|
ONUNCU BÖLÜM
"DÜZEN"İN
MÜSLÜMANLARLA SAVAŞI
"Eğer siz İslam'la ilgilenmezseniz,
İslam sizinle ilgilenecek."
- "Fransız CFR'si" sayılan CERI'nin
önemli beyinlerinden Remy Leveau'nun
Batılı liderlere yaptığı uyarı
"İsrail, İslami düşmana karşı girişilecek olan savaşta,
Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefindedir"
- Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak
Önceki bölümlerde Yahudi önde gelenlerinin tarihin akışı
üzerindeki büyük etkilerini inceledik ve bu büyük etkilerin de gerçekte,
Kuran'ın İsra Suresi'nin başında haber verilen "İsrailoğulları'nın
yeryüzünde büyüklenmesi ve bozgunculuk çıkarması" hükmüne uyduğunu
gördük.
Bir önceki bölümde ise ayette geçen "yeryüzünde bozgunculuk (savaş,
terör, baskı, adaletsizlik, zulüm, kargaşa) çıkarma" ifadesinin
bugün için ne denli geçerli olduğunu inceledik. İncelediğimiz bilgiler
bize gösterdi ki, İsrail'in ve onun ABD'deki uzantılarının tüm dünyayı
kapsayan bir "global strateji"si vardır. Bu strateji, Yahudi önde
gelenlerinin kurduğu Dünya Düzeni'ne herkesin boyun eğmesini öngörmektedir;
buna karşı çıkan her türlü Düzen karşıtı radikal hareket, şiddet
yoluyla bastırılmalıdır.
İşte bu noktada İslam, Düzen'e karşı en büyük tehdit olarak ortaya
çıkmaktadır. Çünkü "İsrailoğulları'nın büyüklenme ve bozgunculukları"yla
özdeş olan Düzen'in en önemli özelliği din-dışı oluşudur (Novus
Ordo Seclorum). Bu Düzen'e karşı en büyük muhalefet ise elbette
dinden, daha doğrusu tek Hak Din olan İslam'dan gelmektedir. Düzen'e
karşı olan diğer muhalefetler, örneğin bir ülkenin ekonomik ya da
sosyal nedenlerle dünya sistemine karşı çıkması, ezilerek yok edilebilir
ya da göstermelik tavizlerle ikna edilebilir muhalefetlerdir. Oysa
İslam'dan kaynaklanan bir muhalefet ne gerçek anlamda ezilebilir,
ne de herhangi bir tavizle ikna edilebilir. Çünkü İslam yalnızca
Düzen'in sonuçlarına (yani sömürüye, adaletsizliğe, bozgunculuğa
vb.) değil, bizzat Düzen'in kendisine, yani ilahi kıstaslara karşı
çıkarak kurulmuş olan din-dışı dünya sistemine karşıdır. Yeryüzünde
büyük bir bozgunculuk (fitne) çıkaran Yahudi önde gelenlerine karşı
en büyük engel, kuşkusuz "(yeryüzünde) fitne
kalmayıncaya kadar onlarla savaşın" (Bakara Suresi, 193) hükmünü
veren İslam'dır.
Zaten bugün kurulu Dünya Düzeni'ne karşı tek muhalefetin İslam'dan
geldiği, bilinen ve sık sık da vurgulanan bir gerçektir. Amerikalı
stratejist Samuel Huntington, CFR'nin Foreign Affairs adlı etkili
dergisinin 1993 yazındaki sayısında buna dikkat çekmiş, dünyanın
yakın gelecekte bir "medeniyetler çatışması"na sahne olacağını ve
en büyük çatışmanın da Batı ve İslam medeniyetleri arasında geçeceğini
yazmıştı.
Kitabın önceki bölümlerine dayanarak, Huntington'ın "Batı" dediği
medeniyeti "Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasındaki İttifak"
olarak adlandırabiliriz. Çünkü, kitabın ilk bölümlerinde incelediğimiz
gibi Batı'yı, özellikle de Amerika'yı şekillendiren, bugünkü yapısına
getiren ve halen de kontrol eden güç, İttifak'tır. Huntington'ın
kendisinin bir Yahudi oluşu ve makaleyi yayınladığı derginin Yahudi
önde gelenlerinin politik kurumu olan CFR'nin yayın organı olması
da oldukça anlamlıdır.
Daha önce CFR yanında Trilateral Komisyonu (bkz. 6.
bölüm) gibi masonik örgütler ve CIA için de çalışmalar hazırlayan
Huntington'ın sözkonusu "medeniyetler çatışması" tezi bugün ABD
yönetiminin kısa, orta ve uzun vadeli politikalarının belirlenişinde
temel kaynaktır. Serdar Turgut Hürriyet'in Washington muhabirliğini
yaptığı sıralar, bu konuya dikkat çekmiş ve sütununda "Huntington'ın
makalesinin bugün Amerikan yönetiminin dış politika ile ilgili yetkililerinin
elinden düşmediğini" yazmıştı. Turgut'un yazdığına göre, Amerikalılar
"bir siyaset anlayışı, bir ekonomi doktrini, bir yaşam biçimi olarak
İslami hareketin, seküler sistemler ile kapsamlı bir şekilde hesaplaşmaya
hazırlandığını" ve "21. yüzyılda dünyanın en önemli siyasi olayının
bu hesaplaşma olacağını" düşünüyorlar.
Ancak bir noktaya dikkat etmek gerekir: Huntington'ın sözünü ettiği,
ya da belki ilan ettiği büyük çatışma, yakın gelecekte başlayacak
değildir; çoktan başlamıştır. İslam'ın er geç Düzen için büyük bir
tehlike oluşturacağı bilindiği için, uzunca bir süredir İslam'ı
zayıflatma, yoketme yöntemleri denenmektedir. Son on-onbeş yılda
ise (yani Hicri 15. asrın başından bu yana) bu strateji iyice belirginlik
kazanmıştır.
İslam'a karşı yürütülen bu savaşın farklı yöntemleri olduğundan
söz edebiliriz. İslam aleyhtarı propaganda ile İslam'ı dejenere
etme, aslından saptırma çabaları bu yöntemler arasında sayılabilir.
Ancak tüm bunların yanında dünya Müslümanlarının kontrol altına
alınmaları, zayıflatılmaları ve ezilmeleri de kuşkusuz İslam'a karşı
girişilen savaşın önemli bir boyutudur. Son yıllarda yaşadığımız
örnekler, Müslümanların fiziksel olarak imha edilmelerinin bile
sözkonusu olduğunu gösteriyor.
Bugün İslam dünyasına baktığımızda; Bosna-Hersek'te, Cezayir'de,
Tunus'ta, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da,
Çeçenya'da, Endonezya'da, Tayland'da, Filipinler'de, Burma'da, ya
da Sudan'da
dünya Müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye
çalışıldığını rahatlıkla görebiliriz. Bu sayılan coğrafyalarda Müslümanlar
görünüşte farklı düşmanlarla karşı karşıyadırlar. Bosna'da Sırplar,
Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir, Mısır, Fas, gibi
ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından hedef alınmaktadırlar.
Ama her nedense, birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı
güçler, hep benzer yöntemleri kullanmaktadırlar. Sanki hepsi de
belirli bir merkezle ilişki içindeymişlercesine...
Bu bölümde, dünyanın dört bir yanındaki İslam-karşıtı güçlerin
gerçekte tek bir merkez tarafından koordine edildiklerini, aynı
merkez tarafından silahlandırıldıklarını ve hatta eğitildiklerini
göreceğiz. Çünkü Müslümanların karşı karşıya oldukları asıl düşman;
Sırplar, Hindular, baskıcı rejimler değil, Düzen'dir. Bu seküler
Düzen, önündeki son engel olan dünya Müslümanlarını kendisine boyun
eğdirmek ya da yok edebilmek için dünyanın dört bir yanındaki yerel
İslam-karşıtı güçleri desteklemekte, onları koordine etmektedir.
Düzen ise bildiğimiz gibi İsrailoğullarının ikinci yükseliş ve
bozgunculuğunun ta kendisidir. Yani Müslümanların karşı karşıya
oldukları güç, Sırplar gibi yerel İslam-karşıtı güçlerin yanında,
onları destekleyen, organize eden Yahudi önde gelenleridir.
Kuran, Müslümanların karşılarında düşman olarak kimi bulacaklarını
bildirilirken şöyle buyurulur: "Andolsun,
insanlar içinde, mü'minlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri
ve müşrikleri bulursun" (Maide Suresi, 82). Bugün dünyanın
dört bir yanında Müslümanlara düşmanlık gösteren yerel güçler ayetin
içindeki "müşrik" (Allah'a ortak koşan) tanımına uymaktadırlar.
Ancak ayetin hükmüne göre, müşrikler kadar en az Yahudilerin de
Müslümanlara düşmanlığı sözkonusudur. Nitekim bugün İslam dünyasının
dört bir yanındaki İslam-karşıtı hareketlerde "müşrik"lerin yanında
"Yahudileri" de bulmak mümkündür.
Keşmir Dosyası
Hint yarımadası, II. Dünya Savaşı'nın sonuna dek İngiliz egemenliği
altındaydı. Sömürgeciler alt kıtayı terkettiklerinde ise Hintli
Müslümanlar Hindular'dan ayrı bir devlete sahip olmayı istediler
ve Pakistan'ı kurdular. Pakistan ve Hindistan arasında nüfus mübadelesi
yapıldı; Hindistan sınırları içinde yaşayan çok sayıda Müslüman
Pakistan'a göç etti. Ancak nüfusunun ezici çoğunluğu Müslümanlardan
oluşan Jammu/Keşmir eyaleti, Hint yönetiminin oyunları ve İngilizlerin
de desteğiyle Hindistan egemenliğinde kaldı. O tarihten bu yana
Keşmir, İslam ümmetinin kanayan yaralarından birisidir.
Keşmirli Müslümanlar Hint yönetimine direnmek ve bağımsızlıklarını
kazanmak istediler. Buna karşın Hint güçleri tarafından, ülkede
1947, 1965, 1971 yıllarında üç büyük katliam gerçekleştirildi. Onbinlerce
Keşmirli Müslüman öldürüldü, kadınlara tecavüz edildi, İslami eğitim
veren okullar kapatıldı. 1990 yılından bu yana ise Keşmir'deki soykırım
ve asimilasyon hareketi en acımasız şeklini aldı. ABD'de bulunan
"Keşmir Amerikan Konseyi", 1992 yılında yayınladığı bir bildiri
ile ülkedeki baskı ve vahşetin özetini şöyle vermişti:
- Ocak 1990'dan itibaren, 897'si işkence sırasında, 15.105
kişi öldürüldü. 7.690 kişi yaralandı.
- 1.247 kişi sakat kaldı. Organları kopan 2.030 çocuk hastahanelerde
tedavi edildi.
- 14.365 ev kundaklandı.
- 3 günlük gazete ve 490 İslami eğitim yapan okul kapatıldı.
- 11.600 kişi halen işkence hücrelerinde tutuluyor.
95.000 kişi tutuklanmamak için gizleniyor. Keşmir'de şimdiye dek
toplam 4.000'den fazla kadının işkenceye ve tecavüze uğradı.1
Hindistan'ın bölgedeki İslam varlığına yönelik saldırıları devam
ediyor. Son saldırı 1993 yılı Ekim ayında Keşmir'in başkenti Sirinagar'da
Hazratbal Cami'sine karşı gerçekleştirildi. Hindistan makamlarının,
Müslümanların askeri karargahı olarak nitelendirdikleri Hazratbal
Camisi yaklaşık bir ay süre ile kuşatıldı. Kuşatma sırasında yüzden
fazla insan öldürüldü. 300 masum insan tutuklandı. Kentin elektrik
ve suyu kesildi. Olaylar üzerine başkent Srinagar ve birçok şehirde
protesto eylemleri gerçekleştirildi.
1947 yılında, yeni kurulmuş Pakistan'a
göç eden Hint Müslümanları Sih ve Hiduların ortak saldırıları
sonucunda ağır kayıplar vermişlerdi. Yanda, 24 Eylül 1947
günü Pencap sınırında katledilen sivil Müslümanlar.
|
Hindistan'ın Keşmir'de bu denli büyük bir baskı politikasını kırk
yılı aşkın bir süredir rahatlıkla sürdürebilmesi, Batı'daki bazı
çevrelerden aldığı örtülü desteğin bir sonucudur. Keşmir'deki Müslümanlar,
Birleşmiş Milletler'in hiçbir güvenirliliği olmayan kararları sonucunda
Hinduların baskıcı yönetimine terkedilmişlerdir. Nüfusunun tamamına
yakını Müslüman olan Keşmir'in bağımsız olma çabası ve Pakistan'ın
buna verdiği haklı destek, Batı'nın politikası ile baltalanmıştır.
Bu noktada ABD'nin Keşmir politikası kuşkusuz son derece önemlidir.
Soğuk Savaş boyunca Pakistan bir Amerikan müttefiğiydi. Hindistan
ise Bağlantısızlar blokuna dahildi, hatta kimi zaman Sovyetler Birliği
ile de yakın ilişkiler kurmuştu. Bu durumda ABD'nin, hem Pakistan'ın
haklılığı hem de müttefiklik ilişkisi nedeniyle, Keşmir sorununda
Pakistan'ın yanında yer alması gerekirdi. Oysa öyle olmadı.
Keşmir nedeniyle Pakistan ve Hindistan arasında
çıkan iki savaşta da Amerikan politikası, Keşmir'deki statükonun
korunması yönünde oldu. Amerikalı siyaset bilimci William J. Barnds,
India, Pakistan and the Great Powers (Hindistan, Pakistan ve Büyük
Güçler) adlı kitabında ABD'nin politikasını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Amerika'nın Keşmir konusunda hiçbir zaman Hindistan'a baskı yapmadığını
bildiren Barnds, Amerika'nın Hindistan'la olan askeri ilişkilerini
ve silah yardımlarını da aktarıyor. Buna göre, ABD, aynı blokta
olmamasına karşın Hindistan'ı desteklemiş, Pakistan'ı ise Keşmir
konusunda uyarmış ve "fazla ileri gitmemesini" istemişti. Eğer "ileri
giderse", yani Keşmir'i Hindistan işgalinden kurtarmaya kalkarsa,
Pakistan'a yapılan tüm Amerikan yardımı kesilecekti.2
Nitekim ABD bu tehdidini gerçekleştirmiş ve 1965 yılındaki Pakistan-Hint
savaşı sırasında Pakistan'a silah ambargosu koymuştu. Gerçi Hindistan
da ambargo kapsamına alınmıştı ama ambargo tamamen Pakistan aleyhineydi:
William J. Barnds'ın durumu şöyle açıklıyor:
Keşmir'de katledilen Müslümanlar.
|
Keşmir'de savaş başladığında Pakistan'lılar ABD'ye
çok kızgındılar. Hem saldırgan Hindistan'a karşı kendilerini desteklemediği
için, hem de çatışmalar başlar başlamaz bölgeye koyduğu silah ambargosu
için. ABD'nin koyduğu ambargo gerçekten de Pakistan'ın aleyhineydi.
Çünkü Pakistan ABD dışında hiçbir yerden silah alamazdı. Oysa Hindistan'ın
silah alabileceği pek çok kaynak vardı.3
Barnds, ABD politikasının Pakistan'ı nasıl zor durumda bıraktığını
da şöyle anlatıyor:
Savaşın ilerleyen dönemlerinde Hindistan, sonra
da Pakistan olası ateşkese sıcak bakmaya başladılar. Pakistan, BM
Güvenlik Konseyi dışında hareket edebilmek için aradığı İngiliz
ve ABD desteğini bulamamıştı. Bunun ötesinde askeri durumu gittikçe
kötüye gidiyordu. Zaten ABD, Pakistan'a hiçbir zaman Keşmir'i Hindistan'dan
alabilmek için gereken silahı vermemişti. Pakistan'ın silah açığı
onu zor durumda bırakıyordu.4
Amerika'nın ve BM'in politikası daha sonraki dönemde de değişmemiştir.
Yıllar boyunca Pakistan Keşmir'i alabilmek için elinden gelen herşeyi
yapmıştır. Fakat bunların hiçbiri başarıya ulaşmamıştır. Hindistan
ise mevcut statükodan son derece memnundur. Batılı güçlerin yaptığı
ise statükonun devamını sağlamaktır.

Hindistan'ın bölgedeki Müslümanlara
yönelik son saldırısı 1993 yılı Ekim ayında Keşmir'in başkenti
Sirinagar'da Hazratbal Camisi'ne (yanda) karşı gerçekleştirildi.
Hindistan makamlarının, Müslümanların askeri karargahı olarak
nitelendirdikleri cami, yaklaşık bir ay süre ile kuşatıldı.
Kuşatma sırasında yüzden fazla insan öldürüldü. 300 Müslüman
tutuklandı ve işkenceleri ile ünlü ceza evlerine yollandı.
Üstte ise Hindistan'ın Keşmir'de konuşlandırdığı yarı-askeri
kuvvetler tarafından yakılan müslümanlara ait "İslam Koloji"
|
Batı ve özellikle de Amerikan büyük medyası Hindistan'ın
yanındadır. Büyük Amerikan gazeteleri Keşmir'deki vahşete hemen
hiç değinmezler. Değindiklerinde ise olayı "Hindistan'a ait bir
bölgedeki iç isyanın bastırılması" havasında sunarlar. Örneğin New
York Times, 22 Ocak 1990 tarihli sayısında Pakistan'ı Keşmir'deki
"ayrılıkçı" Müslüman grupları destekleyerek "ülkedeki istikrarı
bozmak"la suçlayan bir yorum yayınlamış ve Pakistanlılar'ın büyük
tepkisini almıştı. Batı medyasında ve hatta onların başka ülkelerdeki
benzerlerinde de bu tür yorumlara rastlamak mümkündür.5
Son bir kaç yılda, yani Yeni Dünya Düzeni'nin ilan edilmesinden
bu yana, Keşmir'deki baskı ve işkence politikası daha artmıştır.
Keşmir'deki Hint yönetimi baskı ve asimilasyonu şiddetlendirmiştir.
Bir de hükümetin kontrol edemediğini söylediği oysa aralarındaki
anlaşmazlığın "danışıklı" olduğu herkesçe bilinen "fanatik Hindu
örgütleri" vardır ve bunlar, Babür Şah Camisi katliamında olduğu
gibi doğrudan Keşmirli Müslümanların imhasını hedeflemektedirler.
"Yeni Dünya Düzeni"nin tek politikası ise saldırganı ödüllendirmek
ve cesaretlendirmekten başka bir şey değildir.
Peki bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Acaba neden Amerika ve onun
paralelindeki BM gibi Batılı güçler Keşmir'i Hindistan baskısı altında
bırakmayı, Hint terörüne destek olmayı ısrarla sürdürmektedirler?
Yahudi Lobisi'nden Hindulara Destek
Bu üstteki sorunun cevabını vermeden önce bir noktayı hatırlamak
gerekir: Amerikan sisteminde farklı dış politika yaklaşımlarını
savunan farklı ekoller vardır. Dolayısıyla Amerika'nın Keşmir politikası,
tüm Amerikan sisteminin ortak politikası olarak görülemez. Bu yüzden
de Amerika'nın Keşmir'de Hindistan yanlısı bir tutum izlemesinin
anlamı, Hindistan yanlısı tutum izlemeyi savunan güçlerin (strateji
kurumları, lobiler, Dışişleri uzmanları gibi) Amerikan dış politikasını
yönlendirmekte olduğudur. Kısacası, Amerika'da Keşmir aleyhtarı
ve Hindistan yanlısı bir "lobi" olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Amerika'da
Hintlilerin kurduğu kayda değer bir "Hint lobisi" yoktur ki...
İşte Keşmir politikasının anahtarı buradadır: Evet, Amerika'da
bir "Hint lobisi" yoktur, ancak çok çok güçlü bir "Yahudi lobisi"
vardır. Ve bu Yahudi lobisi, Keşmir'e karşı sonuna kadar Hindistan'ın
yanındadır!...
Washington Report on Middle East Affairs dergisi, Ocak 1994 sayısında
Yahudi lobisi ve radikal Hindu grupları arasındaki işbirliğiyle
ilgili uzun bir araştırma yayınladı. Yazıda, Yahudi lobisiyle Hindular,
özellikle de Keşmir'deki Müslüman katliamının baş sorumlusu olan
radikal Hindu örgütleri arasında tam bir "ittifak" oluşturulduğu
yorumu yapılıyordu.
Washington Report, sözkonusu haberinde Hindistan'da gittikçe güçlenen
Hindutva hareketine dikkat çekiyordu. Hindu radikalizminin temsilcisi
olan hareket, tam bir dini fanatizme ve Müslüman düşmanlığına dayanıyordu.
Hindutva'nın önemli bir özelliği ise Amerika'da da bazı uzantılarının
olmasıydı. Washington'da üslenmiş olan BJP, RSS, VHP-World Hindu
Council, FISI gibi Hindu örgütleri, Hindistan'daki radikal Hindulara
destek vermeye çalışıyorlardı. Haberde bu Hindu örgütlerinin gerçekten
de son dönemlerde etki sahibi oldukları yazılıydı. Bunun nedeni
ise Hindu örgütlerinin Washington'daki en büyük güç olan Yahudi
lobisiyle ittifak yapmalarıydı. Washington Report, BJP-RSS-VHP gibi
Hindu örgütlerinin "bir Hindu-Siyonist ittifakı" kurma yolunda oldukları
yorumunu yapıyordu.
Sözkonusu örgütler, Keşmir'de ve genel olarak tüm alt-kıtada Müslümanlara
yapılan saldırıların sorumlularıydılar. Bu örgütler, Hindistan'daki
en saldırgan Hindu örgütü olan Shiv Sena ("Shiva'nın Ordusu"; Shiva
Hindu dininde "yok etme tanrısı" olarak kabul edilir) ile çok yakın
bağlantı içindeydiler. Bu gruplar, Müslüman camilerine, Bombay'daki
ve tüm Hindistan'daki Müslüman topluluklarına yapılan saldırıları
organize ediyorlardı. RSS'nin önde gelenlerinden Guru M. S. Golwakar,
bir keresinde "Adolf Hitler'in uyguladığı ırk temizliği programının
aynısının Hindistan'da da başta Müslümanlar olmak üzere Hıristiyanlar,
Budistler ve Sihlere de uygulanmasını" istemişti. İşte Hitler'e
imrenecek kadar faşist olan bu Hindu örgütleri, önceki bölümde gördüğümüz
faşizm-İsrail bağlantısına paralel bir biçimde, Yahudi Devleti'yle
çok samimiydiler. Washington Report, aynı Hindu gruplarının, Şimon
Peres'in 17 Mayıs 1993'te Hindistan'a yaptığı ziyaret sırasında
Peres'le en yakın bağlantı kuran gruplar olduğuna dikkat çekiyordu.
Radikal Hindu örgütleri ile İsrail arasındaki yakınlaşmaya Washington'da
yayınlanan The Times of India gazetesi de dikkat çekmişti.
Washington Report, BJP-RSS-VHP liderlerinin İsrail'e ve İsrail
lobisine olan hayranlıklarını açıkça ifade etmelerini de vurguluyordu.
Örneğin ABD'deki Hindu örgütlerinin liderlerinden biri olan Tiwari,
"Yahudi lobisi gerçekten de çok yetenekli ve güçlü, buradaki sistemin
nasıl işlediğini çok iyi biliyorlar. Hindistan'ın çıkarları için
de şimdiye kadar çok şey yaptılar" diyerek lobiye olan minnettarlığını
vurgulamıştı. Tiwari ayrıca "bizim lobi çalışmalarımız çok zayıf.
Ama her ihtiyacımız olduğunda İsrail lobisinden yardım istiyoruz.
Bizi şimdiye kadar hiç geri çevirmediler" demişti. Washington Report,
Yahudi lobisinin Hindulara destek olmak için bazı think-tank'leri
de devreye soktuğunu yazıyor ve bunların başında Morton Abramowitz'in
yönettiği Carnegie Endowment'ın geldiğini bildiriyordu. Haberde
ayrıca Şimon Peres'in Hindistan ziyareti sırasında söylediği "Pakistan'ın
terörist devlet ilan edilmesi için size destek vereceğiz" sözünü
de hatırlatılmıştı.
Hindular ve İsrail arasındaki bu yakınlaşma, doğrudan Amerika'yı
etkilemiş ve ABD, Yahudi Devleti'nin güdümünde Hindistan'ı müttefik
edinmeye başlamıştı. 2000'e Doğru da konuya değinmiş ve şu bilgileri
vermişti:
ABD hedef tahtasına koyacağı ülkeleri artık önce
uyuşturucu kaçakçılığıyla suçluyor. Pakistan'ın atom bombası programından
uzun süredir rahatsız olan ABD, bu ülkeyi uzun süredir uyuşturucu
kaçakçılığıyla ilişkilendirmeye çalışıyor. Pakistan'dan giderek
uzaklaşan ABD Hindistan'a yaklaşıyor ve iki ülke arasındaki sorunlarda
Hindistan'dan yana tavır koymaya başlıyor. Yeniden yapılandırılacak
olan BM Güvenlik Konseyi'nde Hindistan'a daimi üyelik verileceği
söylentileri dolaşmaya başladı. ABD bu çerçevede Pakistan'ın, Hindistan'da
meydana gelen olaylarda Müslümanları desteklediği iddialarını ortaya
atıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı bu türden yardımları sürdürdüğü
taktirde Pakistan'ı terörist ülke ilan edeceğini, Küba, Kuzey Kore,
İran, Irak, Libya ve Suriye'nin bulunduğu listeye dahil edeceğini
açıkladı.
Pakistanlı diplomat 2000'e Doğru'ya yaptığı açıklamada, son uyuşturucu
operasyonunda Pakistan'ın adının ortaya atılmasını bu ilişkiye bağlıyor.
Pakistan'lı diplomatın verdiği bilgiler şöyle; ABD Dışişleri Bakanlığı
son bir yıldır Pakistan'ı terörist ülke ilan etmeye çalışıyor. Washington'daki
Yahudi lobisi bu faaliyeti yürütüyor. Başı çeken senatör ise Stephan
Solarz. Washington bu arada Pakistan'daki etnik kargaşayı da kışkırtıyor.6
Yahudi-Hindu ittifakı aslında daha da kapsamlıdır. Üstte incelediğimiz
bilgiler, iki taraf arasındaki diplomatik ittifakla ilgilidir. Oysa
iki taraf arasında bir de son derece önemli askeri ittifak sözkonusudur.
Keşmir'e Karşı Hindistan-İsrail İttifakı
Kitabın bir önceki bölümünde İsrail'in dünyanın dört bir yanındaki
baskıcı rejimlere verdiği desteği konu edinmiştik. İsrailli yazar
Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection adlı kitabında bunu
bir "global strateji" olarak yorumluyordu. Bu "global strateji",
Üçüncü Dünya'nın dizginlenmesi ve Düzen-karşıtı (radikal) bir hareket
geliştirilmesinin önlenmesi hedefine yönelikti.
Kuşkusuz son dönemde dünyanın en önemli Düzen-karşıtı (radikal)
hareketi İslam'dır. Dolayısıyla İsrail'in Düzen'i korumaya yönelik
global stratejisi, en başta İslam'ı hedef almak durumundadır. Dünya
Müslümanlarının pasifize edilmeleri, baskı altında tutulmaları,
asimile edilmeleri İsrail'in başlıca hedefi olmalıdır. Öyledir de...
Bugün İsrail, dünyanın dört bir yanındaki tüm İslam-karşıtı güçlere
destek vermekte, onlarla ittifaklar kurmakta, bir tür "global anti-İslami
cephe" oluşturmaya çalışmaktadır. Kitabın İsrail'i konu edinen bölümünde
Yahudi Devleti'nin Ortadoğu'da İslam'a karşı bir "kutsal-olmayan
ittifak" oluşturduğuna değinmiştik. Bu cephe yalnızca Ortadoğu coğrafyası
ile sınırlı değildir; tüm dünyayı kapsamaktadır.
Keşmir, İsrail'in İslam'a karşı oluşturmaya çalıştığı ittifakın
kendini gösterdiği bölgelerden biridir. Yahudi Devleti, Amerika'daki
Yahudi lobisine paralel olarak, Keşmirli Müslümanların bağımsızlık
hareketine karşı Hindistan'a büyük destek vermektedir. Bu destek,
Hindistan'a yapılan büyük silah yardım ve satışlarını; Hindistan
gizli servisi ve özel timlerinin "ayaklanmaları bastırmak" konusunda
eğitilmelerini içermektedir. İsrailliler Filistinlilere karşı yarım
yüzyıldır sürdürdükleri soykırım ve işgal altında tutma politikaları
nedeniyle, halk ayaklanmalarını bastırmak, halkı işkence, psikolojik
savaş ve sistemli terör yoluyla pasifize etmek konusunda uzmandırlar.
Bu uzmanlık, başka pek çok baskıcı ve İslam-aleyhtarı rejime olduğu
gibi Hindistan'a da ihraç edilmektedir.
Keşmir'deki İsrail eğitimli "güvenlik
güçlerine" bağlı bir askeri devriye.
|
İsrail'in Hindistan'a verdiği destek ile ilgili
haberler, dünya basınına ilk kez 1960'lı yılların sonunda yansımıştı.7
Buna göre İsrail, Hindistan'a büyük oranlarda silah yardımı yapıyordu.
Bu yardımın en önemli kısmını, İsrail'in 120 mm.'lik son derece
kullanışlı ve etkili havan topları oluşturuyordu. Ancak haberde
de belirtildiği gibi uzunca bir süredir devam eden bu tür askeri
yardımlar son derece "gizli"ydi.
Soğuk Savaş dönemi boyunca Hindistan ve İsrail arasında özellikle
istihbarat, savunma ve nükleer araştırma alanlarında yakın bir işbirliği
devam etti. Hint ve İsrail askeri yetkilileri yıllardır karşılıklı
ziyaret geleneğini sürdürdüler. Her iki ülke birbirinden askeri
malzeme satın alıyordu. 1963'te Albay M. M. Sindhi, Hindistan'ın
ihtiyaç duyduğu İsrail silahlarını tespit etmek üzere İsrail'e gitmiş
ve 2 ay Hayfa'da kalmıştı. Bu ziyaret Hindistan'ın kuzeydoğu eyaletlerinin
Çin tarafından işgal edilişinden hemen sonraydı. Hindistan-Çin savaşı
sırasında ortaya çıkan İsrail casusluk skandalının anahtar ismi
Rama Sawarup'un açıklamasına göre, 1963 yılında İsrail askeri istihbarat
şefi Hindistan'a davet edilmişti. Bunun nedeni, kötü durumda olan
Sovyet silahları konusunda İsrail'den yardım istenmesiydi .
1965 Hindistan-Pakistan savaşı sırasında ise İsrail askeri uzmanları,
Askeri İstihbarat şefi başkanlığında Hindistan'ı ziyaret ederek,
Pakistan'ın elinde bulunan Amerikan silahları konusunda Hintlilere
bilgi verdiler. 1967 İsrail işgali sırasında da Hindistan taktik
ve alınan sonuçları incelemek üzere İsrail'e askeri uzmanlarını
gönderdi. İsrail 1971'de Bangladeş'in kurulmasıyla sonuçlanan Hindistan-Pakistan
savaşı sırasında da Hindistan'a silah yardımı yaptı.
İsrail Hindistan'la olan ilişkilerinin buluşma yeri olarak Kıbrıs'ı
kullanıyor. Batı basınında yer alan haberlere göre merkezi Toronto'da
bulunan Yahudi şirketi Levy, "oto yedek parçaları" görüntüsü altında
1981'de Hindistan'a 3.000 ton tank parçası sağladı.
Hindistan ve İsrail arasındaki gizli ittifak,
nükleer silahları da içeriyordu. İsrailli yazarlar Dan Raviv ve
Yossi Melman'ın yazdıkları ve Mossad'ı konu edinen Every Spy a Prince
(Her Casus Bir Prens) adlı kitapta iki ülkenin nükleer alandaki
işbirliğine değiniliyor. Victor Ostrovsky'nin bildirildiğine göre,
Hindistan 1984 yılında Pakistan'ın atom bombası yapmasından endişe
ederek İsrail'den yardım istemişti. İsrail Hindistan'ın bu isteğine
olumlu cevap vermiş ve iki ülke arasında gizli bir anlaşmaya varılmıştı.
Bunun ardından 2 Hindistanlı nükleer fizikçi, nükleer bomba ve füze
başlığı yapımında uzmanlaşmak için İsrail'e gitmişlerdi. İsrail,
kendisinin 1981'de Irak'ın nükleer santral inşaatına yaptığı saldırının
bir benzerini Pakistan'daki nükleer santrala yapması için, Hindistan'a
teknik bilgi aktarmıştı.8
Uzun süre gizlilik içinde yürütülen bu ilişkiler,
1990'lı yıllarda iyice ortaya çıktı. Amerikan kökenli News India
gazetesinin verdiği bir haberde, İsrail Gizli Servisi Mossad'ın
uzunca bir süredir Hindistan gizli servisi RAW'ın elemanlarını eğittiği
ortaya çıkarılmıştı. Mossad'ın Hintli meslektaşlarına verdiği eğitimin
konusu ise "halk ayaklanmalarının bastırılması", yani Keşmir'in
bağımsızlık mücadelesinin yok edilmesi yönündeydi. Habere göre,
İsraillilerin eğitiminden geçmiş yüz kadar RAW ajanı, Keşmir'de
faaliyet gösteriyordu.9
1992 yılında İsrailli askeri uzmanlar, BJP ve
RSS gibi radikal Hindu örgütlerinin militer merkezlerinde görülmüşlerdi.
Ayrıca, İsrail'in sürekli yalanlamasına rağmen, "güvenilir kaynaklar"
Keşmir'de İsrailli askeri görevlilerin bulunduğunu bildiriyordu.10
1993 yılında İsrail ve Hindistan
arasında imzalanan bir protokolde, Hint ordusunun İsrailli askeri
uzmanlar tarafından eğitilmesinin kararlaştırılmış, özellikle de
Keşmir'deki Hint birliklerinin İsrailli komando birliklerinin eğitiminden
geçirilmesine karar verilmişti.11 Keşmirli Müslüman
milislerle yapılan bir röportajda ise sözkonusu milisler, İsraillilerin
Sirinagar bölgesine kurdukları 3 eğitim kampında Hint askerleri
eğittiklerini haber vermişlerdi.12
İsrail devletinin kuruluşundan beri gizli de olsa sürdürülen Hindistan-İsrail
ilişkisinin tarihsel gelişimini ise Arap El Hilal Ed-Dawli dergisi,
şöyle anlatıyordu:
Hindistan hükümeti İsrail devletini tanıdığını açıklamasının üzerinden
henüz iki ay geçmeden, Tel Aviv 'le savunma ilişkilerini kurdu.
Gerçekte İsrail'in kuruluşundan beri var olan bu ilişki, Hindistan
Dışişleri Bakanı C. N. Nekşit'in İsrail ile Hindistan'ın arasındaki
diplomatik ilişkinin doruğa çıkarılacağını açıklamasıyla ortaya
çıktı. Hindistan gazetelerinin yazdıklarına göre Aralık ayında Yeni
Delhi'yi ziyaret eden Yaser Arafat, kendilerinin Hindistan ile İsrail
arasındaki ilişkilerin sağlamlaştırılması önünde bir engel olmadıklarını
söylüyordu.
1950 yılında Hindistan İsrail'i kaçınılmaz bir gerçek olarak tanıdı.
Bombay'da konsolosluk açmasına izin verdi. O günden bu yana İsrail
devletiyle ticaret ve savunma işbirliğini kurdu. Bu tür olayların
gerçekleştiği tarihlerde Hindistan hükümeti Filistin sorununu desteklediğini
açıklamaktaydı. FKÖ'nün Yeni Delhi'de elçi bulundurmasına bile izin
vermişti. Ekim ayında Hindistan Dışişleri Bakanı, 'biz İsrail'le
ancak Filistin'le barış yolunda bir ilerleme kaydettikleri taktirde
ilişki kurarız' şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Oysa bir sonraki
ayda Hindistan hükümetinin 1975 'te alınan 'Siyonizm ırkçılıktır'
kararının iptali için BM Genel Kurulu'nda yapılan oylamada İsrail'in
lehine oy kullanması bütün dünyayı şaşırttı. Hemen ertesi ay Hindistan
İsrail'le tam ilişkiye girdiğini açıkladı.
Bu işbirliğinin önemli sonuçları var. Keşmir'de İsrail silahları
ve İsrail'in baskı ve yıldırma operasyonları kullanılıyor. Hindistan
özel amaçları için İsrail'in Filistin tecrübesinden ve Mossad'ın
yardımlarından yararlanıyor. Hindistan bu dönemde Uluslararası Güvenlik
Konseyi'nin bir üyesi olması dolayısıyla ABD ve İsrail ile ilişkilerini
sağlamlaştırıyor. Aslında Hindistan herşeyden önce BM ile ilişkilerini
güçlendirme yolunda. Bu arada Washington'da bulunan Yahudi cemaatinin
baskılarının işine yarayacağını pekala biliyor. Hindistan İsrail
ile tam ilişkiye geçtikten sonra, savunma ilişkilerini geliştirmeyi
deniyor.
Hindistan başbakanı 27 Şubatta Hindistan parlamentosunda
yaptığı açıklamada; 'İki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesinden
sonra hangi alanda olursa olsun mutlaka dayanışma kurulmalıdır'
dedi. İsrail ile ilişkiler kurulduktan sonra Mossad'dan yararlanmak
garip olmasa gerek... Şubat tarihli Hindistan gazetelerinin yazdığına
göre Hindistan Savunma Bakanlığı İsrail üretimi silahları kullanacağı
sahaları belirledi. Keşmir bunların başında geliyor.13
İsrail uzmanı Jane Hunter'ın yazdığı bir makalede
ise "Amerikan kaynaklı çeşitli raporlara göre Hindistan-İsrail yakınlaşmasının
anti-İslami bir tabanı olduğu" haber veriliyor ve ayrıca Hindistan
Savunma Bakanı Pawar'ın, Hint ordusunun İsrail tarafından eğitileceğini
bildiren açıklamasına dikkat çekiliyordu.14
Sonuç olarak, Keşmirli Müslümanların yarım yüzyıldır yalnızca Hindistan'la,
ya da radikal Hindu örgütleriyle değil, aynı zamanda İsrail'le de
savaşmakta olduğunu söyleyebiliriz. "Yeni Dünya Düzeni"nin ilanından
yani İslam'ın Düzen'in tek düşmanı olarak açıkça ilan edilmesinden
sonra sözkonusu ittifak daha da belirginleşmiş ve güçlenmiştir.
İslam dünyasının her yanında bu ittifakı görmek mümkündür. Örneğin
Keşmir'in biraz daha doğusuna uzandığımızda, karşılaşacağımız tablo
farklı değildir.
Endonezya Dosyası ve Açe Sumatralı Müslümanlar
Keşmir'in biraz daha doğusuna gittiğimizde, bugün pek çok kişinin
farkında olmadığı Uzakdoğulu Müslümanlarla karşılaşırız. Uzakdoğulu
Müslümanların karşısındaki düşman da, Keşmir'dekinden farklı değildir.
Bu coğrafya içinde akla ilk gelen ülke Endonezya'dır. Endonezya
bugün bağımsız ulusal bir devlet görünümünde. Oysa, neredeyse Avrupa
kıtası kadar geniş bir alana yayılmış olan Uzakdoğu Takımadaları'nın
120 milyona yakın nüfusu, birbirinden çok farklı bir kompozisyon
oluşturuyor. Endonezya'nın içinde çok farklı dinler ve kültürler
var. Ancak bu farklılık, "bir arada yaşama"yı getirmedi: Ülkenin
Sumatra adasında, özellikle de adanın kuzey "açe" bölümünde yaşayan
ve sayıları 25 milyonu aşan Müslümanlar, uzun süren bir baskı dönemi
yaşadılar.
Endonezya uzun süre Hollanda sömürgesi olarak kalmıştı. Daha sonra
Japon işgali yaşandı. Endonezya Milliyetçi Partisi'nin liderliğini
yapan Sukarno ise 18 Ağustos 1943'te bağımsız Endonezya Cumhuriyeti'ni
ilan etti. Ancak Sukarno'nun kurduğu bu cumhuriyetin sınırları halen
ülkede bulunan Hollanda sömürge yönetiminin hoşuna gitmedi. Hollanda
ile Sukarno kuvvetleri arasında 3 yıl süren savaş sonucunda, Hollanda,
hükümdarlık haklarını Endonezya Birleşik Devletleri'ne bıraktı;
Endonezya Birleşik Devletleri, Hollanda-Endonezya birliğinin de
bir parçası olacaktı.

Endonezya Devlet Başkanı General Suharto, ülkesindeki Müslümanlara
karşı yoğun bir baskı rejimi oluşturmuş durumda. Bir çok Endonezyalı
Müslüman, bu baskıdan kurtulmak için Malezya'ya iltica ediyor.
Suharto, bu anti-İslami politikasının yanında bir taraftan
da karşı-propaganda yöntemini uyguluyor: Bir zamanlar Enver
Sedat'ın yaptığı gibi sözde Müslüman tavırları göstererek
"İslami şov"lar yapıyor. Endonezya diktatörünün en önemli
dostu ise kuşkusuz İsrail...
|
Hollanda, Endonezya'nın yönetimini, ekonomide ve siyasette tam
bağımsızlık isteyen Sumatralı Müslümanlara değil, Hollanda ile iyi
ilişkileri bulunan ve ülke nüfusunun sadece % 7'sini oluşturan Java
kökenlilere bıraktı. Hollandalıların ülkenin yönetimi için Javalıları
seçmeleri boşuna değildi. Java adasının aristokrat kesimi, Hollandalıların
bölgeye gelmesinden itibaren onlarla ticari ilişkiler içine girerek,
adaların kolonizasyonuna destek olmuşlardı.
Javalılar kısa bir süre içinde Endonezya'yı tamamen egemenlikleri
altına almaya giriştiler. Sukarno'nun liderliğindeki Java kökenli
yöneticiler 1950 yılında devlet örgütlenişinin üniter (tekçi) bir
yapıya dönüştürüldüğünü ilan ettiler. Bu üniter yapı, Java hegemonyası
altındaydı elbette.
Ülkede siyasal partilerden Endonezya Milliyetçi Partisi (PNI) Başkan
Sukarno'ya yakınlığıyla bilinmekteydi ve oylarının % 80'ini Java
bölgesinden sağlıyordu. Bu partinin karşısında ülkenin en önemli
siyasal güçlerinden birisi Müslümanların kurduğu Masjumi Partisi'ydi
(PM). O kapatılınca yerine Nahdatul Ulema (NU) kuruldu.
Javalılar PNI sayesinde kendi yerel çıkarlarını Endonezya'yı oluşturan
adalar halkının ortak ve genel çıkarlarıymış gibi gösterdiler. Bunu
yapmak içinde, ülkenin etnik yapısı son derece heterojen olmasına
rağmen "Endonezya milliyetçiliği" fikrini ortaya attılar. Oysa bu
gerçekte "Java milliyetçiliği"nden farklı bir şey değildi.
Bu milliyetçilik dayatması karşısında, 1953'de Açe Sumatra Müslümanları
bağımsız bir devlet kurduklarını ilan ettiler. Javalıların hakimiyetindeki
Endonezya yönetimi ise Açe Sumatra özgürlük savaşçılarını "vatan
haini" ilan ederek katliamlara giriştiler. (Buradaki durum, Sırbistan
ve Bosna-Hersek arasındaki duruma da büyük benzerlik göstermektedir).
Bu arada Sukarno'nun yerine ülkenin sağ kanadından General Suharto
ABD desteğiyle başa geldi. Bu ise Müslümanların durumunu çok daha
kötüleştirdi. Javalıların desteğini arkasına alan Suharto, solcu
muhalifleriyle birlikte Müslümanları da yok etme yoluna gitti. Uluslararası
Af Örgütü'ne göre Suharto rejimine karşı olan 600.000 kişi öldürüldü.
Amerikan medyası ise bu büyük vahşeti tamamen görmezlikten geldi.
1976 yılından bu yana saldırılar, halkı rejime karşı örgütledikleri
bahanesiyle Müslüman din adamlarına yöneldi. Ülkenin birçok yerinde
imamlar aileleri ile birlikte acımasız şekilde öldürüldü. Ülkedeki
Java egemenliği ve Müslümanlara karşı uygulanan baskı ve terör,
hala sürüyor.
İsrail'den Endonezya Rejimine Stratejik Destek
Sumatra Müslümanlarının yönetimi ele almalarını ya da bağımsızlık
ilan etmelerini engelleyen Java güdümlü Endonezya yönetimi, bu vasfıyla
belirgin bir anti-İslami özellik taşımaktadır. Uzakdoğu'da domino
teorisine uygun bir biçimde gelişebilecek muhtemel bir İslami uyanışın
engellenmesi açısından, mevcut Endonezya yönetiminin varlığını koruması
zorunludur. İşte bu yüzden Endonezya, İsrail'in müttefik listesinde
önemli bir yer tutmaktadır.
Yitzhak Rabin, FKÖ ile "Gazze-Eriha" anlaşmasının ardından Çin'e
resmi bir ziyaret yapmış ve Çin'le olan askeri ittifaklarını daha
da güçlendirmişti. Ancak İsrail Başbakanı, Çin dönüşünde pek çok
kişinin fazla anlam veremediği bir resmi ziyaret daha yaptı ve Endonezya'ya
gitti. Bu ziyaret, İsrail'in Endonezya ile "iyi ilişkiler" kurmak
istediğinin bir işareti olarak yorumlandı. Oysa bu yanlış bir yorumdu;
Yahudi Devleti Endonezya ile, daha doğrusu Endonezya'yı yöneten
Java rejimiyle zaten çok uzun süredir "iyi ilişkiler" içindeydi.
Mossad, Müslümanları "terörist" ilan ederek ortadan kaldıran Endonezya
rejimine "anti-terör" dersleri vermişti. Washington Report on Middle
East Affairs konu hakkında şunları yazıyordu:
İsrail'le arasındaki bağlantıyı kullanarak Washington'dan destek
sağlamayı düşünen Endonezya, son dönemlerde sürpriz bir kararla
doğrudan İsrail'e yakınlaşmaya başladı. Endonezya hükümeti bu çabanın
bir parçası olarak Başkan Rabin'i, Çin gezisinden sonra Jakarta'da
konuk etti. Bu pek çok kişi için şaşırtıcıydı. Oysa gerçekte İsrail'in
oldukça uzun bir süredir Endonezya'yla gizli bağlantıları vardı.
Jakarta'da işyeri görünümünde bir Mossad istasyonu kurulmuş ve oldukça
önemli işler başarmıştı. Verilen bilgilere göre, bu Mossad istasyonu
aracılığıyla, Endonezya güvenlik güçleri, anti-terörist (kontrgerilla)
yöntemleri konusunda eğitim gördüler. İki ülkenin istihbarat servisi
arasında 1960'dan beri yoğun bir bilgi alışverişi yaşanmaktaydı...
İki ülke arasında askeri ilişkiler de var. Military
Technology dergisinde 6 ay önce yayınlanan bir habere göre, Alhit
ve BVR adındaki İsrailli şirketler, Sumatra Adası'ndaki Endonezya
Hava Kuvvetlerine bir tesis kurmak için yarışıyorlar. Başka kaynaklar,
1980'lerde İsrail'in, Endonezya'ya 28 tane Amerikan yapımı Skyhawk
uçağı sattığını bildiriyorlar.15
İsrail ile Endonezya arasındaki silah ilişkisi
Amerikan silahlarının Endonezya'ya satışı şeklinde gerçekleşiyor.
Bunun için de İsrail kendi ordusunu kullanıyor. Beyaz Saray'ın İsrail'e
verdiği silahlarla, Endonezya gibi bazı Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin
orduları besleniyor. Bu da İsrail'in Amerika'dan neden bu kadar
çok silah aldığını açıklıyor olsa gerek:
ABD hükümeti İsrail ile anlaşmalı olarak bir ordu besliyor ve bu
ordudan Amerikan hükümetinin haberi yok, bu ordu Endonezya'ya ABD'den
elde ettiği silahları satıyor. Pentagon yetkilileri, İsrail'in Endonezya'ya
16 tane A4 uçağını gizlice gönderdiğini tespit etti. İsrail ABD
yapımı savaş uçaklarının bu tip 3. Dünya Ülkeleri'ne satışından
25.8 milyon dolar aldı.16
Müslümanlara karşı yıllardır baskı politikası izleyen Başkan Suharto
1993'te altıncı kez görevini uzattı. Suharto'ya karşı ülkedeki en
önemli muhalif güç ise bir Müslüman koalisyonu yapısındaki Birleşik
Kalkınma Partisi (PPP)...
Patani Müslümanları ve İsrail-Tayland İttifakı
Tayland, "özgürlükler ülkesi" anlamına gelir. Ancak Müslümanlar
için hiç de öyle değildir. 55 milyon nüfuslu ülkede toplumun %10'nu
oluşturan Tayland'lı Müslümanlar 200 yıldır büyük bir baskıyla karşı
karşıya. Günümüzde bu baskı, özellikle halkının % 75'inin Müslüman
olduğu güneydeki Patani eyaletinde yoğun olarak hissediliyor.
Patani Müslümanları, Siyam ırkından gelmediklerini ve Taylandlılarla
değil, Müslüman Endonezya ve Malezya halkı ile aynı ırka mensup
olduklarını söylerler. Malezya'daki Müslümanların konuştuğu dil
olan Malay dilini kullanırlar. Bu dil yüzyıllardır Arap harfleriyle
yazıldığı halde, Tayland yönetimi tarafından Latin harfleri kullanmaya
zorlanmışlardır. Rejim, budist inancını Müslümanlara zorla kabul
ettirmeyi hedefleyen farklı baskı politikaları uygulamıştır.
İlk olarak 1932'de Tayland hükümeti ülkedeki bütün İslami kurumların
faaliyetini yasakladı. 1944'de ise geniş çaplı bir imha hareketi
başlatıldı. 1948 yılında Patani Müslümanlarının liderleri ve aileleri
budistler tarafından katledildi. Yine aynı yıl Bulikor Samik bölgesinde
125 Müslüman aile diri diri yakıldı. Patani Müslümanları uğradıkları
bunca saldırı karşısında kendilerini korumak ve bağımsız bir devlet
kurmak için örgütlendiler. Bugün Patani'de Müslümanların kurduğu
16 tane örgüt var. Bunların içlerinde en büyük olanı PULO (Phatani
United Liberation Organization), yani Patani Birleşik Kurtuluş Örgütü.
Patani'de bugüne kadar gerçekleştirilen katliamlarda ölen Müslüman
sayısı 36.000 kişiyi geçiyor. Yaralanan ve sakat kalan insan sayısı
daha da fazla. Kısacası, Tayland Müslümanları topraklarını ve ailelerini
dahası İslami kimliklerini koruyabilmek için büyük bir mücadele
veriyorlar.
Ve kuşkusuz Patani Müslümanlarının verdikleri bu mücadeleye karşı
Tayland rejimini destekleyenler var. "Kim" diye sormaya gerek yok;
elbette en başta İsrail. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallami'nin
yazdığına göre, Tayland'ı 1976'dan bu yana yöneten askeri rejimin
İsrail'le çok önemli ilişkileri var. Bu ilişkiler, askeri darbenin
hemen ardından Tayland'lı bir askeri heyetin İsrail'i ziyaret etmesi
ile başlıyor. Bu ziyaretin sonucunda 20 bin Galil ve 5 bin Uzi marka
İsrail yapımı otomatik tüfek Tayland'a gönderiliyor. Daha sonra
Mossad Tayland'ın başkenti Bangkok'ta aktif bir istasyon kuruyor
ve Tayland gizli servisi THAI ile ortak çalışmaya başlıyor.
İlerleyen yıllarda sözkonusu yakın ilişkiler
daha da güçlenerek sürüyor. 1984'te İsrail Dışişleri Bakanı David
Kimche Tayland'ı ziyaret ediyor. Tayland'a İsrailli askeri uzmanların
gönderilmesi, daha geniş çaplı silah satışlarının yapılması kararlaştırılıyor.
"İsrailli askeri uzmanlar"ın verecekleri eğitim ise yine aynı: Halk
hareketlerini bastırmak, sorgu ve işkence yöntemleri...17
Bangsa Moro Müslümanları, Filipinler,
Marcos'un Yamyamları ve İsrail
Filipinler yüzyılın başında Amerikan egemenliği altına girmişti.
1946 yılında Amerika Filipinler'e bağımsızlığını verdi. Ancak Amerikalıların
çekildiği sırada önce, "Filipinolar" olarak adlandırılan yerli halk,
Filipin adalarının kontrolünü ellerine aldı ve yönetim kademelerinin
tamamını ele geçirdi. Filipinolar, Moro ve Sulu adalarında yaşayan
Müslümanlarının aksine Amerikanın sömürgeci yönetimine direniş göstermemişler
ve onların gönderdiği yöneticileri benimsemişlerdi. Amerikalılar
da, Amerikan ekolü bir yönetim oluşturmaları için Filipino önderlerini
eğitmişlerdi. ABD Filipinler'den çekilirken bu yüzden ülkedeki siyasi
otoriteyi Filipinolara bıraktı. Sulu ve Mindanao'yu tek bir devletin
toprakları olarak kabul etti. Böylece bu adalardaki Müslümanlar,
Filipinolar'ın egemenliği altına bırakılmış oluyordu.
Filipinolar ülkedeki egemenliklerini sağlamlaştırmaya ve özellikle
de Moro'lu Müslümanların topraklarını ellerinden almaya yönelik
bir politika izlemeye başladılar. Çıkarılan bir yasayla bir Filipino'ya
24 hektar toprak edinme hakkı verilirken, bu hak bir Morolu İçin
10 hektardan ibaretti. Bunun sonucunda Müslümanlara ait topraklara
Filipino göçleri başladı. Böylece bu adalardaki Müslüman halkın
nüfus yoğunluğu azaltılacaktı. 1966-1976 yılları arasındaki 10 yıllık
dönemde 3.5 milyon Filipinolu göçmen, Müslüman topraklarına yerleşti.

Filipinler'in lideri Marcos, kurduğu ölüm timleri ile ülkesindeki
Müslümanları sindirmeye çalışmıştı. İslam aleytarı kimliğini
bu denli çarpıcı bir biçimde ortaya koyan diktatörün İsrail'le
"güvenlik" konularında "çok yakın" ilişkiler kurmuş olması,
bir rastlantı değildi kuşkusuz.
|
Tüm bu baskı ve haksızlıklar karşısında Moro ve Sulu Müslümanları
Filipinolara karşı kendi haklarını korumak amacıyla mücadeleye başladılar.
1 Mayıs 1968'de Cotabato Valisi Datu Odtug Matalan tarafından "Mindanao
Bağımsızlık Hareketi" (MIM) kuruldu. Ancak Cumhurbaşkanı Ferdinand
Marcos liderliğindeki merkezi otorite ile uzlaşma yolu arayan bu
hareket tutunamadı ve kısa sürede silinip gitti. Bununla beraber
hükümet bu olayı basite almadı ve Moro halkına karşı yürütülen sindirme
hareketini arttırmak için fırsat bildi. Bu sırada Marcos kendini
Silahlı Kuvvetler Komutanı ve Başkan olarak ilan etti. Bir süre
sonra da ülkedeki komünistlerin yol açtığı terör hareketi ve Müslümanların
direnişini gerekçe göstererek sıkıyönetim ilan etti. Ardından da
anayasayı askıya aldı. Marcos, ülkenin diktatörü olmuştu.
Marcos'a karşı Müslümanların direnişi, 1960'larda Ortadoğu'da eğitim
gören birkaç genç tarafından örgütlendi. Nur Misuari liderliğindeki
Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLF)'nin yürüttüğü başkaldırı hareketinin
aniden ve geniş çaplı bir ölçekte ortaya çıkması, Marcos rejimini
şaşkına çevirdi. Hükümet kuvvetleri ve MNLF üyeleri arasında kanlı
çarpışmalar gerçekleşti. Yıllar içinde MNLF ile hükümet kuvvetleri
arasında geçen çatışmalarda ölen Müslüman sayısı 50 bini aştı. Bunların
çoğu Müslüman sivillerdi, en az 10 bini de kadın ve çocuktu.
Marcos, ülke içindeki muhalifleri, en başta da Müslüman MNLF'yi
ve ardındaki halk desteğini yok etmek için özel eğitilmiş terör
timleri kurmuştu. Bu timlerin uyguladıkları vahşet ise tüyler ürperticiydi.
Marcos'un terör timleri içinde en acımasız olanı ise Ilaga'ydı.
Nokta dergisi, "Marcos'un Yamyamları" başlığıyla yayınlanan haberinde
şunları yazıyordu:
... Bayan Kassam'ın kocasının üzerinde tepiniyorlardı.
Parçalanan kafatasının içinden aldıkları beyin parçalarını etrafa
saçıyorlardı. Diğer silahlı milisler ise yerlere saçılan beyin parçalarını
kapışarak yiyorlardı. Mensubu oldukları `Ilaga' örgütünün anlayışına
göre kurbanının kanını içmek ve etini yemek onları `yenilmez' yapacaktı.
Dehşetengiz yenilmezlik! Filipinler'de 1970'li yıllarda başlayan
Müslüman ayaklanmaları sırasında kurulun `Ilaga' örgütü milisleri
o dönemde binlerce Müslümanı işkence ile öldürmüşlerdi. Bu öldürülen
kurbanların kanından içen veya etinden bir parça yiyen Ilaga mensupları
böylece doğaüstü bir güce sahip olduklarına inanıyorlardı.
Ilaga'nın bir başka hedefi Marcos yönetimine karşı savaşan komünist
eğilimli Yeni Halk Ordusu (NPA) olmuştu. Müslüman olsun olmasın
NPA yanlısı köyler Ilaga tarafından basılıyor ve insanlar vahşice
öldürülüyordu. Bunun da ötesinde saldırı amacı tamamıyla yağmacılığa
dönüşüyordu. Mindanao'nun bir köyünde ise geçenlerde bulunan bir
büyük şişe dolusu kesik kulağın sahipleri henüz tespit edilememişti.
Bu kulakların öldürülen NPA üyeleri ve sempatizanlarına ait olduğu
tahmin ediliyordu.18

Filipin rejimine karşı mücadele
veren Morolu Müslüman savaşçılar.
|
Peki Müslümanların "beyinlerini parçalayıp yiyen", insanları canlı
canlı parçalara ayıran bu terör timlerini kim eğitiyor, kim silahlandırıyor,
Marcos rejimini Müslümanları yok etmesi için kim ayakta tutuyordu
dersiniz?... Elbette en başta İsrail!...
Benjamin Beit-Hallahmi'nin bildirdiğine göre,
Marcos rejimi ile İsrail arasında özellikle askeri alanda ve "özel
timler" alanında büyük bir işbirliği vardı. 1965'de ABD desteği
ile iktidara gelen ve 1986 yılındaki düşüşüne kadar Filipinler'i
baskı ile yönetip sömüren Marcos, Hallahmi'nin deyimiyle İsrail'e
"binbir açık ve gizli bağla bağlıydı." İsrail, klasik bağlarını
Marcos yönetimiyle de kurmuştu: Ferdinand Marcos'un korunması İsrailli
görevlilerce yürütülüyordu: Diktatörün İsrailli askerlerden oluşan
bir özel ordusu vardı. Ayrıca Marcos'un bazı "seçkin" arkadaşları
da aynı ayrıcalıktan yararlanabiliyor, İsraillilerden kurulu özel
ordulara sahip olabiliyorlardı. İsrailli uzmanlar Marcos'un askerlerini
de eğitiyorlardı (Ilaga, İsraillerin eğitiminden geçen birliklerden
biriydi.) Gözlemcilerin bildirdiğine göre, 1980'lerin başında ülkede
çok sayıda İsrailli paralı askerler bulunuyordu. 1981 yılında Bayan
Marcos bir "Filipin-İsrail ittifakı" kurulmasından bile söz etmişti.
İsrail-Filipin bağlantısı yoğun olarak, emekli İsrailli generallerin
Tel-Aviv'de kurdukları Tamuz Control Systems (Tamuz Kontrol Sistemleri)
adlı şirket tarafından yürütülüyordu. Şirket, Üçüncü dünyanın baskıcı
rejimlerine "güvenlik sorunlarını çözmede" (yani halk hareketlerini
bastırmada, daha doğrusu Müslümanları ezmede) teknik-taktik destek
veriyordu. Tamuz'un en aktif olduğu ülke ise Marcos'un Filipinler'iydi.19
Şubat 1986'da Marcos'un bir halk ayaklanması neticesinde devrilmesinden
sonra yeni bir başkan Corazon Aquino başa getirildi. Aquino yönetimi
kuşkusuz Marcos kadar sert ve saldırgan değildi. Ancak yine de Müslümanların
siyasi talepleri konusunda Marcos'tan daha tavizkar da değildi.
Morolu Müslüman aydınlardan Salah Jubair, Bangsa Moro adlı kitabında
bu durumu şöyle anlatıyor:
Güney Eyaletlerindeki Müslümanların problemleri açısından Marcos
Rejimi ile Aquino rejimi arasında hiçbir fark yoktur. Görünüşte
farklı olmalarına ve önceki rejimin şimdikine oranla daha sert olmasına
karşılık, Müslümanların sorunlarına bakışları aynıdır. Müslümanları
ve İslam'ı bölgeden yok edip eritmeyi amaçlarlar. Marcos da, Aquino
da değişik metot ve araçlara başvurarak aynı amacı hedeflenmektedir.
Ancak Sulu ve Moro Müslümanları onlara teslim olmayı düşünmüyor.
Son zamanlarda Müslümanlar ile Manila hükümeti arasında sakinleşmiş
görünen ilişkiler, 1994 yılı başlarında camilerin bombalanması ile
yeniden gerginleşti. Moro Müslümanlarının bağımsızlık mücadelesi,
Moro İslami Kurtuluş Cephesi ve yeni kurulan Ebu Sayyaf örgütü altında,
halen sürüyor. İsrail'in Manila rejimi ile olan ittifakı da...
Burma Müslümanlarının Mücadelesi
ve İsrail-Burma İttifakı
Toplam nüfusu 38 milyon olan Burma halkının %15'i Müslümandır.
Sayıları yaklaşık 6 milyonu bulan Müslümanlar, ülkenin "Arakan"
adlı bölgesinde yoğunlaşmışlardır.
Arakan bölgesine İslam, ilk kez Arap tüccarlar aracılığıyla girmişti.
İslam'a karşı olan büyük yöneliş, 1430 yılında bölgede bir İslam
devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu devlet 350 yıl varlığını
korudu. Ancak bu dönemin sonunda Budistler Arakan'ı işgal ederek
İslam devletini ortadan kaldırdılar.
1783 yılında Müslümanlar siyasi iktidarı kaybettikten hemen sonra
Burmalılar, Müslümanları ezmeye, hatta fiziksel olarak imha etmeye
yönelik bir politikayı uygulamaya koydular. Binlerce Müslüman katledildi.
Ülke 1948'e kadar süren İngiliz egemenliğinin ardından bağımsızlığını
kazandı. Müslümanlara yönelik baskılar ise hem İngiliz yönetimi
sırasında hem de daha sonra devam etti.
1962 yılında General Ne Win askeri bir ihtilalle ülkedeki iktidarı
ele geçirdi. Sosyalist bir hükümet kurduğunu ilan eden Ne Win, ilk
ve en önemli düşmanın Müslümanlar olduğunu açıkça ilan ederek, devletin
tüm imkanlarını ülkeden İslam'ı kazımak için seferber etti. Hazırlanan
hükümet programında her türlü yol kullanılarak Müslümanların dinlerinden
uzaklaştırılması amaçlanıyordu. Müslümanlar, tüm siyasi haklardan
mahrum edildi. Ayrıca tüm İslami eğitim kurumları, camiler ve benzeri
dini merkezler kapatıldı. Hacca gitmek, kurban kesmek, topluca namaz
kılmak ve benzeri İslami ibadetler yasaklandı. Bu baskılar nedeniyle
Müslümanların bir bölümü, özellikle de gençler ülkeyi terketmeye
başladı. Ancak bu göçlere rağmen Müslümanlar yine de Arakan'da çoğunluğu
oluşturuyorlardı. Bu nedenle Ne Win rejimi daha ağır baskılar uygulamaya
başladı: Tutuklamalar, işten çıkarmalar, dayak ve işkence olayları
birbirini izledi. Bu vahşi uygulamalar sonucu bir milyondan fazla
Burmalı Müslüman yurtlarını terk etmek zorunda kaldı.
1962'de Burma'da başa geçen Ne Win,
iktidarda kaldığı 24 yıl boyunca 20 binden fazla Müslümanı
yoketti...
|
Kesin rakamlara göre, 1962-1984 yılları arasında 20.000 Arakanlı
Müslüman öldürüldü. Müslüman kadınlara yapılan ve tespit edilebilen
tecavüz sayısı 200'ün üzerindeydi ve bu tecavüzlerin tamamına yakını
Burma ordusu tarafından yapılmıştı. Milyonlarca dolar tutarındaki
Müslüman mülküne de el kondu.
Son yıllarda bu baskılar sistemli bir "fiziksel imha"ya dönüşmüş
bulunuyor. Ocak 1992'de Burma'da yaşayan Müslüman azınlığa mensup
500 ile 700 kadar kişinin, askeri cunta tarafından Bangladeş sınırı
yakınlarında bulunan toplama kamplarında boğularak öldürüldüğü ortaya
çıktı. Halen Burmalı Müslümanlar dikta yönetimi altında baskı ve
işkence ile karşı karşıyalar. 1994 yılı içinde Burma rejiminin "yargısız
infaz" yönetimiyle öldürdüğü Müslüman sayısı 1.000'in üzerinde.
Müslüman kadınlara sistemli tecavüz uygulandığı ve Müslümanlara
karşı cezaevlerinde ağır işkenceler uygulandığı sık sık rapor ediliyor.
Kısacası, Burma'daki Müslümanlar, yalnızca Müslüman oldukları için
zulme maruz bırakılıyor.
Bu durumda Burma'nın İsrail'le olan yakın ilişkileri
de anlam kazanmaktadır. Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection'da
İsrail ile Burma arasında 1950'lerden bu yana süren stratejik işbirliğini
anlatır. Buna göre İsrail ile Burma arasındaki diplomatik ilişkiler,
1953'te başlamış ve Ağustos 1954'te Burmalı bir askeri uzman heyeti
İsrail'i ziyaret etmiştir. Burma Başbakanı U Nu ise bir sonraki
yıl İsrail'e giderek silah ve askeri eğitim konusunda görüşmelerde
bulunmuştu. 1954 yılında İsrail, Burma'ya büyük miktarlarda silah
ve İngiliz yapımı Spitfire savaş uçakları satmıştır. Ayrıca İsrail
uçuş uzmanları ve teknik elemanları da Burma'ya gönderilmiştir.
Hallahmi, Burma ile İsrail arasındaki ilişkilerin "beklenenin çok
üstünde bir hız ve boyutta gerçekleştiği"ni ve Burma'nın İsrail'le
yakınlaşarak başka Üçüncü Dünya ülkelerine de yol gösterdiğini söylüyor.20
Hallahmi'nin yazdığına göre ilerleyen yıllarda da ilişkiler sürüyor.
1959'da İsrail Devlet Başkanı Yitzhak Ben-Zvi Burma'ya resmi ziyarette
bulunuyor. İki yıl sonra Başbakan David Ben-Gurion da Burma'ya gidiyor.
Gurion, U Nu'yla olan görüşmesini bir tür "hac"ca benzetiyor ve
"Budizm hakkında daha çok bilgi edinmekten dolayı mutlu" olduğunu
söylüyor.
İlerleyen dönemlerde ilişkiler zaman zaman zayıflasa
da sürüyor. Şu anda İsrail hala Rangun'da bir büyükelçilik bulunduruyor
ve ilişkiler sürüyor.21
Doğu Türkistan Dosyası
Doğu Türkistanlı Müslümanlar, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği
altına yaşıyorlar. Bağımsızlık için giriştikleri çeşitli çabalar
şiddetle bastırıldı. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türksitan'a
"Şincang" (kazanılmış topraklar) adını koydular ve kendi toprakları
olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin
Çin'in yönetimi ele geçirmesinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki
baskılar daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı
reddeden Müslümanların fiziksel olarak imhasına yöneldi. Katledilen
Müslüman sayısı korkunç boyutlarda. 1949-1952 yılları arasında 2
milyon 800 bin; 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin; 1958-1960 yılları
arasında 6 milyon 700 bin; 1961-1965 yılları arası 13 milyon 300
bin kişi ya Çin ordusu, ya da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda
öldürüldüler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen
Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakamı bulmaktadır.
Halkın hayatta kalabilen bölümü ise büyük baskı ve işkencelere
maruz bırakılmıştır. Doğu Türkistan'ın sürgündeki genel sekreteri
İsa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yayınlanan Doğu Türkistan Davası
ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitaplarında sözkonusu baskı
ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatır. Buna göre, Doğu Türkistan'da
halka uygulanan baskılar, Sırplar'ın Kosova'da Arnavut çoğunluğa
uyguladıklarından farklı değildir. Ülkedeki Çin mahkemelerinin "ceza"
yöntemleri de son derece çarpıcıdır. Diri diri toprağa gömmek, öldüresiye
dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki bacağı iki
ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi "ceza"lar uygulanmıştır.
Doğu Türkistan, ya da Çinlilerin deyimiyle
"Şincang" (kazanılmış topraklar).
|
Rejim müslümanları imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli
bir biçimde Çinli göçmen yerleştirmişlerdir. Çin hükümetinin 1953
yılında başlattığı bu kampanyanın etkisi şaşırtıcıdır. 1953 yılında
bölgede % 75 Müslüman, % 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında %53
Müslüman, % 40 Çinli'ye yükseldi. 1990 yılında yapılan son nüfus
sayımında ulaşılan % 40 Müslüman, % 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki
etnik temizliğin boyutlarını gösteriyor.
Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı müslümanları nükleer denemelerinde
kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak 16 Ekim 1964 başlatılan
nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden bölge insanı ölümcül
hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelmiştir.
Nükleer demeler nedeniyle ölen müslüman sayısının 210 bini bulduğu
bilinmektedir.
Batılı güçler ise doğal olarak tüm bu vahşete karşı tepkisizdir.
Birleşmiş Milletler'in soykırım için yaptığı tanım, Çin işgali altındaki
Doğu Türkistan'daki duruma tam olarak uymaktadır. Buna rağmen Doğu
Türkistanlılar BM'nin koruyucu şemsiyesi altına girememektedir.
BM'ye yapılan tüm başvurular geri çevrilmiştir. 25 milyon Doğu Türkistanlı
müslüman, halen Çin baskısı altındadır. Binlerce siyasi tutuklu
vardır. Bazıları hapishanelerde "kaybolmuş" durumdadırlar.
Tutuklulara işkence yapılması sıradan bir olaydır.
Kısacası Çin, Uzakdoğu'nun en önemli İslam-karşıtı güçlerinden
biridir. Doğu Türkistanlı müslümanlara yönelik politikasının yanında,
etrafındaki İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır. Dünyanın
en kalabalık ülkesinin bu stratejik "anti-İslami" konumunu, komünist
rejimden kapitalist ekonomiye geçilmesiyle de hiçbir şekilde azalmamıştır.
Bir başka deyişle Çin, Düzen'in son dönemde kurmaya çalıştığı
"global anti-İslami cephe" içinde mutlaka yer alması gereken bir
aktördür.
1 Hilal ed-Dawli,
Mayıs 1992.
2 William J. Barnds, India, Pakistan and the Great
Powers, Published for the Couincil On Foreign Relations, USA: Praeger
Publishers 1972, s. 196.
3 Ibid., s. 205.
4 Ibid., s. 208.
5 Türk basınında bir "büyük gazete"de 31 Ekim 1993
Hinduların Babür Şah Camisi katliamını temize çıkarmaya yönelik
bir haber çıktı. Haberde ABD Dışişleri Bakanı yardımcısı Robin Raphel'in
Hindistan'daki olayların sorumlusunun Hindistan olduğunu ve Hindistan'ın
1947 yılında Keşmir'i işgal ederek kendi ülkesinin ayrılmaz bir
parçası olarak ilan etmesini kabul etmediğini söylemesinin büyük
bir gaf olduğunu ve bütün dünyada alay konusu olduğu belirtiliyordu.
Yine aynı gazete Keşmir'de müslümanların çoğunluğu Hindulara kaptırdığı
yalanını söyleyerek müslümanların referandum isteklerinin bölgede
huzursuzluğu tırmandırdığını yazmıştı. Cumhuriyet de Keşmir konusunda
benzer bir çizgi izleyen Türk gazetelerindendir. 1 Kasım 1990 tarihli
sayısında yayınladığı bir haber, açıkça Hindu vahşetini makul göstermek
için yazılmıştı. 
6 2000'e Doğru, 17 Ocak 1993. 
7 New York Times'ın Kudüs muhabiri Terence Smith,
28 Ağustos 1968'de yayınlanan uzunca bir makalesinde İsrail-Hint
bağlantısı açıklamıştı
8 Indian Express, 8 Şubat 1986. 
9 Zaman, 17 Ekim 1992. 
10 Washington Report on Middle East Affairs, Ocak
1994.
11 Yörünge, 21 Mart 1993. 
12 Vakit, 4 Nisan 1994. 
13 El Hilal Ed-Dawli, Mayıs 1992. 
14 Jane Hunter, Middle East International, 6 Mart
1992.
15 Washington Report on Middle East Affairs, Ocak
1994. 
16 Washington Post, 5 Ekim 1979.
17 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection:
Who Israel Arms and Why, 1.b., New York: Pantheon Books, 1987, s.
33. 
18 Nokta, 18 Ağustos 1985. 
19 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection,
ss. 28-29. 
20 Ibid., s. 25. 
21 Ibid., s. 26.
|