunu söylüyordu.
Profesör Primorac, makalesinde Bosna'daki Sırpların İsrail yapımı
silahlar kullandıklarına dair daha bunun gibi pek çok görgü tanıklığı
olduğunu, ancak İsrailli yetkililerin bu gerçeği bir kaç kez resmi
olarak yalanladıklarını yazıyordu. Ancak yazarın dikkat çektiği
önemli bir nokta daha vardı: Batılı Yahudi örgütleri Sırp saldırganlığını
asıl olarak Holokost propagandası yapmak için kınayan sayısız açıklama
yapmışlardı ama İsrail yönetiminden Sırpları kınayan tek bir söz
bile çıkmamıştı. (İsrailli profesörün Ocak 1995 tarihli bu yazısından
kısa bir süre sonra, Başbakan Yitzhak Rabin, Ürdün'le birlikte Bosna'ya
yardım için sembolik bir kampanya başlattı. Bunun amacı, elbette,
gittikçe ortaya çıkmaya başlayan İsrail ile Sırplar arasındaki gizli
ilişkileri ört-bas edebilmekti.) Primorac'ın makalesinde yer alan
bazı satırlar şunlardı:
Hükümetlerinin Sırp-yanlısı tutumundan rahatsızlık duyan İsraillilerin
tepkisi, en son olarak Sırpların yaptıkları 'etnik temizlik' ve
katliamları İsrail silahlarıyla yürüttüklerinin ortaya çıkmasıyla
had safhaya ulaştı... İsrail hükümeti Yugoslavya'nın parçalanmasından
bu yana, uluslararası topluluğa ters bir politika izledi. 1991 sonbaharında,
Sırpların Hırvatistan'daki saldırı ve katliamları sürerken, İsrail
Belgrad'dan gelen diplomatik ilişki kurma teklifini kabul etti.
Ancak BM yaptırımları, Kudüs'te bir Sırp Büyükelçiliği ve Sırbistan'da
bir İsrail Büyükelçiliği yapılmasını engelledi. Ama Tel-Aviv'deki
'Yugoslav', yani Sırp Büyükelçiliği BM yaptırımlarından önce açılmıştı
ve halen faaliyetlerini sürdürüyor.
Profesör Primorac, "hem Likud'un hem de İşçi Partisi'nin Sırp yanlısı
bir çizgiye sahip olduklarına" dikkat çektikten sonra, sözkonusu
Sırp-İsrail yakınlığının tarihsel arkaplanından söz ediyordu:
Politikacılarımız II. Dünya Savaşı'na atıfta bulunuyorlar. Bu savaşta
Sırpların Yahudilerin yanında yer aldıklarını, Hırvat ve Müslümanların
ise Yahudilere karşı Naziler'le işbirliği yaptıklarını iddia ediyorlar.
Bu, Yugoslav tarihinin açıkça çarpıtılmasıdır... Ancak yine de bu
mantıktan hareketle, bugün de bizim Sırpların yanında yer almamız,
onların Müslüman ve Hırvatlara karşı giriştikleri katliamları desteklememiz
gerektiği söyleniyor.
Primorac, Sırp-İsrail ilişkisi ile ilgili diğer bazı detaylar da
veriyordu.
Buna göre, İsrail yalnızca Sırbistan'a değil, Bosna'daki katliamı
doğrudan yürüten Bosnalı Sırplar'a da silah veriyordu:
Sırplar İsrail'le olan ilişkilerini hiçbir zaman gizlemeye çalışmadılar.
Belgrad'daki eski bir savaş bakanlığı görevlisi olan Dobrila Gajic-Glisic,
1992'de yayınladığı bir kitabında, 1991 Ekiminde, yani Birleşmiş
Milletler'in Eski Yugoslavya'ya silah ambargosu koymasından bir
ay sonra İsrail ile Sırbistan arasında büyük bir silah anlaşması
yapıldığını yazmıştı. Bu anlaşmanın yapıldığı sıralarda Sırplar
çoktan Vukovar ve Dubrovnik gibi Hırvat kentlerini bombalamaya başlamışlardı.
Aynı sıralarda Yugoslav basınının çeşitli gazetelerinde İsrail ile
Sırplar arasındaki silah bağlantıları ile ilgili haberler yayınlandı.
3 Haziran 1993 tarihli European gazetesinde ise Batılı istihbarat
raporlarına dayanılarak, Mossad ile Bosnalı Sırplar arasında yapılan
yeni bir silah anlaşmasının varlığından söz edilmişti.
Primorac, tüm bu bilgilerin ardından Sırpları Naziler'e benzetiyor
ve "II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da yürütülen ilk soykırımın
İsrail silahları ile yürütüldüğünü" yazıyordu. Aslında II. Dünya
Savaşı'nda Avrupa'da bir "soykırım" yürütülmemişti ama şu anda yürütülen
Müslüman soykırımının İsrail'in desteğiyle yürütüldüğü açık bir
gerçekti...
Tüm bunlara bakarak şunu söyleyebiliriz: İsrail, dünyanın dört
bir yanındaki faşist ve anti-İslami yerel güçleri desteklediği gibi
Çetnikler'i de desteklemiş, onları askeri uzmanlarıyla eğitmiş,
silahlandırmış, mali uzantılarını kullanarak finanse etmiştir. Bundaki
hedefin de Bosna-Hersekli Müslümanların imhası olduğuna kuşku yoktur.
Ancak Bosna-Hersek'te 1992 baharından bu yana yaşanan katliam,
tarihin en kanlı katliamlarından biridir ve başladığı günden bu
yana da doğal olarak bir dünya krizi niteliğindedir. Bu yüzden İsrail
ve onun uluslararası uzantıları, krizle çok farklı boyutlarda ilgilenmişlerdir.
Sırp-İsrail bağlantısını gizleyebilmek için bir karşı-propaganda
uygulanmıştır. Bunun yanısıra krizin kontrolü de İsrail'in Batılı
uzantıları tarafından üstlenilmiş ve Sırplara örtülü destekler verilmiştir.
Kısacası olay oldukça karmaşıktır. Bu nedenle olayın arkasındaki
gerçeği çözebilmek için daha da derine inmek gerekmektedir.
Sırplar ve Yahudiler arasındaki geleneksel yakınlık, bu noktada
açıklayıcı olabilir.
Sırplar ve Yahudiler
İsrail'de yayınlanan The Jerusalem Report dergisi, 21 Ekim 1993
tarihli sayısında, Belgrad'daki Yahudilerle ilgili bir haber yayınladı.
The Jerusalem Report muhabiri Vince Beiser'in yaptığı araştırma
ve röportajlara dayanan haberde, Sırplar ve Yahudiler arasındaki
tarihi dostluk ve yakınlık konu ediliyordu. "Pek çok Sırp ve Yahudinin
birbirine karşı hissettiği tarihi dostluk ve yakınlık"tan söz eden
Beiser, bu dostluğu yaptığı röportajlarda da ortaya koyuyordu.
Örneğin Vojkan Abraham Simsic adlı eski Saraybosnalı ancak Belgrad'da
yaşayan bir Sırp şöyle diyordu: "Bizler ve Yahudiler tarih boyunca
aynı düşmanlara sahip olduk: Almanlar, Hırvatlar ve Müslümanlar."
Belgrad hahamı Danon da aynı görüşe katılıyor ve Sırp ve Yahudilerin
birbirlerine karşı duydukları "tarihsel sempati"den bahsediyordu.
Haberde İsrail'in askeri gücünün Sırplar tarafından hayranlık ve
takdirle izlendiği vurgulanıyordu. Buna göre Sırplar, kendilerini
Osmanlı'ya karşı cesurca savaşmış militer bir ulus olarak görüyor
ve İsrail'i de kendilerine benzetiyorlardı. Belgrad Yahudi cemaatinin
lideri Brane Popovic şöyle diyordu: "Altı Gün Savaşı'nın ertesinde
tüm Sırp komşularımız bizi sokaklarda tebrik etmişlerdi. İsrail'in
zaferinden çok hoşlanmışlardı. Bu, anladıkları bir dildi."
Sırp-Yahudi
Dostluk Derneği'nin başkanı Klara Mandiç ile yakın dostluğu
olan ve önceden İsraillilerle birlikte savaşmış olan kiralık
asker Captan Dragan.
|
Belgradlı Yahudiler Bosna-Hersek'teki savaşta da oldukça ateşli
bir biçimde Sırpları tutuyorlardı. Eski bir Tito Partizanı ve şu
anda Belgrad Yahudi cemaati sekreteri olan Albert Ashkenazi, savaşta
Müslümanların değil, Sırpların mağdur olduğunu savunuyor, ancak
gerçeklerin çarptırıldığını iddia ediyordu.
Haberde üzerinde en çok durulan konu ise merkezi Belgrad'da olan
Sırp-Yahudi Dostluk Derneği idi. Dr. Klara Mandic adlı Yahudi bir
kadın tarafından kurulan ve yönetilen dernek, oldukça etkiliydi.
Amerika'da ve İsrail'de de örgüttenmiş ve Tel-Aviv, Los Angeles,
Chicago ve Toronto'da şubeler açmış olan derneğin 10 bini aşkın
üyesinin arasında, o sıralar Yeni Yugoslavya Cumhurbaşkanı olan
ve 1986 Memorandumu'nun yazıları arasında yer alan Dobruca Coşiç
de yer alıyordu. Derneğin bir başka üyesi, Çetniklerin yanında Müslümanlara
karşı savaşan bir profesyonel askerdi: Kaptan Dragan. Sırbistan'a
gelmeden önce İsrail'de bulunan Dragan, "Siyon yıldızlı kolye ile
poz veren" Çetniklerin başında geliyordu. Bir başka Belgradlı Yahudi
David Albahari, kültürel bir dernek görünümünde olan Sırp-Yahudi
Dostluk Derneği'nin, Belgrad rejimini politik yönden destekleyen
son derece güçlü ve etkili bir siyasi organizasyon olduğunu söylüyordu.
Derneğin başkanı olan Klara Man- dic, ülke içinde oldukça etkili
bir isimdi. The Jerusalem Report'un yazdığına göre, boynunda sürekli
taşıdığı Siyon yıldızlı madalyonu ile Yahudi kimliğini vurgulayan
Mandic, Sırp liderlerle özellikle Müslüman katliamının iki mimarı
olan Slobodan Miloseviç ve Radovan Karadziç ile "çok yakın özel
dostluk"lara sahipti. Sırpların Müslümanlara karşı uyguladığı vahşeti
temize çıkarmaya çalışırken şöyle diyordu Mandic: "Sırplar, hiçbir
zaman fundamentalist bir Müslüman devletinin parçası olmayı kabullenmeyeceklerdir."
"Oysa Miloseviç Yahudilerin gerçek bir dostu" diyordu Mandic. Nitekim
Mandic ve Miloseviç Sırbistan'ın İsrail'le olan ilişkilerini geliştirmek
için elele vermişlerdi. Bu çalışmalar arasında, 1990'da İsrail'de
yapılan Sırp Kültür Festivali ve 20 İsrail ve Sırbistan şehri arasında
kurulan "kardeş şehir" bağlantıları yer alıyordu. Daha ciddi bağlantılar
da vardı: Körfez Savaşı sırasında Sırbistan belediye başkanlarından
oluşan bir heyet, İsrail'e bir "dayanışma ziyareti" yapmıştı.
Kuşkusuz The Jerusalem Report'un aktardığı tüm bu bağlantılar ilginç
bağlantılardı. Ortaya çıkan tablo, Yahudiler ve Sırplar arasında
tarihi bir ittifakın varolduğunu ve son yıllarda bu ittifakın yeniden
dirildiğini ortaya koyuyordu. Bu ittifakın bir ayağı, az önce incelediğimiz
gibi İsrail'di. Öteki ayağı ise Amerika'dan oldukça tanıdık bir
isimdi: Henry Kissinger. İsrail'in ABD'deki en güçlü uzantılarından
biri olan Kissinger, Sırplarla çok daha önceleri yakın ilişkiler
kurmuştu. Yugoslavya'nın parçalanmasına ve "pandoranın kutusu"nun
açılmasına yönelik en son hareketi de o yaptı.
Kissinger'in Yugoslavya'yı Parçalayışı
ve Washington'daki 'Belgrad Mafyası'
"Kissinger Yugoslavya'yı nasıl parçaladı"... Bu cümle, Özcan Buze'nin,
Aydınlık gazetesinin 14-18 Mart tarihli sayılarında yayınlanan yazı
dizisinin başlığıydı. Yazıda, İsrail'in Amerika'daki en büyük uzantılarından,
Yahudi lobisinin ağır toplarından Henry Kissinger ve "adamları"nın,
Yugoslavya'nın parçalanmasında oynadıkları rol ve Sırp yönetimi
ile olan yakın ilişkileri konu ediliyordu.
"Kissinger'ın adamları", Bush yönetiminde etkin konumlarda olan
iki kişiydi: Brent Scowcroft ve Lawrence Eagleburger. Bu ikisi,
Washington kulislerinde "Kissinger's yes-men" (Kissinger'ın evet-efendimcileri)
olarak bilinirdi. Eagleburger Kissinger'ın ekibine 1969 yılında
dahil olmuştu. Scowcroft ise Carter döneminde Silah Kontrolü Genel
Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger'a "tabi" oldu. Her ikisi de
Kissinger Associates şirketinin yönetim kurulundaydılar. Şirket,
politik konularda parayla danışmanlık yapan bir tür think-tank olarak
1982 yılında kuruldu. Dikkati çeken, Kissinger'in Yahudi kimliğine
uygun olarak, şirketin Yahudi finans çevreleri ile olan yakın ilişkisiydi.
Şirketin kuruluşu için gereken sermaye New York'taki Yahudi finans
kuruluşları Warburg-Pincus ve Goldman-Sachs tarafından sağlanmıştı.
Ayrıca Yahudi Rockefeller hanedanının sahip olduğu Chase Manhattan
Bank da Kissinger Associates'le çok yakın ilişki içindeydi.
İşte Slobodan Miloseviç'in ve Çetniklerin yükselişi, Kissinger
Associates'in büyük katkıları sayesinde gerçekleşti. Özellikle uzun
yıllar ABD Belgrad Büyükelçiliğini yapan Eagleburger aracılığıyla,
Sırp saldırganlığı büyütüp-beslendi.
Eagleburger'ın Miloseviç'le olan dostluğu, 1983 yılında başlamıştı.
Bu tarihte Miloseviç, Beo Bank'ın başkanıydı. Beo Bank, Yugoslavya'nın
ihraç edilmek üzere araba ("Yugo" marka) üretme projesini finanse
eden iki bankasından biriydi. O sıralar Belgrad'da ABD Büyükelçisi
olan Eagleburger ise Yugo arabalarını Amerika'da satmak için Beo
Bank'la ve dolayısıyla Miloseviç'le bağlantı kurmuştu. Yugo'nun
danışmanlığını da Kissinger Associates yapmaya başlamıştı ve söylenenlere
göre, bu işten oldukça kar etmişti. Alman gazeteci Hans Peter Rullman,
1989 yılında yazdığı Krisenherd Balkan adlı kitapta, Eagleburger'ın
Belgrad Büyükelçisi olduğundan beri "Yugo arabalarının en hızlı
satıcısı" olduğunu belirtiyor.
Kissinger Associates'in Sırbistan'daki ortağı olan Miloseviç de
Yugo işinden epey kar etmişti. Elde edilen döviz gelirlerini Sırbistan'da
alıkoyarken, Hırvat va Sloven taşeron firmalara değersiz Yugoslav
dinarı ile ödeme yapılıyordu. İşte bu dönemlerde Kissinger ve ekibi,
Miloseviç'in çok iyi bir "ortak" olduğunu ve çok "parlak" bir gelecek
vaadettiğini farkettiler. Özcan Buze'nin yazdığına göre, bu tarihten
sonra, çeşitli kaynaklara göre, Eagleburger, Miloseviç'i siyasete
atılması için teşvik etmeye başladı.
|

Henry Kissinger, Yahudi lobisinin
bir numaralı ismi ve Sırpların Washington'daki en büyük hamisi.
|
Kısacası, Sırp saldırganlığının bir numaralı mimarı, Çetniklerin
yeni önderi Miloseviç, Kissinger ve ekibi tarafından "keşfedilmiş"
ve politikaya sokulmuştu. Miloseviç'i Miloseviç yapanlar, Kissinger
ve ekibiydi!
Aynı ekip, daha sonraki dönemde de Miloseviç'e yardımını sürdürecekti.
1990'lara gelindiğinde, Kissinger ve ekibi, Miloseviç ve çevresindeki
radikal Sırpları desteklemek için yeni bir yöntem buldu. Eagleburger,
Başkan Bush tarafından Aralık 1989'da Doğu Avrupa İşleri Koordinatörü
olarak atandı ve, "Doğu Avrupa Demokrasilerini Destekleme Yasası"
uyarınca kurulan bir fonun sorumluluğuna getirildi. Bu fonun emrinde
milyonlarca dolar vardı. İlgili kaynakların bildirdiğine göre, Eagleburger,
fonu kısa süre içinde Henry Kissinger ve dostlarının yararlandıkları
bir kuruluş haline getirdi. Bu fon yoluyla Doğu Avrupa ülkelerindeki
çeşitli "demokratik" (yani Amerika'nın çıkarına uygun) siyasi gruplara
büyük para yardımları yapıldı.
Yugoslavya'da bu yardım kime yapılmıştı dersiniz? Elbette Miloseviç'e
ve onun Çetniklerine.
Yugoslavya'daki "demokratik" gruplara yapılan sözkonusu yardım,
Ulusal Demokrasi Vakfı adı verilen bir vakıf tarafından düzenlendi.
Vakıf Eagleburger ve dolayısıyla Kissinger'ın kontrolü altındaydı.
Vakfın direktörü ise Kissinger'ın temsil ettiği "Yahudi bağlantısı"na
uygun bir isimdi: Carl Gersham. Gersham, Amerika'daki en militan
Yahudi örgütü sayılabilecek olan ADL'nin (Anti-Defamation League)
hatırı sayılır isimlerindendi (ADL için bkz. 7.
bölüm). Kısacası, Amerika'nın Yugoslavya'ya yapacağı siyasi
amaçlı yardım, tamamen Yahudi lobisinin kontrolü altında gerçekleşecekti.
Yahudi lobisinin düzenlediği bu yardım, az önce de belirttiğimiz
gibi Miloseviç'e ve onun Çetniklerine ulaştı. Ulusal Demokrasi Vakfı'nın
bir sözcüsü, "Sırp lider Miloseviç ile çok yakın ilişkiler kurmaya
devam ettik" demişti. Yardım yalnızca parasal yönden değildi, Çetnik
liderlerine "taktik" yardım da yapılıyordu. Sözkonusu sözcü, vakfın
Sırp liderlere "grup dinamiği", "sıfır toplam oyunu" ve "çatışma
kararlılığı" gibi yöntemler üzerinde eğitim verdiğini de söylemişti.
Bu yöntemler, İngiltere'deki Travistock kliniğindeki beyin yıkama
uzmanları tarafından geliştirilmişlerdi ve liderlerin toplum üzerindeki
kontrollerini artırmaya yönelikti.
Kissinger'ın ekibi, Amerikan dış politikasını da Sırp yanlısı bir
rotaya oturttular. Bush yönetiminin Bosna'ya karışmama politikası,
tamamen onların ürünüydü. ABD Dışişleri Bakanlığındaki kaynaklar,
Washington'ın Yugoslavya ile ilgili bütün politikalarının ardındaki
ismin Eagleburger olduğunu söylüyorlardı. Gazeteci Patrick Buchanan
29 Haziran 1991 tarihinde şöyle yazıyordu: "Yönetimin ahlakdışı
realpolitik'inde, Kissinger Associates'in iki numaralı kişisi iken
dışişleri bakanlığının iki numaralı kişisi olan Eagleburger'in zarif
eli ortaya çıkıyor. Eski bir Yugoslavya elçisi olan Eagleburger,
Belgrad'daki çete ile derin siyaset ve iş ilişiklerine sahiptir."
Eagleburger'ın ilişki içinde olduğu "Belgradlı çete"nin en önemli
ismi, kuşkusuz Slobodan Miloseviç'ti. Mart 1989'da Eagleburger'ın
bakan yardımcılığının onaylanması görüşmeleri sırasında Senatör
Larry Pressler, Eagleburger'a "anladığım kadarıyla siz Sırbistan
Komünist Partisi'nin başıyla yakın dostsunuz" demişti. Senatör,
Miloseviç'i kastediyordu.
Eagleburger bu görüşmeler sırasında Miloseviç ile olan dostluğunu
defalarca inkar etti. Oysa daha 27 şubat 1990 tarihleri arasında
Yugoslavya'ya yaptığı gezi sırasında Miloseviç ile görüşmüş ve onu
Beyaz Saray'a davet etmişti. Bu bilgi, Hırvatistan'da yayınlanan
Vecernyi List gazetesinin 3 Mart 1990 tarihli sayısında da yazılmıştı.
Gazete, Miloseviç'in daha kısa bir süre önce ellerini Kosova'daki
Arnavutların kanına buladığına da dikkat çekmişti.
Yugoslavya'daki iç savaşın fitilini ise 1991 Haziranında ülkeye
resmi bir ziyarette bulunan ABD Dışişleri Bakanı James Baker ateşledi.
Baker, Miloseviç'le görüştü ve ona, "Bush yönetiminin Soğuk Savaş
sonrası dünyanın mini devletlere bölünmesini istemediğini" söyledi.
Bu açıklama, Miloseviç'e, Yugoslavya Federasyonu'ndan ayrılan Slovenya
ve Hırvatistan'a, sonra da Bosna-Hersek'e saldırması için gerekli
vizeyi vermişti.
Kissinger ise yalnızca savaş
öncesinde Sırplarla bağlantılar kurmak ve savaşı körüklemekle kalmadı.
Yahudi lobisinin ağır topu, Yugoslavya'daki iç savaşın patlak vermesinin
ardından da Sırpların Washington'daki en büyük hamisi oldu. Tanıl
Bora, Kissinger ve ekibinin, Sırplara verdikleri büyük diplomatik
destek nedeniyle Washington kulislerinde "Belgrad mafyası" diye
adlandırıldığını yazıyor.98 Bora'nın söylediğine
göre, Kissinger ve onun Bush yönetiminde son derece etkin olan iki
"sağ kolu", Lawrence Eagleburger ve Brent Scowcroft, Sırplara karşı
her türlü müdahaleyi engelleyen "statükocu" politikanın başta gelen
savunucularıydılar. Milliyet de, "Engel Eagleburger" başlığıyla
verdiği haberde bu konuya değinmiş ve "ABD'deki siyasi çevreler,
Bosna'ya müdahalenin olanaksızlığını Dışişleri Bakan Vekili Lawrence
Eagleburger'ın varlığına bağlıyorlardı. Bu çevreler, Belgrad'da
dört yıl ABD Büyükelçiliği yapmış olan Eagleburger hakkında "çok
yakın bir Sırp dostu" diye yazmışlardı.99
Tanıl Bora, Bush'un seçimleri kaybetmesi ve
dolayısıyla Eagleburger ve Scowcroft'un da yönetimden çekilmesi
sonucunda bazılarının "Belgrad mafyası"nın etkinliğini yitirdiğini
düşündüğünü söylüyor. Ama bunun yanlış bir değerlendirme olduğu,
Kissinger'ın yönetimindeki "Belgrad mafyası"nın Clinton yönetiminde
de etkin olduğu daha sonra ortaya çıkıyor. Tanıl Bora'nın yazdığına
göre, Haziran 1993'teki Cenevre Konferası'nda Bosnalı Sırp ve Hırvatlara
anavatanla birleşme hakkının verilmesi yani "Büyük Sırbistan"ın
tanınması Kissinger'ın önerdiği "çözüm"e gelinmesi demekti. Bora,
bu durumun, "Belgrad mafyası"nın Amerikan politikası üzerindeki
etkisini koruduğunun bir göstergesi olduğunu söylüyor.100
Nitekim o sıralar Kissinger
açık açık Başkan Clinton'a "Amerika'nın Bosna'ya hiçbir müdahalede
bulunmaması gerektiği" konusunda öğütler veriyordu. Kissinger, Sırplara
karşı bir askeri harekat düzenlenmesine ısrarla karşı çıkmış ve
aslında zaten niyetli olmayan Başkan'ı bu konuda "uyardığını" açıklamıştı.101
Kissinger bu konuda telkinler yapmayı sürdürdü. Sırpların büyük
hamisi, "samimi olarak söylemek gerekirse, bir Bosna devletinin
oluşmasından ABD'nin ne gibi bir çıkarı olacak, bunu göremiyorum.
Tarihte Bosna diye bir millet var olmadı" diyordu.102
Kissinger, 1995 Haziranında İtalya'nın Como gölü kıyısındaki Cernobbio
kentinde düzenlenen İtalyan-Amerikan İlişkileri Konseyi'nin yıllık
seminerinde de yine Sırp-yanlısı propagandasını sürdürerek, Bosnalı
Müslümanlara uygulanan silah ambargosunu kaldırma tekliflerine şiddetle
karşı olduğunu bildirmiş, "ambargonun kaldırılması düşünülemez"
demişti.
Tüm bunlar, Bosna-Hersekli Müslümanları hedef alan Sırp, ya da
daha yerinde bir deyimle Çetnik terörünün, aynı tarihte olduğu gibi
bugün de Yahudi önde gelenleri (İsrail ve onun Kissinger gibi Amerikalı
uzantıları) tarafından desteklendiğini göstermektedir. Ancak Bosna-Hersek
olaylarını renkli basın- dan takip edenler, çoğunlukla bunun aksi
bir izlenime kapılmışlardır. Çünkü hem dünyada hem de Türkiye'de,
medyanın önemli bir bölümü, dünya Yahudilerinin ve hatta İsrail'in
genel olarak Sırp terörüne karşı Bosnalı Müslümanların yanında yer
aldığı izlenimi vermeye çalışmıştır.
Bu bir propagandadır ve çoğu kez olduğu gibi gerçekleri değil,
yalanları kabul ettirmek üzere uygulamaya konmuştur.
Propagandanın İki Yüzü
Eski Yugoslavya topraklarındaki iç savaş ve katliam sürerken, Batılı
ülkelerdeki bazı sivil toplum kuruluşları, hükümetlerini olayda
daha aktif davranmaya davet etmek için çalıştılar. Bildiriler yayınlandı,
gösteriler düzenlendi, konferanslar yapıldı, protestolar yükseldi.
Bunların çoğu, insan hakları konusunda duyarlı olarak bilinen gruplardan
liberaller, bazı sosyal demokratlar gibi kaynaklanıyordu. Ancak
bu sivil toplum kuruluşlarının içinde, özellikle Amerika'da, dikkat
çekici bir kanat vardı: Yahudi organizasyonları. Amerika'da belki
yüzlercesi bulunan bu Yahudi kuruluşları, Bosna-Hersek konusunda
oldukça aktif bir propaganda yaptılar. Sırpların Müslümanlara uyguladığı
soykırımın, masa başında üretilmiş olan kendi soykırımlarına benzediğini
sık sık vurgulayarak, Çetnik terörünün durdurulmasını istediklerini
duyurdular.
Ancak bu propagandayı bilinçli bir şekilde izleyen bir kimse, ortada
bir gariplik olduğunu farkedebilirdi. Öncelikle Yahudi örgütlerinin
Müslümanların yanında yer alması, pek alışılagelmiş bir durum değildi.
Aksine, önceki sayfalarda da incelediğimiz gibi Yahudi lobisi daima
Müslümanların karşısındaki güçlerin (örneğin radikal Hindular gibi)
yanında yer alırdı. Şimdi birden bire bu geleneksel tavırlarından
vazgeçip Müslümanlara destek veriyor olmaları, içyüzü araştırılması
gereken bir soru işaretiydi.
Bu arada dikkatli bir gözlemci bir başka noktayı daha farkedebilirdi:
Bosna lehinde gözüken Yahudi organizasyonları, siyasi yönden fazla
etkisi olmayan "kültürel" örgütlerdi. Buna karşılık, Amerika'da
Yahudi lobisinin gücünü en iyi temsil eden örgüt olan AIPAC'ın Bosna
konusunda hiçbir girişimi olmadı. Washington Report on Middle East
Affairs dergisi de bir keresinde bu konuya dikkat çekmiş ve "madem
Yahudiler Bosna'nın yanındalar, neden AIPAC'ın hiç sesi çıkmıyor?"
diye sormuştu. (Zaten AIPAC'ın sesi çıksaydı, Amerika bugün çoktan
Bosna'ya müdahale etmiş olurdu).
Bu tablo, insanın aklına Bosna lehine propaganda yapan Yahudi örgütlerinin
samimiyeti konusunda ciddi kuşkular getiriyordu. Hele önceki sayfalarda
incelediğimiz Çetnik-İsrail ya da Sırp-Yahudi bağlantılarını göz
önüne aldığımızda, Yahudi örgütleri inandırıcılıklarını iyice yitiriyorlardı.
Görünen, Yahudi örgütlerinin bir yandan Bosna'yı kullanarak kendi
hayali soykırımlarının propagandasını yapmaya çalıştıkları, bir
yandan da İsrail ve Sırbistan arasındaki gizli ilişkiyi gizli tutmaya
uğraştıklarıydı. Nitekim, Aliya İzzetbegoviç'in danışmanlarından
Osman Brka da aynı yorumu yapmıştı. Brka, Türkiye'de bulunduğu dönemde,
"Yahudilerin mazlum ve mağdur durumdaki Bosnalılar aracılı- ğıyla
Soykırım iddialarını canlı tutmaya, Bosna'nın sırtından kendi reklamlarını
yapmaya çalıştıklarını" bildirdi.
Bu, propagandanın birinci yüzüydü: Yahudiler, Sırplarla olan ittifaklarını,
oldukça geniş kapsamlı (ekstensif) ancak siyasi etkisi olmayan bir
karşı-propaganda, yani Müslüman yanlısı propaganda yaparak örtme
çabasındaydılar. Propaganda, insanların bilinçaltlarına Yahudilerin
"insan hakları savunucusu" olduğunu ve 50 yıl önce onların da "soykırım"a
uğradıkları telkinini aşılıyor, ancak buna karşın siyasi anlamda
hiçbir etki doğurmuyor, Bosnalılar için hiçbir şey ifade etmiyordu.
Propagandanın bir de ikinci yüzü vardı. Bu, öteki yöntemin aksine,
oldukça dar kapsamlı (intensif) ancak sonuca yönelik bir propagandaydı.
Bu propaganda, ötekinin aksine Müslüman değil, Sırp yanlısıydı ve
oldukça etkili bir propagandaydı.
Propagandanın bu ikinci yüzünün en çarpıcı örneği,
1993 yılında ABD'de yayınlanan Bosna ile ilgili ilginç bir "rapor"du.
Son derece gerçek dışı iddialarla Sırplara destek veren rapor, ABD
Kongresi'ne bağlı "Task Force on Terrorism and Unconventional Warfare"
(Terörizm ve Olağandışı Savaşa Karşı İşbirliği) adlı kuruluşun direktörleri
Yossef Bodansky ve Vaughn S. Forrest tarafından hazırlanmıştı. Iran's
European Springboard (İran'ın Avrupa Çıkarması) başlığını taşıyan
rapora göre, Aliya İzzetbegoviç ve hükümeti, İran'ın başını çektiği
uluslararası bir "İslami komplo"nun parçası olarak, Balkanlar'da
bir İslam Devleti kurmaya çalışıyorlar ve bunun için de her türlü
kirli yönteme başvuruyorlardı. Raporun yazarları İzzetbegoviç yönetimine
o denli düşmandılar ki, onu karalayabilmek ve Bosna Müslüman güçlerinin,
Sırplar aleyhinde dünya kamuoyunu provoke edebilmek için, kendi
insanlarını öldürdüklerini ve işkenceye tabi tuttuklarını (!) bile
iddia edebiliyorlardı. Raporda ayrıca, pek çok Müslüman ülkeden
Bosna'ya gelen "İslamcı teröristler"in, Avrupa'da büyük bir "Müslüman
ayaklanması" oluşturma hazırlığında oldukları, bu İslam devriminin,
Müslümanların Batıya ve liberal toplum yapısına duydukları derin
kin ve nefretin bir sonucu olarak gerçekleşeceği öne sürülüyordu.
Kullanılan üslup da oldukça ateşliydi. 14 sayfalık raporun içinde
"İslamcı terörist" kelimesi tam 27 kez geçiyordu. Rapora göre, İngiliz
Dışişleri Bakanı Douglas Hurd'e 1992 Temmuzunda yapılan bombalı
saldırının ve ABC televizyonu prodüktörü David Kaplan'ın Ağustos
ayında öldürülmesinin ardında da "özel eğitilmiş Bosna Müslüman
güçleri" vardı.103
Kuşkusuz tüm bunlar birer hayal ürünü, birer yalandı. Nitekim,
rapordaki iddiaların hiçbirine kaynak gösterilmemişti.
Peki bu propaganda kimin ürünüydü? Kim Bosna hükümetinin "propaganda
olsun diye" kendi vatandaşlarını öldürdüğünü ve dolayısıyla Sırpların
suçsuz olduğunu öne sürüyordu?
Raporun iki yazarından birinin, Yosef Bodansky'nin kimliği bu konuda
oldukça aydınlatıcıydı. Bodansky, İsrail doğumlu bir Yahudiydi.
Hem oldukça da bilinçli bir Yahudiydi. 1970'lerde İsrail Hava Kuvvetleri
dergisinin editörlüğünü yapmıştı. Daha sonra ABD'ye göç ederek John
Hopkins Üniversitesi'ne akademisyen olarak katıldı. Amerikalı Yahudi
örgütleriyle ilişkisi ise oldukça çarpıcıydı. JINSA'nın (Jewish
Institute of National Security Affairs - Ulusal Güvenlik İşleri
Yahudi Enstitüsü) bülteninde teknik yönetmen oldu. Washington kulislerinde
Bodansky'nin bir "Mossad ajanı" olduğu söylentisi yaygındı. Nitekim
Bodansky, Amerikan donanması istihbaratında çalıştığı sırada Amerikan
gizli belgelerini İsrail'e aktarırken yakalanan Amerikalı Yahudi
Jonathan Pollard'la da çok yakın ilişkilere sahipti. Amerikan EIR
(Executive Intelligence Review) dergisi, Pollard'ın arkasındaki
beynin Bodansky olduğunu bile yazmıştı.
Raporun öteki yazarı Vaughn S. Forrest de Yahudi çevreleriyle son
derece içli-dışlıydı. Nitekim bu ikili, Bosna hakkındaki raporları
sonucunda Amerikalı Müslümanlardan yükselen haklı tepkilere, Yahudilerin
yayın organlarından Washington Jewish Week'te cevap vermeye çalıştılar.
Sözkonusu gazeteye verdikleri demeçte, yazdıkları raporu ve onun
'bilimselliğini' savundular. "Aslında tüm yazılanların kaynağı ve
dipnotları var," diyordu Forrest, "... ama güvenlik nedeniyle ve
masrafları kısmak için kaynak ve dipnotların olduğu ek bölümü raporla
birlikte vermedik." Oysa bu da bir yalandı; bazı Kongre üyeleri
bu "kaynak ve dipnotları" görmek istemişler, ancak cevapsız bırakılmışlardı.
Bodansky, bu raporun ardından yine "İslam tehlikesi" ile ilgili
bir kitap yayınladı. Kitabın adı Target America: Terrorism in the
USA Today (Hedef Amerika: Günümüzde ABD'de Terörizm)di... Ayrıca
Forrest ve Bodansky, The New Islamist International (Yeni İslami
Enternasyonal) adlı 93 sayfalık yeni bir rapor daha yayınladılar.
Rapor, Bosnalıların kendi vatandaşlarını öldürdükleri suçlamasını
yeniden öne sürüyor, ayrıca "köktendincilerin Bosna-Hersek"teki
savaşı Yeni Dünya Düzeni ile Müslümanların geleceği arasında bir
çarpışma olarak gördüklerini, İslamcıların yeni intikam savaşları
açmaya devam edeceklerini" iddia ediyordu...
Kısacası, bir "Mossad ajanı", Bosna-Hersekli Müslümanlar aleyhinde
atılabilecek en alçakça iftirayı, kendi vatandaşlarını öldürüp suçu
Sırpların üstüne attıkları iftirasını atmıştı. Ve bu iftira oldukça
da etkili oldu. Konuyla ilgili sözde tarafsız bazı başka kaynaklar
da aynı iftirayı dile getirdiler, en azından ima ettiler. Örneğin
1994'ün Şubat ayında Saraybosna'da 68 kişinin ölümüyle sonuçlanan
Sırp havan saldırısının ardından da, Sırp lideri Radovan Karadziç
"Müslümanlar kendi vatandaşlarını katletti" demiş ve bunun üzerine
BM temsilcisi Yasushi Akashi ve Fransız Barış Gücü komutanı Jean
Cot, saldırının "kimin"tarafından yapıldığını araştırmak (!) için
Saraybosna'ya gelmişlerdi. Bosna Başkan Yardımcısı Eyüp Ganiç, bu
traji-komik duruma, "Sırplar hepimizi öldürdüklerinde de, 'topluca
intihar ettiler' diyecekler" diye tepki göstermişti.
Propagandanın ikinci yüzü, planlandığı gibi dar kapsamlı ancak
oldukça etkili bir biçimde yürütülüyordu. Bir taraftan Yahudi örgütleri
timsah göz yaşları ile insan hakları şovu yaparken, bir yandan da
Bodansky gibi Mossad ajanları, Yahudi Devleti'nin asıl yapmak istediği
propagandayı, yani Sırp yanlısı ve Müslüman düşmanı propagandayı
uygulamaya koyuyordu.
Bosna ve 'Uluslararası Topluluğun' Tuzakları:
Arabulucular, Barış Gücü ve Güvenli Bölgeler
Bosna'da yaşanan katliamın bir numaralı sorumluları Sırp saldırganlarıydı
(Çetnikler) kuşkusuz. Ancak Sırplar bu işte yalnız değillerdi. Müslümanlara
silah ambargosu uygulayarak, onları sahte barış görüşmeleri ile
oyalayarak, onları Sırp işgalini kabule zorlayarak, Sırplara örtülü
destek veren Batılı ülkeler ve Birleşmiş Milletler, NATO gibi uluslararası
kuruluşlar da olayda önemli bir role sahiptiler.
Peki neden sözkonusu Batılı güçler ve uluslararası kuruluşlar örtülü
ve bazen de açık bir biçimde Sırpları desteklediler? Bu sorunun
ilk akla gelen cevabı, sık sık söylendiği gibi Bosnalıların Müslüman
oluşu ve Batı'nın da Müslümanlara karşı önyargılı yaklaşmasıdır.
Ancak olayları biraz yakından incelediğimizde, Batı'nın tavrındaki
tek faktörün bilinçaltındaki "Müslüman fobisi" olmadığı, bir de
Sırplarla kurulmuş olan gizli ilişkilerin önem taşıdığı görülmektedir.
Mihailoviç ve onun diğer loca arkadaşları, komutaları altındaki
Çetnik birlikleri ile II. Dünya Savaşı sırasında Müslümanları boğazlarken
en büyük yardımı Batı'daki mason biraderlerinden, örneğin OSS şefi
Donovan'dan görmüşlerdi. Bu tür bir "masonik bağlantı"nın, Sırpların
kurmuş oldukları "Yahudi bağlantıları"na paralel olarak bugün de
var olduğunu söyleyebiliriz.
Örneğin Amerika'daki masonik kompleksin en üst kurumu olan CFR'nin
(Council on Foreign Relations) Sırpların yanında olduğu çok açık
bir biçimde gözlemlenebiliyordu. CFR'nin yayın organı olan Foreign
Affairs dergisindeki bazı makaleler bu konuda oldukça aydınlatıcıydı.
Emekli Amerikalı general Charles Boyd, Foreign Affairs'ın sonbahar
95 sayısında yayınlanan makalesinde açıkça Müslümanlara karşı Sırpları
savunmuştu. Makalede, eski Yugoslavya'daki iç savaşta tarafların
tümünün suçlu olduğu, Boşnakların da en az Sırplar kadar saldırgan
davrandıkları iddia ediliyordu. Mossad ajanı Bodansky'nin ortaya
attığı "Müslümanların kendi insanlarını öldürdükleri" iftirası da
tekrarlanmıştı. Bosnalı münafık Fikret Abdiç ise "demokrasi kahramanı"
olarak övülüyordu.
CFR'nin en önde gelen isimlerinden biri ise
önceki sayfalarda Sırplarla olan yakın ilişkilerini incelediğimiz
Henry Kissinger'dı. Yüksek dereceli bir mason olan hatırlayın, Kissinger
P2'nin yönetim kadrosu sayılan Monte Carlo locasına üyeydi Kissinger,
Sırp liderleriyle masonik bir ilişkiyi de paylaşıyordu. Örneğin
vahşetin gerçek mimarı olan Sırbistan lideri Slobodan Miloseviç,
masondu.107
Uluslararası topluluğun Bosna-Hersek'teki iç savaşın "çözümü" için
göreve getirdiği isimler de nedense hep masonik kariyere sahip kişilerdi.
Sırplar ve Müslümanlar arasındaki ilk "arabulucu" olan Lord Carrington
Kissinger'ın iş ortağı ve Rothschildlar'la akrabalık bağı olan bir
yarı-Yahudi idi. Carrington'ın aynı Kissinger gibi P2 mason locası
ile bağlantısı olduğu biliniyordu. Carrington ayrıca üst-masonik
örgüt Bilderberg'in de kıdemli üyelerinden biriydi. Daha sonra arabuluculuk
işini üstlenen Cyrus Vance, Bilderberg ve CFR üyesi, Lord Owen ise
Trilateral Komisyonu üyesiydi.
Kuşkusuz masonik örgütlerin kıdemli üyeleri
olan bu kişiler için Slobodan Miloseviç bir "birader", Aliya İzzetbegoviç
ise bir "İslamcı düşman"dı. Bu nedenle de tüm arabulucular, sürekli
olarak Sırplara destek olmaya ve İzzetbegoviç yönetimini zorda bırakmaya
çalıştılar. Dünya kamuoyuna tarafsız imajı vermeye çalışsalar da,
kapalı kapılar ardında sürekli Sırpların hamiliğini yapıyorlardı.
Tanıl Bora şöyle diyor: "ABD'li ve Avrupalı politikacılar, kamuoyu
önünde İzzetbegoviç'e gayet sıcak davranırken, müzakerelerde onu
sürekli tavize zorladılar. Özellikle askeri müdahale ihtimalini
aklından çıkarması gerektiğini zorlayıcı bir etmen olarak hep vurguladılar."
108
Batılı mason liderlerden İzzetbegoviç'e yönelik tehditler de gelmişti.
Mitterand, Bosna liderine göz dağı vermeye çalışan "birader"lerden
biriydi. İzzetbegoviç, Ankara'da MÜSİAD toplantısında yaptığı bir
konuşmada, "Mitterand, bana, 'biz Avrupa'nın ortasında bir Müslüman
devleti istemiyoruz' demek için gelmişti" diyerek, Fransız liderin
Saraybosna'ya yaptığı medyatik ziyaretin gerçek amacını açıklamıştı.
Batılı güçlerin Bosna-Hersek'e verdiği en büyük zarar, kuşkusuz
silah ambargosuydu. Avrupa'nın en büyük üçüncü ordusuna sahip olan
Sırplar'a karşı ellerinde sınırlı sayıdaki hafif silahlar dışında
hiçbir şey olmayan Müslümanlar, savaş boyunca sürekli olarak silah
ambargosunun kalkmasını istediler. Batılılar buna asla yanaşmadılar.
Silah ambargosunun kalkmaması için binbir mazeret öne sürdüler.
İlk önce savaşın daha da uzayıp yayılacağını söylüyorlardı (Bu bir
anlamda "Müslümanlar bir an önce yok olsun da savaş uzamasın" demekti).
Sonraları ambargo kalktığı takdirde ülkede bulunan Barış Gücü askerlerinin
hedef alınacağını söylediler. Buna karşın Başbakan Haris Sladziç,
"biz buraya ABD askeri istemiyoruz. Yabancı asker de istemiyoruz.
Yeter ki BM Güvenlik Konseyi bize silah ambargosu uygulamasın" demişti.
Ancak Batılı liderler aynı samimiyetsiz oyunu oynamayı sürdürdüler.
Özellikle İngiltere çok belirgin bir biçimde Sırpları destekledi.
Başbakan John Major ve özellikle de Bosna'daki savaş boyunca önce
Savunma Bakanı, sonra da Dışişleri Bakanı olan Malcolm Rifkind,
Bosnalıları silahsız bırakmak ve Sırpları kollamak için ellerinden
gelen herşeyi yaptılar. Anlaşılan I. Dünya Savaşı yıllarında İngiliz
Başbakanı Lloyd George'un Sırpları "kapının bekçileri" olarak tanımlayan
bakış açısı, çağdaş İngiliz yönetimine de yol göstermişti. İngiliz
yönetiminin, İslam aleyhtarı cephenin lideri olan İsrail'le olan
bağlantıları da bu noktada anlam kazanıyordu. İngiltere'nin Sırp
yanlısı politikasının en önemli mimarı sayılan Malcolm Rifkind,
Güney Afrika kökenli bir Yahudiydi. Ve oldukça da bilinçli bir Yahudiydi;
1977-1979 yılları arasında, Muhafazakar Parti milletvekillerinin
kurduğu İsrail Dostları Grubu'nun başkanlığını yürütmüştü. John
Major da aynı çizgideydi. Bir Yahudi ile evli olan Major, İsrail
İngiliz Dostları Derneği'nin sadık üyelerinden biriydi.
|

Sırpların masabaşı destekçileri: CFR
ve Bilderberg üyesi Cyrus Vance, Trilateral Komisyonu'nda
David Owen.
|
Bosna'daki Barış Gücü'nün tek işlevi "insani
yardım"dı. Ancak Bosnalıları Sırpların karşısında silahsız bıraktıktan
sonra, onlara peynir ya da aspirin vermek pek bir anlam taşımıyordu.
Bu, yalnızca Bosnalıların karnı tok ölmesini sağlıyordu bir anlamda.
Dahası, Barış Gücü'nün yaptığı bazı "insani yardım"lar neredeyse
Bosnalılarla alay etmek için düzenlenmişti. Açlık çeken kentlere
havadan prezervatif ya da maden suyu dolu sandıklar atılmış ya da
insanlar sebze ve meyve eksikliği çekerken büyük kısmı bozuk olan
un ve makarna gönderilmişti.109 Bu tür olaylar
yüzünden Saraybosna halkı, kentte dolaşan Barış Gücü UNPROFOR'a,
"SERBOFOR" (Sırp Gücü) adını taktı. Sokaklarda dolaşan beyaz BM
araçlarına da "Sırp taksileri" adı verilmişti. Sırplarla doğrudan
işbirliği yapan UNPROFOR komutanları da vardı. Sırpların kendisine
"sunduğu" Müslüman kadınlara tecavüz eden Kanadalı Barış Gücü komutanı
Lewis McKenzie, bu alçaklardan biriydi. BM'nin son dönemde ortaya
çıkan bir başka icraatı da Bosnalı Müslümanlar arasında Sırplar
adına ajanlık yapmak oldu. 1995 Şubatı başında, Bosna-Hersek polisi,
ülkede görev yapan iki Barış Gücü görevlisini tutukladı. Bunlar,
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) için çalışan Svetlana Boskoviç
adlı bir Sırp ve adı açıklanmayan bir Hırvat'tı. Bosna polisi, bu
iki BM yetkilisinin Bosnalı Sırplara istihbarat aktardıklarına dair
açık deliller elde etmişlerdi.
Aliya İzzetbegoviç, Aralık 1994'de Budapeşte'de yapılan AGİK zirvesinde
oldukça sert ve kararlı bir konuşma yapmış ve Batılı liderlerin
ikiyüzlülüğünü açıkça ortaya koymuştu. Bosna lideri konuşmasının
bir yerinde, "insani yardım"ın ne olduğunu da ortaya koyarak şöyle
diyordu:
Bir çoğunuz için umulmadık ve izah edilemez bir direnme gösterdik.
Sadece hafif silahlarla donanmış 20 ila 150 silahlı kişiden oluşan
gruplarla başladık ve onbinlerce saldırgan askeri nötralize eden
ve binden fazla tank ve zırhlı araçlarını tahrip eden 150 bin askerlik
bir ordu yarattık. Savunmamız güçlendikçe, bize yardım niyetiniz
giderek azaldı. Niçin? Bunun bir cevabı var mı?
|

Lord Carrington: Kissinger'ın iş ortağı
ve Rothschild hanedanın akrabası olan sözde arabulucu.
|
İzzetbegoviç'in sorduğu soru önemli ve anlamlıydı: Bosnalılar güçlendikçe,
Barış Gücü'nden gelen "insani yardım" azalmıştı. Elbette bunun tek
bir cevabı vardı: Batı, Bosnalıların Sırplara karşı galip gelmesini
istemiyordu. Yapılan "insani yardım", yalnızca Batı ile Sırplar
arasındaki gizli ittifakı örtmek ve "tarafsız" gözükmek içindi.
Ancak Müslümanlar güçlenmeye başladığında, bu "insani yardım" da
durduruluyordu.
Bosna lideri, Batılı güçlerin yalnızca duyarsızlık değil, aynı
zamanda "kasıt" içinde olduklarını da BM tarafından "güvenli bölge"
ilan edilen Bihaç'ın Sırplar tarafından uğradığı saldırıyı anlatırken
ortaya koyuyordu:
Bihaç bölgesine yapılan son saldırının 6 ay öncesinden itibaren
halk, kasten açlığa mahkum edildi: İnsani yardım taşıyan konvoyların
bölgeye girişi engellendi (143 konvoydan ancak 12'si bölgeye girmeyi
başarırken, 131 konvoy geri döndürüldü). Saldırıdan önce Fransız
taburu Bihaç bölgesinden geri çekilerek, yerine hem daha küçük hem
da yetersiz donanımlı Bangladeş birlikleri yerleştirildi. Bölgeyi
adeta altına almış olan medya, geride bir tek yabancı gazeteci kalmaksızın
Bihaç'ı terketti. Dahası, saldırganların sayısı ve şiddeti UNPROFOR
raporlarında sürekli olarak küçük gösterildi. Bütün bu seri hadiseler,
ard arda gelen tesadüfler olabilir mi?
İzzetbegoviç'in Bihaç'ta yaşananlarla ilgili olarak söyledikleri
son derece çarpıcı ve düşündürücü gerçeklerdir. Ve gerçekten de
bunların "tesadüf" olarak yorumlanması mümkün değildir. Bihaç örneği,
Bosna'daki savaşta 1993 yılından itibaren uygulanmaya konan "güvenli
bölgeler" uygulamasının da gerçekte bir tuzak olduğunu göstermektedir.
Evet, "güvenli bölgeler", BM'nin Müslümanlara karşı uygulamaya koyduğu
bir tuzaktı; sözde bu bölgeler silahtan arındırılıyor ve BM'nin
komutasındaki Barış Gücü'nün koruması altına alınıyorlardı. Oysa
olaylar hiç de öyle gelişmedi. Barış Gücü, "güvenli bölgeler"de
Müslümanların silahlarını toplamaya kalktı, böylece Müslüman savunması
kırılmış oluyordu. Oysa Sırplara hiçbir ciddi yaptırım uygulanmadı.
Sırplar bu "güvenli bölgelere" saldırdıklarında ise Barış Gücü yalnızca
seyretti. Zaten "güvenli bölgeler" birer birer Sırpların hedefi
haline geldiler. Önce Srebrenica, sonra Zepa ve Goradze, daha sonra
Saraybosna ve Bihaç. En son olarak da 1995 yazında Srebrenica ve
Zepa Sırplar tarafından işgal edildi ve bu iki kentteki Müslümanlar
etnik temizliğe tabi tutuldu; bazıları Tuzla'daki Müslüman bölgesine
kaçabildiler, bazıları ise (yaklaşık 10 bin kişi) Sırplar tarafından
katledildi. Srebrenica'yı korumakla görevli Barış Gücü görevlileri
hiçbir şey yapmamışlardı; şehri işgal eden Sırp komutan Ratko Mladiç
ile birlikte kadeh kaldırmaktan başka...
Peki bu "güvenli bölgeler" tuzağının mimarı kimdi? Oldukça tanıdık
bir isim: Morton Abramowitz. Evet, Bosna'da "güvenli bölgeler" oluşturulması
fikrini ilk gündeme getiren kişi, İsrail'le olan bağlantıları nedeniyle
adı "Mossad ajanı"na çıkmış olan Amerikalı Yahudi Morton Abramowitz'di.
Ertuğrul Özkök, Hürriyet'te "Safe Haven Mimarı Şimdi de Bosna'da"
başlığıyla yayınlanan bir yazısında bu konuya dikkat çekmiş, daha
önce başka kriz bölgelerinde de "güvenli bölgeler" uygulaması yapmış
olan Abramowitz'in şimdi aynı şeyi Bosna'da yapmaya çalıştığını
duyurmuştu. Gerçekten de bir süre sonra "güvenli bölgeler" tuzağı
uygulamaya kondu. Ama bu "güvenli bölgeler", Özkök'ün lanse ettiğinin
aksine, Müslümanlar için bir tuzaktan başka bir şey değildi.
Batılı güçlerin Bosna'daki savaş boyunca bir kaç kez Sırplara karşı
düzenledikleri bombardımanlar da yalnızca ve yalnızca göstermelikti.
Bu bombardımanların hiçbirinde Sırplara hiçbir ciddi zarar verilmedi.
Bir keresinde NATO uçakları Bosnalı Sırpların sözde başkenti olan
Pale'yi bombalamışlardı. Bir süre sonra NATO'nun şehirdeki Sırp
cephaneliklerinin yerini bilmesine karşın, yalnızca iki boş evi
bombaladığı ortaya çıktı. NATO, 1995 baharında bir Amerikan uçağını
düşüren Sırp füze rampalarını bile, yerlerini çok iyi bilmelerine
karşın, bombalamamıştı. 1995 Eylülünde Sırplara karşı girişilen
NATO bombardımanlarında da yine etkili hedefler vurulmadı. Harekata
katılan Amerikalı pilotların bazıları, ülkelerine döndükten sonra
kendilerine "Sırp hedeflerine fazla zarar vermeme" emri verildiğini
açıkladılar.
Amerika'nın Bosna Politikasının Mantığı
Bosna'daki savaş boyunca sık sık duyduğumuz yorumlardan birisi,
Amerika'nın Avrupalılar'dan daha farklı bir yaklaşım içinde olduğu
yorumuydu. Buna göre, İngiliz ve zaman zaman da Fransızlar Sırplara
açıkça destek veriyor ve Bosna'ya cephe alıyorlardı, ancak Amerika
daha Bosna-yanlısı bir politika izliyordu. Buna delil olarak da,
en çok, Amerika'nın Bosna'ya yapılan silah ambargosunun kalkması
yönündeki isteği ve arada bir gündeme getirdiği "Sırplara karşı
askeri müdahale" olasılığı gösterildi. Ancak Amerika'nın bu tavrı
dikkatli bir gözlemci için hiç de inandırıcı değildi. Çünkü Amerika'nın
sözde savunduğu Bosna-yanlısı uygulamaların hiçbiri yapılmadı. Ne
Bosna'ya yapılan silah ambargosu kalktı ne de Sırplara karşı gerçek
bir askeri müdahale yapıldı (yapılan bir-iki bombalama, yalnızca
Barış Gücü'nün güvenliğini sağlamak içindi, Müslümanların güvenliğini
değil.) Amerika'nın bunları gerçekten yapmak isteyip de yapamadığını
kabul etmek, kuşkusuz saflık olurdu.
Peki Amerika neden öyle olmamasına rağmen İngiliz ve Fransızlara
göre daha "Bosna-yanlısı" gözüktü? Hürriyet'in Washington muhabiri
Serdar Turgut, bir yazısında bu politikanın hedefini açıklamıştı:
Amerika, Bosna'da yaşananların diğer İslam ülkelerindeki Batı ve
Amerikan aleyhtarı akımları, özellikle de İslami akımları güçlendirmesinden
korkuyordu. "Batı'nın Müslümanları sattığı" düşüncesinin hakim olduğu
anda, "son derece tehlikeli bir gelişmenin başlayacağı", bir "İslami
domino teorisi" yaşanacağı hesaplanıyordu Washington'da. Bu nedenle
de Amerika elinden geldiğince Bosnalıların yanındaymış gibi gözükmeye,
kendisine takılan "Büyük Şeytan" sıfatını unutturmaya kalkmıştı.
(İlginçtir, düşman olduğu halde dostmuş gibi gözükmek, Şeytan'ın
da en önemli vasıflarından biridir.)
Amerika'nın sahip olduğu mantık, Hırvat hükümetinin
politik danışmanlarından Zdravko Tomaç tarafından da ifade edilmişti.
Tomaç, Ekim 1992'de şöyle diyordu: "Uluslararası topluluk Müslümanların
mutlak bir yenilgiye uğramasına izin vermemelidir. Müslümanlar çaresiz
bir konuma düşmemelidir; yoksa bütün dünya Müslümanlarının Bosna'daki
kardeşlerini korumak için bir kutsal savaşa girişmesi tehlikesi
vardır." 110
İşte Amerika'nın ince politikası, hem dünya Müslümanları hem de
Bosnalı Müslümanlar arasında radikalizmi engellemeyi hedefliyordu.
Serdar Turgut, Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Jonathan Spalter'in
"bizim Bosna politikamızın temel amacı, oradaki İslami gelişimi
önlemektir" dediğini yazmıştı. Bu, oldukça önemli bir bilgiydi ve
Amerikalıların Bosna-yanlısı gözüken bazı eylemlerinin de gerçek
amacını bulmamıza yarıyordu. Bunların başında, Amerikalı bazı uzmanların
Bosnalı bazı milis gruplarını eğittiğine dair 1994 sonlarında yayılan
haberler geliyordu. Amerikalıların eğittiği bu gruplar |